“Kızıl” 1 Mayıs’lardan “Turkuaz” 1 Mayıs’lara!

USTA GAZETECİ İLKER SARIER YAZIYOR: KIZIL 1 MAYIS’LARDAN “TURKUAZ” 1 MAYIS’LARA YA DA BÜYÜK TÜRK MEDYASINDAKİ BÜYÜK METAMORFOZ VEYAHUT ÇIPLAKLAR KAMPINDAKİ TÜRK MEDYASININ HALİ PÜR MELALİ?!

“Kızıl” 1 Mayıs’lardan

“Turkuaz” 1 Mayıs’lara!

…………………………………………..

Cihet-i hükümetin yüksek(!) demokrasi kültürü ile necip Türk medyasının üstün “yanaşma” kaabiliyeti sayesinde çiçek gibi bir 1 Mayıs’ı barış içinde idrak etmiş bulunmaktayız.

Vakitlerden 2010, Mayıs’ın birinci günü…

Meydanlar gümbür gümbür, medyanın bağırmaktan sesi kısılmış…

Bendenizin de gözleri dolmadı desem yalan olur, duygudan değil tabii gülmekten!

Demokrasiyse işte bu kadar olur, barışsa al sana barış!

Sahnelenen tiyatro sayesinde, AKP’nin aslında işçiye, emekçiye, halka ve yurttaşa ne kadar sevgiyle yaklaştığı Taksim’den tüm memlekete bağıra bağıra anons edilmiş oldu.

Eğer arada bir arıza çıkıyor idiyse o da AKP’yi anlamayan, anlamak istemeyen nankör odakların yüzünden oluyordu.

Nitekim Ankara’da kışın en soğuk günlerinde üzerlerine su sıkılarak püskürtülen Tekel işçilerine karşı saldırıya geçen güç de AKP hükümeti değil, bir kısım karanlık odaklardı.

O yüzden, gazetelerinden çıkıp Taksim’e yürüyen Can Ataklı ile Mustafa Mutlu’nun “polislerin kibarlığı” karşısında ne kadar duygulandıklarını yazmaları içinde bulundukları hafıza kaybını pek güzel anlatıyordu. Tanrım! Ankara’da hakkını arayan ameleye saldıran polis gitmiş, yerine nasıl da centilmen bir polis gelivermişti.

Hayranları ile hatıra fotoğrafları çektirmekten kendini alamayan Can Ataklı, miting izlenimlerini ertesi gün aktarırken, analiz gücünü okurlarından esirgememiş, bu miting ile “askerin yenildiğini” tespit ederken, AKP iktidarının da kulağını çekmeyi unutmamıştı.

Geçirdiği transformasyon ile Türk matbuatının en kişiliksiz mevkutelerinden biri haline gelmiş Vatan’da, büyük siyaset yazarı Ruşen Çakır, 33 yıl sonra elini kolunu sallayarak girdiği Taksim’de “ne kadar duygulandığını” çok hisli bir biçimde kaleme almaktaydı.

Bir gazeteci 1 Mayıs işçi bayramını bu kadar özler de bu kadar yıl nasıl saklar be güzel kardeşim!

Bu familyanın feriştahı, kim ne derse desin yine bizim Ertuğrul Özkök’tür. 2 Mayıs tarihli yazısında adeta hüngür hüngür ağlıyordu:

“Ah şu yaşlılık yok mu, şu reflekslerin körelmesi yok mu? Ne kadar da isterdim şimdi Taksim’de olmayı… Otelin meydana bakan odalarından birine yerleşip, güzel şaraplarımdan birini yudumlayarak o heyecan dolu kitlelerle bütünleşmeyi…”

Biz bu arkadaşı, hiçbir zaman, hiçbir meydanda, hiçbir protestoda görmemiştik aslında, o bir “gizli devrimciydi”, sanal protestocuydu ve demek ki kitlelerle ancak otel odalarından şarap içerek bütünleşebiliyordu, 5 yıldızlı otelde yan gelirken, aşağıdaki marabalarla bütünleşme yeteneği emsalsiz bir yetenek olsa gerek.

Umre’ye gitmek, Taksim’e gitmekten daha egzotikti ne de olsa. Ayrıca Ertuğrul biraderimiz, çaylak Ahmet Hakan gibi kıyıdan kenardan Taksim’e sızmaya çalışırken, birilerinin kendisini tanıması üzerine korkup kaçmak zorunda kalmayacak kadar tecrübeye de sahipti kuşkusuz.

