70 Yıl Geçti, Seni Unutan Olmadı!

Bugün 10 Kasım 1938. Evde tek başıma oturmuş, Mustafa Kemal Atatürk’ü düşünüyorum. Şanslıyım; çok zamanım var!

Bazen insan yalnız kalır ve geçmişten geleceğe doğru şöyle bir yolculuk yapar.

Cumhuriyetin ilk yıllarına gidip, bu toprakların insanlarının nelerle uğraştıklarını ve nasıl yaşadıklarını hiç görmek istemez misiniz? Acaba 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ardından geriye nasıl bir ülke kalmıştır? Bir zaman makinesine atlayıp, şöyle bir tur atsak, herhalde büyük bir şok yaşarız…

Belkide Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasındaki 2. Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı 36,5 saat süren o tarihi konuşmasına tanık olmak daha heyecan verici olurdu. O konuşmasını şimdi Nutuk (ya da Söylev) adıyla bir çok kitapçıda bulabiliyoruz, fakat o zamanki mecliste oturup, Atatürk’ü dinlemek müthiş olmaz mıydı? (Tabi o devirde sıkça kullanılan Arapça ve Farsça sözcükleri anlayabildiğimizi varsayıyorum.) Atatürk, Nutuk’ta geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte düşebileceğimiz tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmiştir. Eğer Kurtuluş Savaşı dönemini birinci ağızdan aktaran Nutuk’u okumazsak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bebek gibi doğuşunu nasıl kafamızda canlandırabiliriz ki?

O günlere hayali bir yolculuk yaptığımda, tabiki Atatürk devrimleri de aklıma gelir. Hep düşünürüm; Atatürk nasıl –o kadar hızlı bir şekilde– aydınlanma hareketlerini gerçekleştirecek bir Türk ulusu yaratmıştır? Bu soruyu cevaplayabilmek için geçmişe defalarca yolculuk yapıyorum. Turgut Özakman’dan Şu Çılgın Türkler’e, Attila İlhan’dan Hangi Atatürk’e, Can Dündar’dan Köy Enstitüleri’ne ve burada sayamadığım bir çok kaynağa başvurmak gerekiyor. Bu yolculuklar, hem ilerisi için bana umut veriyor, hem de çağdaş uygarlık yolunda ilerlemek konusunda bana ilham kaynağı oluyor.

Unutmayalım! Dünyada dört önemli devrim gerçekleşmiştir ve bunlardan bir tanesi ülkemizde gerçekleşmiştir. O nedenledir bu heyecanımız ve Atatürk’e bağlılığımız!

1) Fransız Devrimi (Fransız İhtilali) – 1789-1799

2) Sovyet Devrimi (Ekim Devrimi) – 7 Kasım 1917

3) Türk Devrimi (Atatürk Devrimleri) – 1922-1933

4) Küba Devrimi – 26 Temmuz 1953

Bugünkü düşünce yolculuğumu Can Dündar’ın Mustafa filminde sonlandırıyorum. Mustafa filminin tanıtma görüntülerini aylar öncesinde web sitesinden seyretmiştim ve beni çok heyecanlandırmıştı. Güzel bir organizasyon gerçekleştirdik ve 13 kişi olarak 29 Ekim’de İstanbul’daki ilk gösterimine gittik.

Günlerdir herkes birbirine soruyor: Mustafa filmine gittin mi? Filmi nasıl buldun?

Mustafa filmi bana göre, üzerinde çok uğraşılmış, belgesel film niteliğinde kaliteli bir sanat ürünü. Her sanat ürünü eleştirilir… Birileri sever, birileri sevmez. Bana sorarsanız; ben genel olarak filmi beğendim. Hatta filme o kadar kaptırmışım ki kendimi, filmin sonunda Mustafa’yı kaybettiğim için herhalde, gözlerim yaşlanıverdi. Filmi beğenmemin en büyük nedeni, karşımda Mustafa adında kendime yakın hissettiğim bir karakter, her konuşmasıyla insanı düşündüren büyük bir lider ve hayatı boyunca zorluklarla savaşmış tam bir insan olmasıdır. Filme film gibi bakınca; anlatılan öykü, sunum şekli ve teknik olarak bence “Mustafa” çok başarılı! Filmde çekim olarak bir tek beni rahatsız eden, Mustafa’nın çocukluk yıllları dışında hayatından kesitler anlatılırken, onu oynayan kişinin yüzünün gösterilmemesidir. Mustafa Kemal, filmde bazen silüet olarak gösteriliyor, bazen sadece bacak bölümü gösteriliyor ya da sırttan çekim yapılıyor. Belgesel film olarak bakıldığında ise, 115 dakikalık filmde, Atatürk’ün lider ve üstün kişilik özelliklerinin vurgulanarak yansıtılamadığı eleştirisi büyük bir çoğunluk tarafından dile getiriliyor. Bir ölçüde ona ben de katılıyorum.

