“Çarka”lar & “Sergerde”ler savaşı?!

“ÇARKA” & “SERGERDE”LER SAVAŞI /
 
AKP’DEN ABD’YE “KIRMIZI”, “RUSYA”YA “YEŞİL” IŞIK
 
YA DA
 
“KIRMIZI NOKTALI DEMOKRASİ”
 
VEYAHUT
 
‘GÜL’ÜN ÇANKAYASI’NDA SADECE İÇKİ İÇMEK Mİ “SERBEST”, PEKİ YA VATANI BÖLÜP PARÇALAMAK İSTEYENLER, ONLAR “SERBEST” DEĞİLLER Mİ?!

 

“Çarka”lar & “Sergerde”ler savaşı?!

 

“Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir atı, bir at bir komutanı ve bir komutan bir vatanı kurtarır.”

Cengiz Han

 

……………….

 

 

“Çarka”, Osmanlı Ordusu’nda “öncü görevi” yapanlara verilen isim.

“Sergerde” ise kötü, olumsuz işlerde “elebaşı”!

“Post modern zamanlar”da Atatürk Türkiyesi’nde, “Çarka”lar ile “Sergerde”ler arasında yaşanan “soğuk savaş” bağlamında birkaç satır daha…

Manzara-i umumiye:

AKP, İsrail / İran ayrışması bağlamında, “küresel aks”ta köşeye sıkıştı.

Hal böyleyken…

Başimam Fetullah Gülen, AKP’li!

Başkomutan Abdullah Gül, AKP’li!

Başbakan Recep Tayip Erdoğan, AKP’li!

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, AKP’li!

Herkesin AKP’li olduğu bir ortamda, AKP basınç altında sakin kalmakta zorlanıyor.

Son olarak ABD ile yaşanan “4 Mart krizi” de bardağa düşen son damla oldu.

Her şeyin “kördüğüm” olduğu bir ortamda, “kaotik süreci” yönetmekte zorlanan AKP, Beyaz Saray ile ilişkileri “askıya alma” kararı aldı.

AKP’li “Devlet”in zirvesinde yapılan toplantıdan çıkan sonuç:

“Rusya” seçeneği ciddi olarak gündeme getirilecek!

Yani, AKP iktidarı, ABD’den istediği sonucu elde edemez ise “eksen”i Rusya’ya doğru kaydırma konusunda kararlı!

Bu kararın oybirliği ile alındığının da altını çizmeliyim.

(…)

Erdoğan: Net görmeden elçimiz dönmez!

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14060350.asp?gid=233

(…)

IMF: “Türkiye ile artık stand-by konusunu görüşmüyoruz!”

http://www.superpoligon.com/haber/15794

http://www.milliyet.com.tr/2010/03/10/index.html

(…)

Sözün özü:

İlker Başbuğ Bey neyi bekliyor” diye soran okurlarıma naçizane cevabım:

https://mail.google.com/mail/?shva=1#inbox/12743b46b4a9ca59

Bilmem!

Bilemem!

Düşüncem odur ki, “basınç altında buz gibi akıl ile devlet idare edenler”in, Türkiye’nin damına AKP’yi her kim çıkarttı ise işte onların “son hamlelerini” yapmasını bekliyor, olabilir.

(…)

Ya da duvarları kerpiçten olan iktidarın üzerine “çökmekte” olan “ekonomi”nin moloz yığınlarının iyice yığılmasını bekliyor, olabilir.

(…)

“İşte saklanan kara tablo”

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=120888

(…)

Ezcümle, kim ne kadar gaz vermeye çalışırsa çalışsın, AKP kendi pisliğinde boğulacak. Faturayı başkasının üzerine yıkıp kaçamayacak!

Nokta!

 

………………..

 

 

AKP iktidarının I. Döneminde…

Doğan Grubu ile AKP’nin arası “şiir gibi”ydi.

“Bu iş böyle gitmez” diyenlere, “Siz benim işime karışmayın” cevabı geliyordu.

Uğur Dündar bu süreçte, AKP iktidarına destek verenler arasındaydı.

“Yapacak yolsuzluk haberi bulmakta güçlük çektiğini” iddia ediyordu.