Bitkisel yaşamdaki AKP iktidarına yıllardır “tersten” arka çıkmak için yırtınan Engin Ardıç’ın hiç değilse bu hususta hakkını teslim etmek gerekir. O, poposunu kaldırıp hiçbir zaman kitlelere karışmayı denememiştir, deneyenlerden de hazzetmez. Engin’e göre böyle toplanmalar ayaktakımının işleridir. Fakat kendisini de 8 yıldır AKP’ye destek çıkarken, işte o ayaktakımı sola, sosyal demokrasiye ve CHP’nin “ucube” tepe yönetimine sürekli çakarak icra-i sanat eylemiştir. Engin, Türk görünümlü bir Parisli’dir, bunu da saklamamış, kaleminin becerdiği oranda “ayaktakımı Türkler”le dalga geçerek, ne kadar “Fransız” olduğunu ele güne ilan etmiştir. Fakat bütün “kurnazlar” gibi yakayı ele vermekten kaçamamış, kendisine “CHP tepe kadrosu”, başından beri AKP tepe kadrosu ile danışıklı dövüş muhalefet yapıyor, dendiğinde susmak zorunda kalmıştır.

………………..

Taksim’deki 1 Mayıs kutlamalarının memlekete aniden nasıl bir barış ve demokrasi ortamı getirdiğini, bunun da AKP hükümetine ne kadar “artı” yazdığını keşfetmek için sadece şuna bakmak yeterdi.

“Gizli şeker” gibi Türk medyasına tünemiş “

İngiliz kanalı” NTV’nin gayretkeş muhabir ve sunucularının 7 saat süren yayınları esnasında ne kadar mutlu ve ne kadar sırıtık olduklarına bakılınca, “tiyatro”nun AKP’ye ne kadar yaradığı kendiliğinden ispatlanmaktaydı.

Sendikacılara gelince…

“Ha”sı gitmiş “fız”ı kalmış sarı sendikacıların, işçinin gözünü boyamak için yakaladıkları bu fırsatı gole nasıl çevirdikleri de ayrı bir ibret tablosuydu.

Hükümet kendilerine yıllar sonra 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma izni verdi diye acayip sevindirik olmuşlardı, saatlerce “mücadelemiz sonunda bu hakkı elde ettik” diye bağırıp durdular. Nasıl kullanıldıklarının bile farkında değillerdi.

Ne mücadelesi kardeşim?

Hükümet izin verdi, öylece meydana çıkıp davul çaldın, horon teptin, neresinde bunun mücadele?

Propagandanın aslan payı Başbakan Erdoğan’a yazdı, sana da kala kala çanaktaki yal kaldı.

Oysa 1 Mayıs günlü gazetelere konulmuş küçük bir habere bakmak yeterliydi:

Habere göre “Genç Siviller” Hareketi 1 Mayıs kutlamaları için Taksim’e çıkmıyordu, gerekçeleri de şuydu:

“Türkiye’de her şey normale dönmüştü!”

Türkiye’ye 33 yıldır gelmeyen demokrasi şaaak diye gelmişti, Cemaat’in sahaya sürdüğü Genç Siviller görevini tamamlamıştı.

………………

Meydanlardaki “politik enkaz” ise ayrı bir sefaletti.

1 Mayıs marşı çalınıyor meydanlarda…

İşçinin emekçinin bayramı, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı…”

Ne devrimi yahu, neyin şanlı yolu?

Siz kafayı mı sıyırdınız?

Bu ne utanmazlıktır?

Soğuk savaş dengeleri çökeli 30 yıl olmuş, kürede bambaşka dengeler ve tablolar hakim hale gelmiş…

AKP iktidarındaki Türkiye’de…

6 milyon net işsiz kitlesi…

9 milyon sürünen net emekli kitlesi…

Köle haline getirilmiş olup, son anayasa değişikliğinde “grevsiz” toplu sözleşme hakkı ile

ağzına bir parmak bal çalınmaya çalışılan 3 milyonluk net memur kitlesi…

Türk kadınının ancak dörtte biri çalışırken, geri kalanı mutfak ile yatak odasına mahkûm edilmiş…

Aslan gibi Türk gençliğinin 3’te 2’si işsiz sapsız sokaklarda volta atarken…

10 milyon emekçi, herhangi bir sosyal güvenlikten mahrum köpek gibi çalıştırılırken…

3 milyon çocuk, “çırak” formatında sömürülürken…

Sadece AKP iktidarında, sendikalı işçi sayısı 3.5 milyondan 750 bine düşürülmüş, bunların önemli bir kısmı da “sarı” sendikalardan “Turkuaz” sendikalara transfer edilmişken…

Ve nihayet, AKP eliyle memlekette “Turkuaz devrim” üç aşağı beş yukarı gerçekleştirilmişken…

Bu zibidiler, 1977 kanlı Taksim 1 Mayıs’ında öldürülmüş masum insanlar üzerinden alenen “kan ticareti” yaparak, “devrimin şanlı yolunda” türküleri söylediler.

