Ak Çuwall?!

AK ÇUWALL / KLEOPATRA’NIN BURNU BİRAZ DAHA UZUN OLSAYDI, ROMA PARÇALANMAZ MIYDI YA DA ERDOĞAN’IN “SÜLEYMANİYE BASKINI”NDAN ÖNCEDEN HABERLİ OLDUĞU BELGELENDİ VEYAHUT CIA BELGESİNDE ERDOĞAN ADI?!Ak Çuwall?!

ERDOĞAN’IN “SÜLEYMANİYE BASKINI”NDAN ÖNCEDEN HABERLİ OLDUĞU BELGELENDİ YA DA ÇUVAL’I 11 TÜRK ASKERİNİN BAŞINA RTE & ABD, ORTAK DÜZENLEDİKLERİ BİR OPERASYONLA GEÇİRTTİ?!

RTE’nin çuvalı?!

Tarih: 4 Temmuz 2003…

Yer: Süleymaniye…

11 Türk askerinin başına “iliştirilmiş” Türk ve Kürtlerin ortak çabası sonucu “çuval” geçirilir.

Resmi açıklamalara göre, ABD’nin bağımsızlık günü olan 4 Temmuzda Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye kentinde 100 kişilik bir ABD birliği Kerküklü mahalli personelin de katılımıyla özel tim bürosunu” basarak, burada görevli 3 subay ve 8 astsubayı gözaltına almış ve başlarına çuval geçirerek Bağdat’a götürmüştür. Başlarına çuval geçirilen, tokatlanan ve hakarete uğrayan 11 askeri görevli 57 saat sonra “serbest” bırakılmıştır.
11 askerin gözaltına alınması olayının kamuoyuna yansımasından sonra “gerek hükümet seviyesinde, gerek askeri makamlarca” birbiriyle çelişen açıklamalar yapılmaya başlanmıştır.
“Hükümet seviyesinde” yapılan açıklamalarda, “olay”ın, “yerel bir olay” olduğu, “malum bir ABD’li albayın işgüzarlığı” olduğu, “fazla büyütülmemesi gerektiği”, “ABD ile stratejik ortak olunduğu” belirtilirken, “askeri makamlarca” yapılan açıklamalarda ise, “olay”ın “kabul edilemez” olduğu, sözkonusu olanın “milli onurumuz ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onuru” olduğu belirtiliyordu.
Üçü subay ve sekizi astsubay olan “11 asker”in ABD askerleri tarafından gözaltına alınması ve bu gözaltı süresince “terörist muamelesi” görmesi, tüm basın-yayın organlarında “ulusal onurun çiğnendiği” manşetleriyle yansırken, AKP hükümetinin “soğukkanlı ve olayı yatıştırıcı yaklaşımı”, giderek “ne oluyor” sorusunun sorulmasına yol açmıştır.
Nitekim…

Gazetecilerin, “ulusal onurumuzu çiğneyen bu davranış karşısında ABD’ye nota verecek misiniz?” sorusuna “T.C.’nin başbakanı” sıfatını taşıyan Tayyip Erdoğan’ın verdiği yanıt ise, “Bu müzik notası değil. Öyle aklınıza her estiğinde verilmez. Ağırlığı ve ciddiyeti vardır…” şeklinde olmuştur.
Ve ardından “olayı incelemek” amacıyla “ortak komisyon” kurulduğu, olayın “incelendiği” açıklamaları yapılmıştır.

ABD’li generalin yaptığı söylenen “inceleme” sonrasında “ortak açıklama” yapılmasına sıra geldiğinde, ABD, “ortak açıklama”nın Washington tarafından onaylanmadığını gerekçe göstererek “Türk tarafının” açıklamasını 24 saat “teyit” etmemiştir.

İşte bu 24 saat içinde ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’ in Tayyip Erdoğan’a yazdığı mektup ortaya çıkmıştır.

“Diplomatik teamüllere uygun olmayacak biçimde” ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in “Başkan Bush’un isteği üzerine” diyerek Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mektup konusunda da, 11 askerin başına “çuval geçirilmesi” olayında olduğu gibi, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan açıklamalar gazetelerde yer almaya başlamıştır.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Rumsfeld’ in mektubunun “basında farklı yansıtıldığını”, mektupta “Türkiye-ABD ilişkilerinin stratejik öneminin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne duyulan saygının vurgulandığını ve Süleymaniye’de yaşanan olaydan duyulan üzüntünün ifade edildiğini” belirterek, “Türkiye-ABD stratejik ortaklığı ve dostluğuna verilen önem”den söz etmiştir. Yine Abdullah Gül, gazetecilerin “Rumsfeld’in mektubundan yönetimin operasyondan haberdar olduğu mesajı çıkıyor mu?” sorusuna, “Yok, hayır” diye yanıt verirken, 11 askerin kafasına “çuval” geçirilmesi olayını “yerel bir olay” ve “yerel bir ABD subayının işgüzarlığı” olarak açıklamaya devam etmiştir.