AKP’nin II. İktidar döneminde…

AKP’nin ilk olarak üzerine gittiği grup, “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” kampanyası yapan Doğan Grubu oldu.

Bu bağlamda, Uğur Dündar, “star Haber Bülteni” üzerinden AKP’ye, CHP üzerinden “umum muhalefet” yapmaya başladı.

Yayınladığı “Yolsuzluk haberleri” ile gündeme damgasını vuran “Arena” isimli haber programında ise “sohbet programları” yayınlanır oldu.

“Büyük Korku İmparatorluğu”nun inşa edildiği bir ortamda, “korkusuz”, “cesur”, “büyük” bir gazetecinin bu kadar muhalefet yapabilmesine de şükretmek lazım.

Neyse, demem o deme değil, demem şu deme:

Özal’ın ANAP’ı zamanında, her şeyde olduğu gibi “özel televizyon”culukta da bir ilk yaşandı.

Yılmaz’ın ANAP’ı zamanında ise Cine 5’te “Kırmızı noktalı” cinsellik içeren programlar yayınlandı.

Ne var ki, ANAP’ın devamı olduğunu iddia eden AKP iktidarı devrinde ise muhalefet “kırmızı noktalı” yayın kapsamına alındı.

Mehmet Ali Birand, Uğur Dündar, Ali Kırca vb usta, kıdemli isimlerin yerinde olsam, gecenin bir vakti yayınlanan “haber tartışma programları”nın ekran kenarına “kırmızı nokta”yı yapıştırırım.

Neden, niçin, niye?!

Elcavap, AKP’nin ne kadar demokrat olduğunu kayda geçirmek için…

AKP’nin “müstehcenlik” ve/veya “müstekrehlik”ten ne anladığını tarihe not düşmek için…

Sözün özü:

Gecenin 01’inde, Zeki Alaysa & Metin Akpınar’lı “Arena”yı izlerken, “Gergedanlaşan aydın, gazeteci” ortamında, Türkiye’de “demokrasi”nin ulaştığı “kırmızı noktalı” yayın saatini düşündüm.

http://newsgroups.derkeiler.com/Archive/Soc/soc.culture.turkish/2005-12/msg00319.html

“Bizler dürüst cesur gazetecileriz, bize patron, iktidar, muhalefet vs müdahale edemez” diye riyakarlık edip, bir de üste çıkmaya çalışmıyorlar mı, insanın bu “yalancı demokrasi” ortamında, insanın gerçekten içi eziliyor.

Nokta!

 

………………..

 

 

Bilgin’in anlaşılmayan “ironi”si!

Erdoğan’ın “yeminli muhalifi” Ahmet Hakan, Dinç Bilgin’i mercek altına almış.

Erdoğan’ın da şimdilerde, Abdullah Gül’ün safında yer aldığı için “sorun yaşadığı” Fetullah Gülen hakkında atv’de yapılan yayınları savunmuş.

Olabilir.

Ne var ki, “AKP Korku İmparatorluğu”nda herkesin durumu Ahmet Hakan’ınki gibi değil.

Konuşanı içeri alıyorlar.

Malına mülküne el koyuyorlar ya da düzmece belgeler üzerinden iftira atıyorlar.

Ahmet Hakan, gerçek bir gazeteci olmuş olsa idi, o söyleşide lakabı “Beş kafa”ya çıkmış, Dinç Bilgin’in yaptığı “ironi”nin ayırdına varabilirdi.

Bilgin, İlhan Selçuk nasıl baskı altında ifade verdiği 12 Mart 1971 sürecinde “akrostiş” yaptı ise Taraf’a verdiği söyleşide de benzer bir oyun yapmış.

Hem “istihbarat gazetecileri”ne karşı olduğunu söylemiş, hem de Emniyet içine yuvalanmış “F Tipi İstihbarat” teşkilatının bir “haber elemanı” olarak kullandığı Mehmet Baransu’yu AKP iktidarında “rol modeli” olarak benimsediğinin altını çizmiş.

So what?!

Aynı anda iki doğru olamayacağına göre, burada bir ironi yok mu?!