Gerçek ararsanız, sadece bir gerçek vardı:

Meydanlarda toplanan insanları uyutarak, pek güzel bir şekilde “Turkuaz devrim yolunda” yürüttüler, bu başarıyı tebrik etmeliyiz.

33 sene önceki, yine NATO ve işbirlikçileri tarafından tezgâhlanmış “kızıl devrim” söylemi devam ederken, örgütlü son kalan işçiler de çaktırmadan “Turkuaz devrim”e devşirilmekteydi, aslında…

Bir tebriki de sanal demokrasi, sanal barış, sanal özgürlük görüntüleri yaratmakta büyük maharet gösteren istihbaratçılar hak ediyor kuşkusuz.

AKP iktidarının “yürüyüş yollarını” kendilerine göre açmaya çalışan arkadaşlar alenen gösteriyor ki, bu kadar dostu(!) olan AKP’nin “düşmana” ihtiyacı hiç yok. Çünkü bu “sanallıklar” nihayet bir yerde patlayacak.

Binnetice, 30 küsur yıllık bir moladan sonra Taksim’de kutlanmasına izin verilen 1 Mayıs’

ın “Turkuaz” renge nasıl boyandığını görmemek için renk körü olunsa gerektir.

Buradan sanılmasın ki, yine 1 Mayıs’lar eskiden olduğunca “kızıl” renkte kutlanmalıdır, diye düşünüyorum. Hayır. Bin kere hayır. “Kızıl” rengin altından Turkuaz renk sırıtıyor, diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Gül de, bu vesile ile “Ben de emekçiyim” şeklinde bir demeç patlatmış olmakla sergilenen tiyatrodan ne kadar memnun olduğunu ortaya koydu. Ne mutlu, Çankaya’da artık bir emekçi oturuyor.

Gül’ün Türk Silahı Kuvvetleri’nin “başkomutanı” olmaktan yorulup, “emekçi” sınıfına iltihak etmiş olması, ordusu aylardır yerden yere vurulan bir başkomutanın ruh halini yansıtması bakımından anlamlı.

……………

1 Mayıs fotoğrafına başka bir açıdan da yaklaşırsak…

Meydanlara toplanan kitleler bizim insanlarımız.

Sarı sendikalar, AKP’nin gizli ortakları hoparlörlerden “

şanlı direniş ve devrim” türküleri çalarak, “gaz” almaktadırlar.

Bir taraftan da, sandıkta AKP oylarına dönüşecek bir resmi seyrettiriyorlar, evlerinde oturan milyonlara: İşte görüyorsunuz, adamlar koyduğunuz yerde otluyor, hala devrim, hala sosyalizm!

Bunlardan adam olmayacağına göre siz yine AKP’ye, Erdoğan’a sarılın…

Bakın, Fehmi Koru’nun dünya güzeli gazetesi Yeni Şafak’ta, Yaşar Süngü nam yazar, ne yazıyordu 1 Mayıs’ın ertesinde:

“Taksim’deki Zafer anıtında, 2 Rus generalin figürleri ne arıyordu? Bunlar, Kurtuluş savaşında Türkiye’ye yardım etmiş Sovyetlerin komutanları general Frunze ile mareşal Voroşilov idi. Atatürk Sovyetlerin yardımına bir jest olarak bu anıta konulmalarını istemişti. 1 Mayıs kutlamaları için Taksim Meydanı’nın tercih edilmesinin altında yatan neden iki kızıl ordu generalinin heykeli olabilir mi?”

Bu memlekette, “uyuyan” kendi halindeki kitlelerin dolaylı yardımına ne zaman ihtiyaç duyulduysa, psikolojik planlar eski sandıklardan çıkartılır, kızıl komünist, sosyalist söylemler üzerinden “duygular” kabartılır, “düşünceler ve algılar” istenen tarafa yönlendirilirdi.

