nazlican-elestekin

Issız Erkekler Korosu Kendine Gel. Nazlıcan Elestekin yazdı.

Issız Erkekler Korosu Kendine Gel 

Takip ettiğime göre Türkiye’de son çıkan kitapların ve en iyi satan kitapların başında “Issız Erkekler Korosu” geliyor. Bu kitabın isminden midir ? ..  yoksa şu an gündemimiz de yaygın olan bir popülarite midir neden dir bilmem ama ilgimi çekmeye yetti yalnızca ismi…

Henüz okumamış olsamda, ilham aldığım kadarıyla şu 3 kelime de tam olarak anlatılmak isteneni her birimiz aslında anlamışızdır..

Kimbilir yaygın olan konu; zamanımızdaki ilişkilere bakacak olursak,görebildiğimiz; lütfen güzel ilişkiler olsun. Anlatın hatta mutlu sonları ,kulaktan kulağa konuşulsun sevgiler aşklar, paylaşıldıkça büyüsün. Büyülesin o duygu , tatmamış olanları da beslesin hattta. Ama; yalnızlaşmayalım, kimsesiz olmayı seçmeyelim…

Bu daha çok terk ediş değilmidir, kendimizden nereye gideriz? , en fazla ne kadar uzaklaşabiliriz? Kaçsak,koşsak da gene aynada bulacağımız, yüzleşeceğimiz insan bizim ta kendimiz değilmidir? Bu yapıldığımız maddeden kaçmak, özümüzden kopma arzusu , nedir bu insanları esir almaya cazip gelen mutsuzluğa kendini teslim etme duygusu?

Kafanızı biraz daha karıştıracak olursam;kitap isminde belirtilen “ıssız”, işte tam da bu kelime. Bu kimin sahibidir, peki bu kelimeyi kim sahiplenecek?.. ISSIZ’lık; bırakılmış, terk edilmiş.. Tam sözlük anlamıyla; yalnız bırakılmış, hatta ve hatta “onbirinci nesil çaylak” bile denmektedir ekşi sözlükte 🙂

Peki bu durumu isteyenler,veya bunu kendi sıfatı haline getirenlere ne demeli ? Yapmayın…Yapmayalım güzel insanlar! İçimizde ki atan kalbi,yaşayan benliğimizi kaybetmeyelim. Nedendir ki kendini terk etmek? Sen bunu bunu yaptın ,o bu şu bana bunları yaptı!

Dikkatinizi çekerim,”Siz”değil, başkası herhangi bir başkası yaptı bunları..Siz değişesiniz,eğlence ve espri yeteneğinizi kaybedip karaları bağlayasınız, veya hayatınızı o kişiler size bunları yaptı diye mutsuz olma ve yalnız olma kararı alarak geçiresiniz diye değil… İnanın ki bunlara sebep olan şahıs bile, farkında değildir bir insanın hayatını değiştirebilme yeteneğine sahip olduğunu..

Bir de konuşuruz ya en yükseklere çıkıp da ”Bir daha sevmem(!), yok “aşk” diye birşey(!) , yok ben sevmeyeceğim(!) ….o zaman bu nedenler şu kişiler olmayacak ve ben çok daha mutlu olacağım ”Yok, güldürmeyin bu mumlar eşliğinde sizlere yazı yazan genç kızı 🙂 Yok efendim! Kathiyen yok tabii ki öyle bir şey… Belki de yalnızca benim lügatımda yoktur, kimbilir… Ve bilirim ki kulağa da hoş gelmez bu derebeylik ve negatif laflar..

“Issız Adam “diye bir film seyredildi Türkiye’de hala da ağızlardan düşmez, niçin? Dramatik olduğundan ve herkesi hüngür hüngür ağlatabildiğinden mi ? Tabii ki de evet! Seviyoruz…biz bu maddeden yaratılmışız. Sanki özümüze biraz macera, biraz korku , biraz umut, biraz dozu verilmemiş duygular karmaşası karıştırılmış.

Genel olarak da soru işaretlerimizde yatan sebep çok açık; “kaçmak”.. Kaçınca kurtulunulacağı düşüncesi.. Peki arkadaşım hangi duygudan kurtuluyorsun ? Affınıza sığınarak sorarım size;sevmekten mi kurtuluyorsunuz? Yoksa yüzünüzün gülmesinden mi? …

Bu demek oluyorki yani biz sevmekten mi kaçıyoruz? Kovalasın! Lütfen o duygu kovalasın her birimizi,adım adım gelsin hatta peşimizden..

Yaz geldiği ve tüm bahçelerin melodilerle müjdelendiği,içimizin muhteşem bir bahar coşkusuyla çalkalandığı bu zamanlarda; kim nereye,niçin kaçıyor? İşsizlik, istediğimiz buysa eğer, lütfen ben sona kalayım.. dona kalayım. Gene yakalayamaz beni o ıssız düşünce, sessizlik bazen sonsuza kadar sürebilir.. Neden bürünelim o köşe bucak saklambacın içine ? Niçin girelim?