Ve 18 Temmuz günü Rumsfeld’in mektubu gazetelerde yayınlanmıştır.

“Umarım, askerlerimizin oluşturduğu ve gerçekleri araştıran Ortak Komisyon’un çabaları, bizim askerlerimizin ve subaylarımızın, Süleymaniye’deki tesise baskın yapmak için haklı ve acil nedenleri bulunduğu yolunda size güven kazandıracaktır. Bizim askeri güçlerimizin süratle hareket etmesinin temellerini, bir suikast tehdidi ve koalisyona karşı eylemlerin hızla destbalize edici sonuçları olabileceği oluşturdu. Ayrıca, hiç beklenmedik bir şekilde, çok sayıda silah, patlayıcı maddeler, detonatörler ve zamanlama cihazlarının gözaltına alınan üniformasız personel ile birlikte ele geçirilmesi mevcut kuşkularımızı daha da artırdı. Bizim anlayışımıza göre, ele geçirilen cihazların çoğu Türk güçlerinin genelde kullandığı türden değildi. Türk Hükümeti’nin, Kuzey Irak’taki koalisyon faaliyetlerine karşı zararlı bir harekete yetki vermeyeceğini ve desteklemeyeceğini biliyoruz, ancak gerçekler de gözden geçirilmek üzere Ortak Komisyon’un önündedir. Bizim askeri güçlerimiz harekete geçti, çünkü gözaltına alınanlardan en az bazılarının Kuzey Irak’taki koalisyon faaliyetlerine karşı komplo içinde bulunduğuna yönelik zamana duyarlı bilgilerimiz vardı.”

Görüldüğü gibi, Rumsfeld, 11 askerin başına “çuval” geçirilmesi olayının, doğrudan ABD yönetiminin bilgisi dahilinde olduğunu ve “haklı nedenlere” dayandığını söylerken, aynı zamanda “Türk hükümeti”nin “Kuzey Irak’taki koalisyon faaliyetlerine karşı zararlı bir harekete yetki vermeyeceğini ve desteklemeyeceğini biliyoruz” diyerek AKP hükümetini olayın dışında tuttuğu mesajını vermektedir.
Mektubun metninin açıklanmasından önce Abdullah Gül’ün yaptığı açıklamaların tümüyle gerçek dışı olduğu da, böylece ortaya çıkmıştır.
4 Temmuz günü gerçekleşen olaydan sonra yapılan tüm spekülasyonlar böylece sona ererken, 11 askerin kafasına “çuval” geçirilmesi olayının doğrudan ABD yönetiminin bilgisi ve onayı ile gerçekleştiği, amacın “Türk özel timlerinin” “suikast tehdidi”ni ortadan kaldırmak olduğu “resmen” açıklanmış oldu.
Ancak…

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün olay üzerine yaptığı “Türk-Amerikan ilişkilerine, Türk ve Amerikan silahlı kuvvetlerinin ilişkilerine önem veriyoruz, ama bu ilişkilerin önemi kadar önemli olan bir şey daha vardır, o da milli onurumuz ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onurudur” açıklaması ise gazetelerin sayfaları arasında unutulup gitmiştir.
Ne var ki…

Bugünkü Hürriyet’te, Kasım Cindemir imzası ile yayınlanan bir haber, “Çuval operasyonu”ndan AKP yönetiminin ve BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın haberdar olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor.

İşte, 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmeden önce Erdoğan’a bilgi verildiğini aktaran o satırları, Cindemir’in haberinden aynen yansıtıyorum:

“Bir CIA ajanının kimliğinin basına sızdırılmasıyla ilgili olarak ‘adaleti engellemek’ suçundan yargılanan Lewis Libby’nin notlarında, ‘Erdoğan’ ve ‘Türk Özel Güçleri’ gibi ifadeler var. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin eski Özel Kalem Müdürü olan Lewis Libby, Irak Savaşı’nın da mimarlarından biriydi. CIA ajanı Valerie Plame’ın kimliğinin ‘bir intikam eylemi’ olarak basına sızdırılması ile bağlantılı soruşturmada yalan beyanda bulunmakla suçlanan Lewis Libby’nin, adaleti engellemekten yargılandığı mahkemeye sunulan özel notlarında ilgi çekici ifadeler bulunuyor. CIA dosyasını soruşturan özel savcı Patrick Fitzgerald’ın sunduğu notlarda Lewis Libby’nin ‘şifre’ kullandığı görülüyor. Libby’nin bir notu aynen şöyle: ‘We need to be sure T< M gets info to Erdogan.’ Cümleyi, ‘Bilginin Erdoğan’a ulaştırılmasına emin olmalıyız’ şeklinde çevirmek mümkün. Ancak bu şifreli ifadeyi çözmek mümkün değil. El yazısı ile Libby tarafından kaleme alınan bir başka cümlede ise ‘Neil piece on Turkish Special Forces’ deniliyor. Notların 2003 yaz aylarında kaleme alındığı belirtiliyor. Plame’in eşi olan eski Büyükelçi Joseph Wilson, ABD devleti adına savaştan önce Nijer’e giderek Irak’ın bu ülkeden nükleer silah yapımında kullanılan malzeme alıp almadığını araştırmıştı. Wilson, sunduğu raporda, bu iddiayı destekleyecek ‘hiçbir bulguya rastlanamadığını’ bildirmişti. Ancak, Başkan George W. Bush, Ocak 2003’te Kongre’de yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında aynı asılsız iddiaları yinelemiş ve Mart ayı sonunda da Irak savaşı başlamıştı. Wilson, 6 Temmuz 2003’te New York Times gazetesinde yayınlanan yazısında, Beyaz Saray’ı eldeki istihbaratı çarpıtmakla suçlamıştı. Bundan sekiz gün sonra da, Joseph Wilson’ın eşi Valerie Plame’in adı Washington Post gazetesinde yer almıştı. ‘Örtülü’ CIA ajanlarının kimliğini açıklamak suç. Özel Savcı Patrick Fitzgerald, birkaç yıl süren soruşturmadan sonra, Ekim 2005’te sadece Libby’yi suçladı. Washington’da geçen ay başlayan mahkemede, şimdiye kadar savcılık makamının sunuşu yapıldı. Bu hafta ise savunma tarafının sunuşu başlayacak. İfade vermeye çağrılabilecek isimler arasında Dick Cheney ve ünlü gazeteci Bob Woodward da yer alıyor. Özellikle Irak savaşı planlanırken ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin sağ kolu olan Lewis Libby’nin bir notu aynen şöyle: ‘We need to be sure T< M gets info to Erdogan.’ Burada, T’nin Türkiye için kullanıldığı tahmin edilirken, sonraki işaret (<) ile M’nin anlamları açık değil ve bilinmiyor. Cümleyi ise ‘Bilginin Erdoğan’a ulaştırılmasına emin olmalıyız’ şeklinde çevirmek mümkün. Ancak, T< ve M unsurlarının ‘kesin olarak bilinememesi’ anlamı ‘eksik’ bırakıyor. Cümle, ‘M’nin bilgiyi Erdoğan’a ulaştırmasına emin olmalıyız’ anlamına da gelebilir. Bir başka cümlede ise, ‘Neil piece on Turkish Special Forces’ deniliyor. Bu, ‘Neil’in Türk Özel Güçleri hakkındaki yazısı’ anlamına gelebilir. Kim olduğu belli olmayan ‘Neil’ın daha önce yaptığı bir sunum da olabilir.”

Ve…

Son olarak…

Bu anlamda J. J. Rousseau der ki, “Doğru yolda giden kaplumbağa eğri yolda giden yarış atını geçer”!

Hepsi ve daha ötesi bu!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud
12 Şubat 2007

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

ÇUVAL’IN PERDE ARKASI YA DA CIA BELGESİNDE ERDOĞAN ADI?!

CIA belgesinde RTE adı?!

SESAR

’ın 15 Mayıs 2006 tarihinde “BİR DÖNEMİN PERDE ARKASI!!! GENEL KURMAY BAŞKANI ÖZKÖK, NASIL FETULLAHÇI İLAN EDİLDİ?! ÇUVALIN PERDE ARKASI!” başlıklı analizi ile 12-13 Şubat 2007 tarihlerinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan Kasım Cindemir’in “CIA davasında Erdoğan adı” başlıklı haberini sizlerle paylaşıyor ve yazıların değerlendirmesini de, siz değerli takipçilerimize bırakıyoruzÇuval’ın perde arkası!!!

AKP’yi kuranların ve kurduranların özellikle RTE’nin özel önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık.

Tam bir panik havasındaydı.

“Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!” dedim.

Tezkere krizinde oldu ne olsuysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını biliyorsunuz.

Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler, sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir “olur” almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

Hayır, bizi (AKP’yi) Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; “İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız” dediler.

Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

Evet çok yanlış yaptık.

Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

Onlar diyebilirlerdi ki; “Tezkerenin çıkmasına karşıyız”. Ancak asker kararı bize bıraktı!

Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

Tamam da tezkerenin faturasını AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, “tezkereye karşıyız” deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık.

Özkök Paşa ve Paşalar size tezkereyi çıkarmayın demedi mi?

Hayır demedi ama cesaret edemedik!

ABD Türk, askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak.

Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKP’liler), tezkerenin öcünü TSK’dan alalım demiş.

Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın. Yoksa AK Parti tezkereyi çıkaracaktı. TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

Çok büyük, çok fahiş bir hata Wolfowitz. Türk ordusunu (bu teklif üzerine) cezalandırmaya karar verdi.

Tek başına mı?

Yok canım, RTE ve Gül’le paylaşıldı, onlar da “olur” dediler.

Yani Wolfowitz, ABD’nin çok bilmiş danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamının Türk ordusunu cezalandırma önerisini RTE ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar “evet” mi dedi?

Maalesef. Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün RTE de Rize’de, Gül Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Wolfowitz hazırlamıştı.

Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

RTE’ye ve Gül’e yönelik askeri hareket olabilir diye düşündük?

Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?!!!

Evet. Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa da biliyordu.

Hiçbir kimse çıkıp RTE ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

Çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızda idi. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk.

Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

Biz değil, Wolfowitz düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince Genelkurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşalar’ın, o gün Genelkurmay Harekat’ın nöbetçisi Büyükanıt’ın istifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genelkurmay Başkanımız hazırdı.

Kimdi?

Söyleyemem. Ama Paşalar istifa etmeyince dümen yarım kaldı. Paşaların kesin kararlı oluşu ve çuval olayını Türkiye’nin lehine kullanmaları oyunumuzu kökten bozdu. Paşalar istifa etmeyince Özkök Paşa’ya “Fetullah Hocacı” diyelim dedik.

Neden?

Çünkü, Özkök Paşa’nın namaz kıldığı söylenmişti. Eğer Özkök Paşa’ya “Fetullah Hocacı” dersek istifa eder, biz de (AKP) intikam alırız diye düşündük.

Yani Özkök Paşa “Fetullah Hocacı” değil mi?

Ne ilgisi var? Mümkün mü? Paşa samimi Müslüman bir adam. “Çamur at, izi kalır” dedik.

Sonuç alamadınız!

Kimse inanmadı. Bunun üzerine Emin Çölaşan gibi yazarlara Özkök Paşa’nın “Fetullah Hocacı” olduğu yalanı sızdırıldı. Wolfowitz’in adamları bir psikolojik harp yürüttü. Hulki Cevizoğlu, Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, filan, bunları CIA ve MI6 iyi etkiliyordu.

Özkök Paşa istifa etseydi, yerine kim geçecekti? Büyükanıt Paşa mı?

Yok canım. Ancak Büyükanıt Paşa’yı Özkök Paşa’ya karşı kullanmaya çalıştık. Aziz Yıldırım. ABD’deki bazı askerler Büyükanıt Paşa’yı etkilemeye çalıştı ama Büyükanıt oyuna gelmedi. O oyuna gelmeyince “Sabetayist” olduğunu yaydık.

Onun kabahati neydi?

Bizim (AKP’nin) Genelkurmay Başkanı adayı o değildi.

TSK’ya müdahale etmeniz saçma değil mi?

Arkamıza ABD Savunma Bakanı’nı, iki-üç çok önemli işadamını ve bir emekli paşayı alınca kolayca sıyrılırız diye düşündük.

Hem Özkök Paşa, hem de Büyükanıt Paşa’nın sessiz kalmasını nasıl karşıladınız?

Sinirlerimiz bozuldu. Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, Cüneyt Arcayürek, Tuncay Özkan ve Hulki Cevizoğlu’na yönelik dezenformasyonun dozajını yükselttik ama başaramadık.

Neden?

Özkök Paşa’yı, Büyükanıt Paşa’yı, Genelkurmay’ı ve galiba genel olarak TSK’yı çok basite indirgedik. Çok boş gördük onları. Ama öyle değilmiş. Mesela sizin SESAR’ın, Hayrullah Mahmud’un ve Atatürkçülüğünden, milliyetçiliğinden emin olunan kalemlerin paşalara yönelik ağır eleştirileri işimizi kolaylaştıracağına, bozdu. Bir çok operasyonda nasıl olsa SESAR, Hayrullah Mahmud ve diğerleri sonuç alır diye yapmadık.