Bu kez de benzeri bir durum yaratıldı.

Taksim meydanına ancak birkaç yüz bin kişi geldi ise, evlerinde oturan 48 milyon seçmene şu zihinsel alt yazı geçildi: AKP muhalifleri işte bunlardır. Ergenekon değilse de, komünisttir.

Gösterilerin ertesinde, Türk medyasında bir tek gazetecinin bile şu soruyu sormamış olması enteresan değil mi?

İşçi bayramı güzel de, bu 68 mukallidi söylemler niye? Yok mu meydanlarda toplanan insanlara söyleyecek başka bir sözünüz kardeşim?

Giderek kötüleşmiş yaşam şartları açısından doğal muhalif durumunda olan milyonlarca insana, sanki Türkiye’de bir AKP iktidarı yokmuş gibi davranmaktan daha düzmece ve haysiyetsiz bir duruş tasavvur edilebilir mi?

Meydanlardaki fotoğraf bu işte…

Türkiye’de 8 yıllık AKP iktidarında, bırakın işsizleri, emeklileri bir yana, çalışanlar bile daha da yoksullaşmış durumdayken…

Kimse iktidar lafını ağzına bile almıyor.

Siyasi muhalefet yok.

Sanki ülkede iktidar da yok.

Yerel ve yabancı hırsızlar tarafından batırılmış bulunan Yunanistan’da 1 Mayıs sebebiyle meydanlarda kitleler aslanlar gibi muhalefet ederken…

Çin’de, Microsoft benzeri küresel eşkıyalar tarafından 75 kuruş yevmiye ile çalıştırılan insanlar meydanlarda haklarını ararken…

Almanya gibi zengin bir ülkede bile, yoksullaştıkları her euro için, itiraz eden almanlar meydanları doldururken…

Obama’nın öldürülmesi gerektiğine inanan Amerikalıların kurduğu bloglara üye olanların sayısı çığ gibi artarken…

Tarihinde hiçbir sultaya boyun eğmemiş Türkler, AKP iktidarı karşısında cennette gezinen cinsiyetsiz meleklere dönüştürülmüş durumda.

Kitlelerdeki enerji, had safhada birikmiş ama “baskı psikolojisi” sebebiyle “sıfır” görüntüsü veriyor.

AKP’yi “süpürecek” kitlesel enerji, kurulmuş tiyatroya meydan okuyacak nitelikli bir liderliğe, doğrulara dayanan basit bir meydan okumaya bakıyor sadece…

İllüzyon, illüzyon nereye kadar?

Türk medyasında kalem oynatan zevatın tekmili birden kimliksizleştirilmiş…

En iyileri, en kıdemlileri bile havaya bakıp ıslık çalıyor.

Ayşe Arman kızımız, Hindistan’a gitmiş, ateşte nasıl yürüdüğünü anlatıyor, ama Türk insanının ateşte nasıl yaşadığı ile zerrece ilgilenmiyor.

Ahmet Hakan, utanmazca yazılar yazarak, her defasında “eleştiriyormuş” süsü vererek, Başbakan Erdoğan’a “bravo, aferin” çekiyor.

Koca Türk medyasında AKP’ye muhalefet kala kala moda yazarlığı yapacak iken bir anda kendisini politikanın içinde bulan Ruhat Mengi’ye kaldığına göre, gerisini varın siz hesap edin.

İktidarlara dinamik muhalefetleriyle ünlü Sabah gazetesinin, 25. kuruluş yıldönümü münasebeti ile yayınladığı gazeteye bakarken bu sebeple utandım ve ne alaka ise aprona toplanıp bir uçağın önünde resim veren yönetici ve yazarlarına bakıp düşündüm.

Acaba içlerinde, geceleri kendi kendine de olsa utanmayı deneyen bir gazeteci kalmadı mı diye…

Duruş değiştiremiyorsan, özeleştiri yapamıyorsan da hiç olmazsa kendi kendine utanabilirsin, vergisi algısı yoktur.

Kendisine, “Refahlı” eski dostları ile birlikte bir “Medya Derneği” kurdurulan ve böylece ruhunda muhalif olması gereken bir çizerin nereye kadar inebileceği de gösterilen Salih Memecan “utanma” sorusundan varestedir.

Bütün operasyonel işlemlerin medya üzerinden yürütüldüğü “zamane” sistemlere göre, Türk medyası o hale geldi ki, elinde kalem bulunanlar üç ana sınıfa ayrıldı.