Küçükken oynadığımız oyunlar zevkliydi tabii ki.. sonunda körebe olan kişi,o malum şahsi bulur ,o ıssızliğa kaçan kimseyi.. ve ardından ‘SOBE’ oyun bitti! Artık o küçük çocuk gözlerini herkese karşı bağlasa da biliyordur, saklanan ve bulunan olduğunu. Yani açık ve net bir şekilde sobelenmiştir, yakalanmıştır…Şimdi sırada başka bir kişi saklanacak ,kaçacak ve daha sonra da aynı can alıcı sistem ve kaçılmaz son onu bulacaktır.

Hazır ‘Kaçılmaz”demişken, aslında çocukluktan itibaren öğretilmiyor mu ? Hayattan hiçbir zaman kaçılamayacağı.. Bazen birşeyleri yenmek veya unutmak veya o na karşı direnci arttırmak için üzerine üzerine yürümek hatta koşmak gerekir, yakala!!

Kos ve yakala, bul ve yüzleş… Biraz da dans et ve keyfini çıkar , her zaman o kadar da bunaltıcı olmaz. Belki üzer, kalbinizi bile acıtabilir ama sanıldığı kadar korkutucu olmadığına eminim. Herkese göre farklıdır ama insan beyni nasıl mucizeler yaratır, insan kalbi nelere dayanır. Bu çok fazla olmasa da çoğu insan üzerinde denenmiş, onaylanmıştır bile!

Audrey Hepburn hayranı olarak izlediğim her filminde büyük bir zevkle gittiğim o siyah beyaz ekranlı yıllara..

.Yeni bir oyunun hiçbir karekterinin bilinmediği gibi,sanki o karekterler her an renk ve şekil değiştirebilecek ve farklı farklı senaryolarla karşımıza çıkabilecek…Bir bakıyorsunuz ki hayatları tamamen değişmiş,baktıkları yerler aynı gördükleri şeyler değimiş, değişen birşeyler olmuş, kısacası taşlar yerinden oynamış..

O aynı güzel zarif bayan, Audrey Hepburn bir filminde Sabrina adında bir malikanenin güvenlik görevlisinin sorumlusu genç adamın 17 yasındaki hizmetlisi görevinde küçük bir genç kız, gene bir bakıyorsunuz ki aynı küçük bayan bürünmüş çiçeklere, kürklere, aksesuarlara göz kamaşıtıryor..

Siyah beyaz ekrandan gökkuşağının adeta her tonlarını yayıyor,gözleriniz kamaşıyor.. Işınlanmak istediğim zamanlar olmuyor değil oralara, o yıllara o genç görkemli bayanın yanı başındaki sandalyeye oturuveresim geliyor. Bir çay molasını bana lütfetsin istiyorum ve hatırlıyorum bir sözünü…

Bu benim başucu cümlem haline gelmiştir ki sizlerle de isterim paylaşmak; And I’ll never never again run away from life ‘ ; ” Bir daha asla, asla hayattan kaçmayacağım ”

Bu da demek oluyor ki en baştan beri hissetirmeye çalıştığım yalnızlaştıran, terk etme duygusu uyandıran, kendini soyutlama arzusu içinde yanmak üzere olan her bir erkeğe her bir kadına hitap ederek yazı adeta bağırıyor,duyguların çığlığını yansıtıyor..

‘Kaçmayın”diyor…. bunu 1954 yılında çekilmiş olan bir filminden sonra dile getiriyor ki bizim 2011 yapımı filmlerimiz ,de aynı duyguyu az da olsa uyandırıyor..

Bağlandığımız bu hayattan tuttuğumuz ipleri hiçbirzaman koparmayacak kadar güçlü düğümler atalım, yalnızlaşmayalım, ıssızlık? O konuya da bir daha değinmeyelim.. Kitapları çıkıyor, filmleri çekiliyor … ve o gördüğümüz hiçbir ”ıssız erkekler, ıssız kadınlar korosu” örnekleri mutlu sonla bitmiyor, gülen yüzler tebessümler görünmüyor..

En azından ben göremedim o kendilerini dahil terk etmiş işsiz korodan güzel ezgiler duymadım, alkış sesleri yükselmedi evlerinden… Eğer varsa; bir müjde de ben istiyorum.

Şimdi son bir değişiklik; “Issız”kelimesini,”Isınabilen kalpler” olarak yeniliyorum ve İçlerine hapsolanlara son bir mesaj; havalar çok sıcak,güneş tam dorukta ,siz dünyanın herhangi bir yerinde eğer hala üşüyorsanız sarılın sevdiğiniz birine ,ısınmaya yetecek kadar insanla dolu yeryüzü.

Kucaklamaya nedersiniz yanıbaşınızdaki insanı ?

Nazlıcan Elestekin / Los Angeles

Yorum Yaz