Mesela iptal ettiğiniz birkaç operasyon örneği verir misiniz?

Veremem. Ama Emin Çölaşan yazarsa, Paşalar istifa eder dediler, olmadı. Cüneyt Arcayürek, Tuncay Özkan, Hulki Cevizoğlu, Mustafa Balbay gibi isimlerden kurulu bir Psikolojik Harekat etkisinin taarruzunu sizler sulandırdınız.

İltifat ediyorsunuz!

Değil, değil. Sizin, Hayrullah Mahmud’un bizim hedefimizdeki paşalarla çok iyi görüştüğünüz istihbaratı geliyordu. Kafamız karıştı. SESAR ve Hayrullah Mahmud (ve birkaç isim var hatırlayamadım) hem hedefimizdeki paşalarla çok iyi görüşüp nasıl hem onların aleyhine yazar diye çok sorduk. Sonra bir istihbarat geldi, bu kadar hücum, savunmadan başka sonuç getirmez, oyuna getirildik diye.

Demek ki emekli bir paşa orduyu iyi analiz edememiş.

Sadece o değil, ABD’li, İngiliz, İsrail’li, Fransız bir çok uzmandan TSK’ya karşı yürüttüğümüz savaşta yardım aldık. Ama onlar da çuvalladı. Hepimiz çuvalladık. Kabinenin listesi, Londra ve ABD’de oluşturuldu. Bakanlar Kurulu’nda İngilizlerin, Amerikalıların, İsraillerin, Almanların, Fransızların kotası olduğu söylendi, itiraz ettik, iftira dedik. Ama realite bu. İngilizlerin elinde ipimiz.

Sadece onlar mı?

Onlar (İngilizler), hem ABD’lileri, hem İsraillileri hem Almanları, hem de AB üyelerini parmaklarında oynatıyor. Barzani’yi, Talabani’yi, Kürtleri ve Arapları.İngiliz Büyükelçisi Westmacott? O en büyük fitnebaşı. Hükümet’in içine düştüğü açmazın mimarı o, “Kürt devletini kabul edin, Arap ve Yahudi sermayesi Türkiye’ye akacak” dedi.

RTE’nin Kürt sorunu söyleminin mimarı o mu?

Öncelikle İngilizler ve tabii Westmacott. İsrailliler de var.

Sana göre İngilizlerin amacı ne?

Onlar (İngilizler), Hindistan ve Çin’i arkalarına alarak dünyaya yeniden egemen olmayı planlıyorlar. “Güneş batmayan imparatorluk” şehveti içindeler. ABD’yi Irak batağına çeken İngilizler ve Yahudilerdir. İngilizler ABD’yi bölgeden uzaklaştırıp, Kürt devleti ve İsrail ile ittifak kurup Ortadoğu’ya oturmak istiyorlar. Bu sebeple ABD ile İslam ülkelerinin arasını açtılar; özellikle 11 Eylül’den sonra. Westmacott bizimkine (RTE) demiş ki, İngiltere, Rusya, Çin ve Hindistan ile birlik oluşturuyoruz. ABD bölgeden tasfiye olacak.

Tezkerenin suçlusu bu durumda İngiltere olmuyor mu?

İngilizler, hem İsrail’i hem de ABD’yi yanıltıyor.

AKP, bu İngiliz dümenini yenecek güçte mi?

Biz İngiliz malı bir partiyiz. Ya da Almanların deyimi ile “ankesörlü telefon” gibiyiz. Jetonu kim atarsa, onun düdüğünü çalıyoruz. Hiçbir şeye hazır değilmişiz. Kullanılmışız. İngilizler ince ama vahşice, İsrail, ABD üzerinden, ABD IMF üzerinden, Almanlar, Fransızlar AB ve Kürtler üzerinden ama tüm düşmanlarımız Kürtler, AB ve ekonomi üzerinden AK Parti hükümetini kullanıyor. Çok üzülüyor ve kahroluyorum. İstanbul’un Fethi Şenlikleri’ni düzenleyen maziden İstanbul’un işgalini tezgahlayan parti ve adamlara dönüştük.

Çok ağır bir itiraf değil mi?

Daha özelleştirme ve rüşvetteki dolaplara gelmedim. Yabancılar (İngilizler, ABD’liler, İsrailliler, v.s.), muhalefete hakim. MHP İngiltere’ye teslim olmuş durumda, Ağar’ı çok rahat pasifize ederler. Erkan Mumcu İngilizler’in tam kontrolünde. Westmacott, “CHP bizimdir ve sizin en büyük yardımcınızdır” dedi. AK Parti’nin durumu ortada.