Türk Devleti’ne ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, dolayısıyla Türk Milletine ve Türk tarihine karşı asimetrik psikolojik harbin ön saflarında çarpışan zevat…

Altan biraderler, Yasemin Çongar’lar, Taraf gazetesinde konuşlandırılmış eski soldan kalma antik tipler ile Rasim Kütahyalı ve Yıldıray Oğur gibi genç çakallar.

Bunlara kendi üsluplarınca lojistik destek sağlamakla görevli Yeni Şafak, Zaman, Bugün, Akşam gibi gazetelerde kümelenmiş muhafazakâr demokrat veya liberal görünümlü, Fehmi Koru’lar, Ahmet Kekeç’ler, Gülay Göktürk’ler…

Şahin Alpay’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Hasan Celal Güzel’ler ve Hasan Cemal’ler…

Cemaatin Zaman gazetesi ile Aydın Doğan’ın Radikal gazetesinin işlevsel olarak bir madalyonun iki yüzü haline gelmiş olması da ilgi çekici.

Bu kategoride, Taraf gazetesinde bir grubun Ahmet Altan etrafında, Star gazetesinde bir grubun Mehmet Altan etrafında, Yeni Şafak’taki ve Sabah’taki bir grubun da Fehmi Koru çevresinde biriktiği dikkat çekmektedir.

Mehmet Altan sayesinde buralarda kendisine yer bulabilen “profesör” görünümlü Eser Karakaş’ın bir bandan TSK’ne saldırırken, vakit bulduğu zamanlarda da, “Küresel fonlar Türkiye’ye neden gelmiyor” diye şekvalandığını not etmeden geçmemeliyiz. Çağırdığı fonlar, girdikleri ülkeleri talan eden fonlardır.

Sabah gazetesinde toplanan zevat ise bizim çok yakından tanıdığımız yıllarca birlikte çalıştığımız “amorf” kalemlerdir. Bunlar AKP iktidarının gönüllü, gönülsüz, mecburen sempatizanı haline gelmişlerdir.

“Yakından tanıyoruz” deyişim, bu gazetecilerin yıllarca Dinç Bilgin “iktidarında” nasıl yaşadıklarına, ne fikirler ürettiklerine tanıklık etmişliğimizi anlatmak içindir.

Basındaki ikinci grupta, Ertuğrul Özkök çevresinde toplanmış bir heyet yer almaktadır.

Bunların önemli bir kısmı, “laylaylom” ekibidir.

Geri kalan kısmı da, örtülü, utangaç AKP’lidir. Suya sabuna dokunmayarak ayakta kalacağını hesap edenler de unutulmamalı… Bunlar genellikle, Hürriyet, Milliyet, Vatan gazetelerinde toplanmış bulunuyorlar.

Eski kocasının yazısındaki bir fantezisini sahici zannederek karşı yazı kaleme alarak rezil olmuş olan İclal Aydın’ın, cevaben “Ben üretken olduğum için sevmeyenim çok” diyebilmesi, sonra da Emine Erdoğan’ın “Brüksel gezisine” davet alınca sevincinden havaya uçmuş olması, kimlerin basında niçin kalem oynattığına delil teşkil eder.

Gelin görün ki, eski kocası aşk yazarı Tuna Kiremitçi de, o vesile ile Vatan’dan çekilip Cumhuriyet gazetesine yapıştırılınca, bu işleri organize edenlerin de hepten sapıttığını düşünmemek elde değil.

Tuna Kiremitçi’yi mi ulusalcı yapmaya çalışıyorsunuz, Cumhuriyeti mi dönüştürüyorsunuz, nedir?

Hal bu ki Cumhuriyet gazetesi bu yayın çizgisi ile daha çok işe yaramıyor muydu?

…………….

Basındaki üçüncü grupta yer alanlar ise, tamamen gününü gün etmeye çalışanlar, elde ettikleri ikbal ve imkânları tepe tepe kullanmaktan başka bir şey düşünmeyenler, şöhretle, parayla sarhoş olmuş yazarlar ve gazetecilerdir.

Bunlar aslında, Hıncal Uluç’tan, Ertuğrul Özkök’e kadar uzanan, aralarında Reha Muhtar’ın, Okay Gönensin’in, Selahattin Duman’ın, Ayşe Arman’ın, İsmet Berkan’ın, Hakkı Devrim’in,

Serdar Turgut’un, Güneri Cıvaoğlu’nun da bulunduğu geniş bir yelpazedir.