Ben geçen Cumartesi (8 Kasım) günü 13:30 gibi İstanbul Kitap Fuarı’na gittiğimde, Can Dündar’la fuar kapısında karşılaştım. Bu güzel bir rastlantı oldu. Kendisine e-posta yollamayı planlamışken, bir anda karşımda buldum ve kendisini hemen tebrik ettim. Utangaç, mütevazi ve güler yüzlü haliyle teşekkür etti. İçeride kendisini daha sonra bir daha gördüğümde, yüzlerce hayranının oluşturduğu metrelerce kuyruğu, imza dağıtarak ve fotoğraf çektirerek eritmeye çalışıyordu.

Can Dündar’a ayak üstü söyleyemedim. Şimdi buraya yazıyorum. Okuduğum okullarda “Atatürkçü” bir eğitim almış biri olarak ve bir çok kaynaktan faydalanarak Atatürk’ü tanımaya çalışan biri olarak, bu farklı yorumlanmış Atatürk’ten dolayı memnun oldum. Çünkü Can Dündar’dan gelen bu cesur belgesel film sayesinde, o “şablon” ve “ulaşılmaz” kişilik, yerini kendimize daha yakın hissedebileceğimiz, devrimlerini daha iyi özümseyebileceğimiz bir insana bıraktı. Belkide bu şekilde, “Atam atam! Sen kalk da ben yatam!” demeye gerek duymaz, Cumhuriyet’in önemli bireyleri olduğumuzu hissederiz. Yeteneklerimizle, kültürümüzle ve enerjimizle dünyada güzel işler başarmak için gayret gösteririz.

Atatürk, bir gecede koca rakı şişesini bitirmiş olabilir… Günde 15 tane kahve içen, çok sigara tüketen biri de olabilir… Kendini yalnız hissettiği anlar da olmuştur… Ama filmde bu tür özel hayatındaki bazı anlara yer verilmiş olması, Can Dündar’ın kasıtlı bir şekilde Atatürk’ü gözümüzden düşürme amacında olduğunu göstermez. Can Dündar’a yakıştırılan “İkinci Cumhuriyetçi”, “Sorosçu” ve “vatan haini” suçlamaları, Can Dündar’ın yaptığı filmi, bazılarının ne kadar anlamadığını ya da kalıplaşmış siyasi görüşlerine göre anladıklarının göstergesidir.

Bu filmde Atatürk bir şey gibi gösterilmeye çalışıldıysa, o da insan olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Onun da acıları, dertleri, kederleri ve yalnızlıkları olmuştur. Onun da heyecanları, mutlulukları ve aşkları olmuştur. O da bizim gibi etten kemikten yapılmıştır ve bir gün aramızdan ayrılmıştır… Onu sıradan insandan ayıran nokta, kaderine boyun eğmemesi ve kaderini bizzat tayin etmesi olmuştur! Filmde beni en çok etkileyen noktalardan birisi budur.

İçinde bulunduğumuz koşullara bakıldığında, temkinli davranıp, tekrar bir “şablon” Atatürk filmi çekilebilirdi ama Can Dündar, aydın biri olduğunu bu eserinde de kanıtladı. Aydın, bir yandan ilericidir, yenilikçidir, devrimcidir belkide… Bir yandan paslanmış beyinleri düşündürür… Vasat insanı bir başkasına dönüştürme enerjisi vardır içinde.

Bugün bir kitapçıda İlknur Güntürkün Kalıpçı imzalı “Her Yönüyle İnsan Atatürk” (Epsilon Yayınları) diye bir kitapla karşılaştım. Önsözünü okuduğumda, yeni bir Atatürk incelemesinin sinyallerini veriyordu.

Hiç bir düşmandan (sömürgeci devletler, cahillik, erozyon, …) korkmadan, özgürce düşünerek, herkesin eşitliğini savunarak, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle, çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkacak gücü de kendimizde görerek, Cumhuriyet çocuğu olmayı her geçen gün daha iyi öğreniyoruz, ATAM!
Beran Paçacı
alaturkaonline.com

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?