Rezalet.

Rezalet değil, tam işgal ve işgale bizler (AK Partililer) önayak oluyoruz. Sizin dedikleriniz doğru, hainler mangasıyız biz.

Bari Cem Uzan olayını da anlat.

Yine Westmacott’un ifadelerini kullanacağım; “Cem, bizim çocuktur”.

AK Parti niye ezdi geçti?

Açık söyleyeyim, ne RTE, ne Gül, ne Şener, ne Arınç, ne de Cem Uzan ve ne de ben aslında tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz. Hepimizi kullanıp, pisletip atıyorlar.

Çok iyi bir sohbet oldu. Müsaade ederseniz ben bunları yazayım, siteden kamuoyuna yansıtalım.

İsmimizi yazmamanız kaydıyla. Bir de çok güldüğümüz bir operasyonumuzu anlatayım.

Kime yönelik?

Orduya yönelikti. Arkamızdaki dış güçlerin uzmanları ve emekli bir paşa ve içindeki bazı stratejistlerle birlikte TSK’yı bölüp albayların ve altındaki grubun desteğini kazanmak için basit bir söylem geliştirdik: Albaylara kadar ordu iyidir, Paşaların hepsi götoştur. Bu sözü yaymaya başladık.

Zapsu, bunu çok kullanmıştı.

Hepimiz çok kullandık. “Paşaların hepsi götoş, Albaylar da dahil alt kesim kahraman”.

Söylemin başarılı olup olmadığını anlamak için bir de istihbarat grubu kurduk. Albay, Yarbay, Binbaşı gibi alt rütbeli subaylara, “yahu bu Paşalar götoş olmuş, baksana Hükümet ülkeyi satıyor. Götoş paşalar bakıyor” diyorduk. Bir gün yine istihbarat geldi, “Bugün Paşalara götoş diyenler, yarın herkese götoş der” kim böyle diyorsa… diye; başlayan tepkilere bakınca yavaşlattık. Sonra dedik ki, “Lan bu subayların gerçekten hepsi götoşmuş” deyip deyip güldük. Böylece TSK’yı AKP’ye destekler hale getirmeyi düşünmüştük. En azından Paşalar hariç, bizi destekleseler ordu bir şey yapamazdı.

Hepiniz Harvard mezunu musunuz?

Niçin sordun?

Süper stratejiler geliştirmişsiniz!

Buna süper trajediler deseniz daha doğru olur. İşte bir dönemin perde arkasını, perde arkasında birisinden dinledin. AK Parti’nin perde arkasındaki birisinin şahit oldukların anlattım. Özkök Paşa’nın “Fethullahçı” olduğu yalanına biz bile inandık.

Devam edelim, daha soracaklarım var.

Bunaldım. Daha sonra devam edelim.

Fetullah Hoca’ya nasıl bakıyor Tayyip?

O Türkiye’ye gelirse diye patronun (RTE’nin) ödü kopar. RTE, Fethullah Hoca’yı hiç sevmez. Ama bunu söyleyemez de!..

Açalım biraz bu konuyu.

Söz bir dahaki sefere.

Biz bunu sitede yayınladıktan sonra mümkün mü?

İktidardan, koltuktan önemli şeylerin varlığını tekrar hatırlıyorum. Utanıyorum. Bunalıyorum. Yüzümüz gülüyor; ama AKP’nin içinde, oyunun farkına varanların içine kan oturmuş durumda. Sürü psikolojisini yenmek zor.

“Urgan hesabı” kıssasını biliyorsunuz değil mi?

O artık bir kıssa değil, hepimizin boynundaki ip!

Hem acı hem tatlı bir söyleşi, sohbet oldu.

Saygılar,

SESAR 13 Mayıs 2006

(…)