Okurlarını eğlendirerek görevlerini yerine getirdiklerini düşünmekteyseler de, Türk milletine karşı sürdürülen diz çöktürme operasyonlarına ilgisiz kaldıkları ve saldırgan muhafazakâr, liberal kanadı seyretmekle yetindikleri için mesleki olarak vebal altındadırlar.

Site devletleri çağında bile, kaleye vaki bir sert hücumda savunma mücadelesini seyretmek, insanlar yurtları için dövüşürken, elma armut yiyip, şarap içmek ve dahi kadın oynatmak hoş karşılanmamıştır.

Bu gruba, reklamlarda oynamayı hüner zanneden, şöhret basamaklarını tırmanmak için taklalar atanları dâhil etmeye tenezzül dahi etmem.

Fakat bütün memlekete ne kadar “dürüst olduğunu” anlatmak için hakkında cilalı kitap yazdıran Uğur Dündar ve ekibini de ıskalamak olmazdı elbet.

Bir televizyoncunun (Uğur Dündar klasik anlamda bir gazeteci değildir, gazeteden hiç anlamaz, o olsa olsa bir ekran fenomenidir) “dürüst” olması, yalnızca kimsenin parasına, puluna, hakkına el uzatmamış, buna tenezzül etmemiş olmasıyla ölçülmez.

Gazetecinin dürüstlüğü “eseriyle” ölçülür.

Daha doğrusu; ekranda üst üste bindirilen görüntüler ve sesler sözkonusu olunca, kitleler üzerinde geriye hangi “politik tortu”nun bırakıldığı ile ölçülür. O tortu, millete, halka, çalışan, didinen insanların hanesine mi bir şeyler bırakmaktadır, yoksa siyasi iktidarlara mı bir şeyler bırakmaktadır.

Gazetede yazanları, yazamayanları, oynayanları, oynayamayanları her gün okuyoruz.

Ama televizyonda bir şeyler yapıyorsan, hünerini (dürüstlüğünü, mertliğini ve gazeteciliğini) ancak yarattığın “kitlesel algı” ile ölçebilirsin.

En son örnek anlamında ne yaptı Uğur Dündar’ın haber programı?

Et fiyatları şu kadar oldu, şöyle tırmandı, böyle arttı, diye bağırdılar, çağırdılar.

Küüt diye hükümet, et ithalatını serbest bıraktı…

Bu muydu memlekete fayda, bu muydu dürüst gazetecilik?

Yönettiğiniz haber programında, milletin dakikalarca “Ezel” mi yoksa “Behlül” mü diye kapıştırılmasına, liseli gariban kızların hayal seviyesindeki yayınlara ne demeli?

Ama yine de Uğur Dündar’a seveceği bir şey söyleyeyim, sen Ezel’den de, Behlül’den de yakışıklısın, oynat Uğurcuğum oynat!

Hem sahi, bir gazeteci ne kadar büyük, dürüst ve ulaşılmaz olduğunu anlatan bir kitabı niçin yazdırır? Orada bir ihtiyaç mı vardı?

…………..

Nihayetinde, birçok gazeteye her türden, her yaştan bir sürü cemaat yazarının yapıştırıldığı bir ortamda, eski gazetecilerin, kıdemli yazarların, meslekteki dönüşüme bilhassa dikkat etmeleri ve rahatsızlık hissetmeleri gerekirdi.

Hiçbir ülkenin medya tarihinde böylesine bir lagarlık görülmüş duyulmuş değil.

Akif Beki’ye razı oldum, başbakanlık kontenjanından AVM gazetecisi İsmet’in Radikal’ine köşe yazarı diye oturtuldu, gidiyor.

Peki, sayfa komşusu Joost Lagendijk’in ne yazdığına, niçin kendisiyle aynı gazetede yazı yazdırıldığına hiç bakıyor mu acaba?

Bir Hollandalı’nın düşünce ve duygularına, siyasi görüşlerine Türk milletinin neden ihtiyaç duyduğunu kimse sormaz mı Allah aşkına?

Türkçe’yi nerde öğrendiği bilinmeyen bu şahıs, son yazısında, Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın, şimdi İngiltere’de olduğu gibi ekranlara çıkıp, tartışmasını öneriyor ve şu hükmü dile getiriyordu:

“Yoksa Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan karşısında sönük kalacağından çok mu korkuyor? Ya da AKP lideri asabi mizacının kendisini sürüklemesinden mi endişe ediyor?”