Bu bağlamda, yandaşlıktan gözü dönmüş Mehmet Barlas’a da sormak farz oldu:

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/barlas/2010/03/10/gazeteci_kiligindaki_ajanlari_patronlar_bilir_mi

Taraf’a konuşan Dinç Bilgin, bu “ironik mesaj” üzerinden aynı zamanda “Bu söyleşiyi büyük bir baskı altında yapıyorum” demiş olmuyor mu?!

Kaldı ki, Dinç Bilgin, Sabah’ın patronu olsaydı, Mehmet Baransu gibi kendisine haber getiren gazeteciyi kapının önüne koyardı.

Neden, niçin, niye?!

Çünkü, hata yapmış olsa da, kıdemli bir medya patronu olarak Dinç Bilgin de, “gazeteci”nin kendisine ulaştırılan ve/veya sızdırılan “belge”yi araştırıp, tarafların ya da uzmanların görüşlerinin alınması gerektiğini çok iyi bilir.

Haber konusu olan “iddia” ile ilgili olarak, yapılan onca araştırmaya rağmen, kesin bir kanaate varılmamış ise “soru sorarak” bu önemli “belge” ve/veya “kağıt parçası”nın manşete ancak bu şartlarda taşınacağını bilir.

Hülasa, Dinç Bilgin’in Mehmet Baransu adı üzerinden ironi yaptığı çok açık! Bunu görmemek için kör olmak lazım. Bilgin’in söyleşisinde yer alan “28 Şubatçı kadro”nun adını AKP iktidarında devam eden “Alternatif 28 Şubat süreci”nde görev alan güvenlik bürokratları (Mehmet Eymür, Ramazan Akyürek vb) ve siyasilerin isimleri (Erdoğan, Gül, Gülen) ile değiştirince, yaşanan kaotik durum, “cunta”vari tablo daha net anlaşılacaktır sanırım. Aksi bir durum Dinç Bilgin’i tanımamak olur.

Ezcümle, AKP, Ali Kırca, Fatih Çekirge, Zafer Mutlu’yu artık taşımak istemiyor, tasfiye edecek. Bunun için Dinç Bilgin’in “itirafçı” gibi kullanarak gündem belirlemeye çalışıyor.

Nokta!

 

…………….

 

 

Öte yandan…

“Islak imza” konusuna gelince…

Bu anlamda bir Bektaşi fıkrası:

Bektaşi’ye, “Islak imza” tartışmalarını anlatmışlar.

Dinleyince “A be oğlum” demiş.

“Ben bu hikayenin neresini düzelteyim. Söylediğin Peygamber Hz. Süleyman değil, Hz. İbrahim olacak. Kurban etmeye kızını değil oğlunu adamış. Oğlunun adı İsrafil değil İsmail. İsmail’in canını kurtarmak için gelen meleğin adı Azrail değil Cebrail. Gökten inen kurban keçi değil koyun…”

Sözün özü:

Madem kimsenin yargı sürecini bekleyecek kadar sabrı yok, o vakit bu anlamda birkaç soru:

İmza’nın Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığını tartışmak kadar, o kağıt parçasının içeriğine dikkatlice göz atılması da gerekmez mi?!

Çünkü, o sözde “belge”yi kim ya da kimlerin hazırladığının orada somut ipuçları var.

Bu metni hazırlayan kişi orada kendini ele veriyor.

Çünkü, “İrtica eylem planı” diye kamuoyuna Taraf aracılığı ilke takdim edilen “kağıt parçası”nda yer alan sözde “plan”, Gülen Cemaati’ni aklayan bir çalışma!

“Sütte leke var, Gülen Cemaati’nde yok” ve/veya “Gülen gibi ak pak bir cemaate nasıl bir çamur atsak da kirletsek” temalı bir F Tipi çalışması o çalışma!..

Oysa ki, Erzincan’da hazırlanan “iddianame” ve/veya “Deniz Feneri” dikkate alınacak olursa, bu kirli tezgahın perde arkasında yer alan parmak izleri kendiliğinden ortaya çıkıyor.

“Bilgi kirliliği”nin “şahika”sının yaşandığı bir ortamda, “Bilinç yarılması”na gerek yok.