CIA BELGESİNDE ERDOĞAN ADI

: Bir CIA ajanının kimliğinin basına sızdırılmasıyla ilgili olarak ‘adaleti engellemek’ suçundan yargılanan Lewis Libby’nin notlarında, ‘Erdoğan’ ve ‘Türk Özel Güçleri’ gibi ifadeler var. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin eski Özel Kalem Müdürü olan Lewis Libby, Irak Savaşı’nın da mimarlarından biriydi. CIA ajanı Valerie Plame’ın kimliğinin ‘bir intikam eylemi’ olarak basına sızdırılması ile bağlantılı soruşturmada yalan beyanda bulunmakla suçlanan Lewis Libby’nin, adaleti engellemekten yargılandığı mahkemeye sunulan özel notlarında ilgi çekici ifadeler bulunuyor. CIA dosyasını soruşturan özel savcı Patrick Fitzgerald’ın sunduğu notlarda Lewis Libby’nin ‘şifre’ kullandığı görülüyor. Libby’nin bir notu aynen şöyle: ‘We need to be sure T< M gets info to Erdogan.’ Cümleyi, ‘Bilginin Erdoğan’a ulaştırılmasına emin olmalıyız’ şeklinde çevirmek mümkün. Ancak bu şifreli ifadeyi çözmek mümkün değil. El yazısı ile Libby tarafından kaleme alınan bir başka cümlede ise ‘Neil piece on Turkish Special Forces’ deniliyor. Notların 2003 yaz aylarında kaleme alındığı belirtiliyor. Plame’in eşi olan eski Büyükelçi Joseph Wilson, ABD devleti adına savaştan önce Nijer’e giderek Irak’ın bu ülkeden nükleer silah yapımında kullanılan malzeme alıp almadığını araştırmıştı. Wilson, sunduğu raporda, bu iddiayı destekleyecek ‘hiçbir bulguya rastlanamadığını’ bildirmişti. Ancak, Başkan George W. Bush, Ocak 2003’te Kongre’de yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında aynı asılsız iddiaları yinelemiş ve Mart ayı sonunda da Irak savaşı başlamıştı. Wilson, 6 Temmuz 2003’te New York Times gazetesinde yayınlanan yazısında, Beyaz Saray’ı eldeki istihbaratı çarpıtmakla suçlamıştı. Bundan sekiz gün sonra da, Joseph Wilson’ın eşi Valerie Plame’in adı Washington Post gazetesinde yer almıştı. ‘Örtülü’ CIA ajanlarının kimliğini açıklamak suç. Özel Savcı Patrick Fitzgerald, birkaç yıl süren soruşturmadan sonra, Ekim 2005’te sadece Libby’yi suçladı. Washington’da geçen ay başlayan mahkemede, şimdiye kadar savcılık makamının sunuşu yapıldı. Bu hafta ise savunma tarafının sunuşu başlayacak. İfade vermeye çağrılabilecek isimler arasında Dick Cheney ve ünlü gazeteci Bob Woodward da yer alıyor. Özellikle Irak savaşı planlanırken ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin sağ kolu olan Lewis Libby’nin bir notu aynen şöyle: ‘We need to be sure T< M gets info to Erdogan.’ Burada, T’nin Türkiye için kullanıldığı tahmin edilirken, sonraki işaret (<) ile M’nin anlamları açık değil ve bilinmiyor. Cümleyi ise ‘Bilginin Erdoğan’a ulaştırılmasına emin olmalıyız’ şeklinde çevirmek mümkün. Ancak, T< ve M unsurlarının ‘kesin olarak bilinememesi’ anlamı ‘eksik’ bırakıyor. Cümle, ‘M’nin bilgiyi Erdoğan’a ulaştırmasına emin olmalıyız’ anlamına da gelebilir. Bir başka cümlede ise, ‘Neil piece on Turkish Special Forces’ deniliyor. Bu, ‘Neil’in Türk Özel Güçleri hakkındaki yazısı’ anlamına gelebilir. Kim olduğu belli olmayan ‘Neil’ın daha önce yaptığı bir sunum da olabilir. (Hürriyet / Kasım Cindemir / 12 Şubat 2007)

(…)