Nasıl?

Herif Hollandalı mollandalı ama yine de Engin Ardıç’tan daha adaletli sormuş değil mi?

……………….

Sizin adınıza dikkatle takip etmekteyim, merak buyurmayın.

Türk medyasında şimdi ilk kez kim, “çıplaklar kampını” yazacak diye…

Hani Datça’da bir otel açılmış da, özel plajında çıplak gezilecekmiş ya, orası işte…

Televizyon ekranlarında çıplakların görüntüleri dönmekteyken, iç ses ciyaklamaya başlar:

İşte çıplaklar kampı sayın seyirciler… “Ilık” Müslüman, muhafazakâr demokrat AKP iktidarında sevgili memleketimiz çıplaklar kampını da gördü nihayet!

8 yılda sahici bir “Pırlanta ülkesine” dönüştürülen memleketimizde tarihi dönüşüm…

Çıplaklar kampı, Türklerin çıplaklığa ne kadar aşina olduklarını da gösterdi…

Ülkenin her tarafına çıplaklar kampının açılması pahalıya kaçacağından, hükümet çevrelerinin bunun bir yolunu araştırdığı gelen haberler arasında sayın seyirciler.

Çok yakında, milletin kıçında giyecek don bırakmamak suretiyle, tekmil memleketin çıplaklar kampı haline getirilmesi tasarlanmaktadır.

Başbakan Erdoğan, son grup toplantısında konuşurken, çıplaklar kampının hayırlara vesile olmasının temenni ederken, Allah’ın biz kullarını zaten baldırı çıplak yarattığına dikkat çekmiştir.

Bendeniz, çıplaklar kampı hakkındaki ilk yazıyı büyük saygımdan ötürü Ertuğrul Özkök’ten veya hempası Serdar Turgut’tan bekliyorum.

Yakışır.

Yalnız ilk röportajı illa ki Ayşe Arman yapacak…

O da yakışır.

Röportaj sırasında çıplaklar kampında Hıncal Uluç ile “Haşo”su da olursa, tadından yenmez diye düşünmekteyim.

…………………….

Hâsıl-ı kelam, biz bu filmi daha önce görmüştük.

Altan biraderler ve çevrelerinde biriken liberal tayfa, mütareke basınındaki “mandacı”ların modern versiyonlarıdır. Fakat mandacılar daha dürüstlerdi ki, fikirlerini adını koyarak savunuyorlardı.

Avrupa Birliği, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya gelişmelerinde görüldüğü üzere pratikte çoktan rahmet-i rahmana kavuşmuş, kâğıt üzerinde can çekişirken, Almanya neredeyse tekmil Avrupa’yı mali kıskaca almışken, bu arkadaşlar “AB mandasını” savunmaktadır.

TSK’ne ve bağımsız yargıya saldırılarının altındaki kasıt budur. Demokrasi falan hiç değil.

Yukarıda saydığımız bir sürü basın kartı taşıyıcısı da, savaşı “nehir kenarında” seyretmektedir.

Televizyon ekranlarından “Pırlanta Türkiye” imajı pompalanırken, maddeten sefil edilmiş millet bir yandan dilencileştirilip bir yandan tüketim yoluyla borçlanmaya sevk edilirken…

Askeri diktatörlük ve darbeler cayırtısı afakı kaplamış havası yaratılmaktadır.

Nuray Mert gibi, AKP’den icazetli “sivil dikta” karşıtlarının dile getirdiği argümana gelince…

Nuray Mert’in başlattığı tartışma üzerinden çok sayıda entel-dantel konuya atladı, çok kimse “ne askeri dikta ne sivil dikta” mealinde görüşler dercetti.

Bu kocaman bir uyutma-oyalama taktiği idi.

Güya Türk entelijansiyası, son derece demokratik bir ortamda, her türlü diktaya karşı çıkmakta ve güzel güzel tartışmaktaydı.

Oysa “sivil dikta” esas olarak gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.

Nuray Mert’in başlattığı tartışma da bunu “gölgelemeye”, örtmeye yöneliktir.

Bir “sivil diktanın” esas olarak gerçekleştiğini nereden anlarız, ona bakalım…

Parti içinde Erdoğan’ın hükümranlığı tartışılmaz haldedir.

Erdoğan’ın karizması, medyanın 8 yıllık amansız hizmeti sayesinde arş-ı alaya çıkartılmıştır.