Nokta!

 

………………..

 

 

Doğan Grubu’nun Çankaya’daki temsilcisi Ahmet Sever, Abdullah Gül’ün yanında “içki içme”nin mümkün olduğunu söylemiş.

http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=15132&yaz=G%FCncel

Aynı zamanda, uçağa binecek gazeteci listesini de kendisi yapıyormuş.

“Laiklik” denilince “içki içme hürriyeti” anlayan, kamuoyuna böyle yansıtmaya çalışan “kurnaz kafa” işte bu kafa!

Ne var ki, Gül’ün devr-i saltanatında, laik, Atatürkçü Türkiye adına ne varsa, paspas edilip çiğnenmedi mi?!

Atatürk Türkiyesi’nin rejimi değiştirilip, sözde “demokratik açılımlar” üzerinden “Turkuvaz” renkli bir Anayasa ile “F Tipi çadır devleti”ne dönüştürülmek istenmedi mi?!

“Türkiye’nin laik rejimi korunmalıdır” diyen komutanlar, aydınlar, gazeteciler, sabahın kör vakti evlerinden toplanmadılar mı?!

İngiliz arka planlı sözde “Başkomutan” Gül, TSK’ya asimetrik psikolojik harekat düzenlenmesine seyirci kalmadı mı?!

Şimdi de Yüksek Yargı’yı baskı altına alıp, AKP’li yapmak istemiyorlar mı?!

Bu anlamda Hakan Hanlı şöyle diyor:

“Demokrasilerde, Montesquieu’nün ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi, ancak ve ancak Anglosakson hukuk sisteminde mümkündür. Genel anlamda, bizim gibi Kara Avrupası hukuk sisteminde, kuvvetler ayrılığından bahsedilemez. Çünkü hâkim, yasamanın önüne koyduğu kanunları tatbikle görevlidir. Yasama da yürütmenin emrinde olduğu müddetçe, kuvvetler ayrılığından bahsedilemeyeceği gibi, yargıya tanınan tek imkân ‘taraflar arasında tarafsızlıktır’. Ancak, Anglosakson hukukunda yargı, kendi koyduğu içtihatlara dayanan hukuku (case-law) tatbik ettiğinden, yürütme ve yasamaya karşı bağımsızdır.”    

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14060456.asp?yazarid=42&gid=61

Sözün özü:

Abdullah Gül’ün ikamet ettiği Çankaya’da, içki içmek serbest olabilir ama gözden kaçırılmaması gerekli husus şu:

Aynı zamanda vatanı bölmek, parçalamak isteyenler de “serbest”!

Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nda ellerini kollarını sallayarak, ulu orta dolaşmaya devam ediyorlar.

Aynı zamanda AKP & Gülen Cemaati tarafından himaye ediliyorlar.

Nokta!

 

……………..

 

 

Ve…

Son olarak…

Bu bağlamda, Alman din adamı şair Martin Niemöller’den birkaç mısra:

“Almanya’da, Naziler komünistleri içeri attı.
Sesimi çıkarmadım!
Çünkü Komünist değildim.
Sonra Yahudileri içeri tıktılar.
Bu kez de sesimi çıkarmadım.
Çünkü Yahudi de değildim!
Derken sıra sendikacılara geldi.
Hala susuyordum!
Çünkü sendikacı da değildim.
Sonunda beni de götürdüler.
Ama sesini çıkaracak kimse kalmamıştı!”

Yaşanan kaotik sürecin hülasası budur.

http://209.85.229.132/search?q=cache:P2rMz1HO1HUJ:www.saniter.com.tr/forum/showthread.php%3Ft%3D597+gergedanla%C5%9Fmak&cd=6&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

Şimdi AKP iktidarında “Bana, bize bir şey olmaz” diyen her kimse, işte o sıradaki ayağa kalksın!

http://www9.gazetevatan.com/Obamadan_Osmanli_gafi/292712/30/Dunya

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14063862.asp?gid=373

Bağırmaya başlasın!

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/14066746.asp?gid=373

Nokta!

 

Sevgiler

11 Mart 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?