Kadim tarihlere göre dillendirirsek, Erdoğan artık bir büyücüdür!

Aynı Erdoğan’ın, medya üzerindeki hükümranlığı da perçinlenmiştir ki Ertuğrul’un “Hürriyet’in gizli yayın yönetmeni” diye tavsif ettiği Vahap Munyar, bir gazetecinin kendi mesleki tarihinde yazabileceği en sefil yazıyı yazmış, “Sayın başbakan, isterseniz, size yıllardır nasıl destek çıktığımızı gösteren bir yayınlar raporu sunabilirim” diyebilmiştir.

Semboller üzerinden gidersek, ekranlarda konuşanların hemen tamamı “AK Parti” diye telaffuza geçmiş, yazanların ezici çoğunluğu ise AKP diye yazmaya korkar hale gelmiştir.

Türkiye cumhuriyeti tarihinin en soyguncu, talancı ve “satıcı” ekibinin partisi “Ak Parti” diye anılıyorsa, medya tamamen gele geçirilmiş demektir.

İçinde bulunduğumuz iletişim çağında, bir medya bu kadar pısmışsa toplumu dönüştürmek için gerekli “sivil dikta” şartları gerçekleşmiş demektir.

Buna, sinema, edebiyat, şiir, sanat ve spor dünyasının önde gelen aktörlerinin “büyücü” Erdoğan’ın etrafında toparlanmaya çalışıldığını eklemeyi unutmayın…

Herhalde artık bir miktar gayret de Emine hanıma düşüyor olmalı ki, Çiğdem Simavi etrafında kümelenmiş Boğaz sosyetesi, uçakla toplanarak Brüksel’e götürülmekte, korkak Türk burjuvasının hatunları da angaje edilmeye çalışılmaktadır.

Bitmedi.

Ülkenin kutsal demokrasi tapınağı Meclis, yani yasama organı Erdoğan’ın tahakkümünde değil mi?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden sonra memleketin en büyük silahlı gücü, asayiş kuvvetlerindeki “Fethullahçı hayaleti” bütün Emniyet koridorlarında dolaşmıyor mu?

Erzincan başsavcısı İlhan Cihaner’in içeri tıkılmasıyla Yargı üzerinde yaratılmaya çalışılan korku ve baskı ortamını, öte taraftan bazı cumhuriyet savcılarının Ergenekon soruşturmalarına “gizli tanık” yazılmayı göze alabildiklerini düşünün…

Üniversite hocalarının içeri tıkılmasıyla akademi dünyası üzerinde yaratılan baskı ve korku ortamını ekleyin…

Yasadışı dinlemelerle, medyada yürütülen yargısız infazlar ve hayâsız suçlamalarla her Türk yurttaşı üzerinde yaratılan korku ortamını hatırlayın…

Pratikte henüz bütün muhalifler stadyumlarda toplanmış değilse de, bugün Türkiye’de psikolojik düzlemde TSK mensupları ile bütün Atatürkçüler potansiyel suçludur.

Sivil diktayı dibine kadar hissedebilmek için bir aşama kalmıştır.

Muhaliflerin stadyumlarda toplanması!

Unutulmasın ki, hiçbir diktatör geleceğini haber vererek gelmez. Geldiğinde bile “işte geldim” demez.

Bu yüzden diktaların gelişi, gelirken pek anlaşılmaz.

Erdoğan diktası gerçekleşmiştir. Sadece net bir şekilde “görünür” değildir. Demokrasi söylemleri ile yaratılan bir buğu arkasına saklanmaktadır.

Bu diktayı sadece gözleri ve zihinleri keskin olanlar görmektedir.

………….

Son tahlilde…

Erdoğan’ın akıbeti, AKP’nin akıbeti olmuştur.

AKP’nin akıbeti, Abdullah Gül’ün akıbeti olmuştur.

Abdullah Gül’ün akıbeti Erdoğan’ın akıbetidir.

Fethullah Gülen’in akıbeti her ikisinin akıbetidir.

Erdoğan’ın akıbetinin dönülmez bir virajı almış olması, tümünün akıbetini anlatmaktadır.

Ne var ki Türkiye’nin ve Türk milletinin geleceği, yukarıdaki akıbetlerden tamamen bağımsızdır.

Bedeller genellikle bu yaşamda ödenmektedir.

Siyasetçisi için de medyacısı için de…

 

…………

 

İlker SARIER

2 Mayıs 2010

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?