ÇUVAL ŞİFRESİ Mİ

: Hürriyet’in dün yayınladığı “CIA davasında Erdoğan adı” haberindeki ’şifreler’ bir tartışmayı gündeme getirdi. CIA ajanı Valeria Plame’ın kimliğinin basına sızdırılmasıyla ilgili olarak ’adaleti engellemek’ suçundan yargılanan ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin eski özel kalem müdürü Lewis Libby’nin notlarında, “Erdoğan” ve ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin adı geçiyordu. Haberin yayınlanmasından sonra Libby’nin notlarındaki her “kelime”nin anlamı üzerinde bir tartışma gündeme geldi. Hürriyet’in haberinde, notlarda okunabildiği kadarıyla, “We need to be sure T< M gets info to Erdogan” yazısındaki T’nin anlamı açık değil ve bilinmiyor. Cümleyi ise, ’Bilginin Erdoğan’a ulaştırılmasına emin olmalıyız’ diye çevirmek mümkün. Ancak, T< ve M unsurlarının ’kesin olarak bilinememesi’ anlamı ’eksik’ bırakıyor. Cümle, ’M’nin bilgiyi Erdoğan’a ulaştırmasına emin olmalıyız’ anlamına gelebilir. Bir başka cümlede ise, ’Neil piece on Turkish Special Forces’ deniliyor. Bu ’Neil’in Türk Özel Güçleri hakkındaki yazısı’ anlamına gelebilir. Kim olduğu belli olmayan ’Neil’ın daha önce yaptığı bir sunum da olabilir’” deniliyordu. Ancak dün, fotokopisini yayınladığımız notu inceleyen okurlarımızın da katkısıyla, bu yazıdaki; “T&M” işaretinin Turkish Military (Türk Ordusu) olarak çevrilebileceği gündeme geldi. Nottaki tam okunmayan “Neil” kelimesini isim olarak değil, “Nail” (Çivi çakmak) fiili olarak yazıldığı var sayılırsa, bu kez anlam değişiyor: O zaman, “We need to bu sure T< M gets info to Erdogan” cümlesini; “Türk ordusunun Erdoğan’a bu bilgiyi verdiğinden emin olmalıyız” diye okumak olası. Aynı varsayımla “Neil piece on Turkish Special Forces” cümlesindeki ’Neil’in yerine ’Nail’ koyarak, “Türk Özel Kuvvetleri’nin kafasına çakmalıyız” diye okuyabiliriz. “Türk Özel Kuvvetleri’nin kafasına çakmak…” Bu cümle ise bize; Süleymaniye’de Türk askerlerinin kafasına 4 Temmuz 2003 günü geçirilen çuvalı hatırlatıyor. Yani; Süleymaniye’deki Türk Özel Timi Bürosu’nu basan 100 kadar Amerikan askerinin 3’ü subay 8’i astsubay 11 Türk askerini gözaltına alarak Kerkük’e götürmesini… CIA ajanının notuyla Süleymaniye arasında bir bağ var mı? Hürriyet’in 5 Temmuz 2003 tarihli haberinde; “Amerikan tarafı, olayla ilgili verdiği ilk yanıtta, özel harekatçıların Kerkük’ün Kürt kökenli valisine yeşil hattın güneyinde bulunan bazı Türkler tarafından suikast düzenleneceği yolunda alınan bir istihbarat üzerine müsadere edildiklerini bildirdi. Türk tarafı, bu gerekçeyi inandırıcı bulmadı. Özel harekatçıların görev yaptığı Süleymaniye, Kürt bölgesini ayıran yeşil hattın kuzeyinde kalıyor” deniyordu. İddia, özel timin suikast hazırlığındayken yakalandığı şeklinde özetlenebilir. Tarih: 6 Temmuz 2003. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Dick Chaney ile ısrarla görüşmek istediğini ve o gün saat 17.00’de Chaney’le görüşeceğini söyledi. Görüşme o gün gerçekleşti. 8 Temmuz 2003 günü Hürriyet’te, “Başbakan Erdoğan, ’Olaydan haberim yok’ diyen ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e şunları söyledi: ’Bu nasıl iş? Powell’a soruyoruz, ’Haberim yok’ diyor, size soruyorum bilmiyorsunuz, hiç kimse bilmiyorsa kim yapıyor bu işi?’ Kimin bilgisi dahilinde oluyor? O halde yetkili kim, söyleyin onunla konuşayım” diyen haberi yayınlandı. Türk hükümetini bu kadar öfkelendiren, Türk kamuoyunda infale neden olan, Türkiye-Amerika ilişkilerinin derin yara almasına neden olan Türk askerinin başına çuval geçirilmesine neden olay, Türk özel timinin “Kerkük’e atanan Kürt valiye düzenlenecek suikast” iddiası mıydı? Eski CIA görevlisi Graham Fuller’le ortak Kürt sorunu kitabını yazan ve ’Ortadoğu, küreselleşme, Avrupa’ üzerine kitaplar derleyen, 2000 yılında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda önemli bir görevde olan Henri Barkey, bakın Radikal Gazetesi’nde yayınlanan röpotojında Neşe Düzel’e, yıllar sonra, 5 Şubat 2007 tarihinde şunları söyleyecekti: “Amerikan askerleri, Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı mensuplarının Kerkük valisine suikast düzenleyeceği istihbaratını aldılar ve onları tutukladılar. Çünkü valinin öldürülmesi Kerkük’te karışıklık yaratacaktı. Bence bu plan Irak’taki Türk Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın planıydı. Ankara’nın, Türk Genelkurmayı’nın bundan haberi yoktu. Genelkurmay ciddi bir kurumdur, böyle bir riski hayatta almaz. Çünkü bu bir nevi Donkişotluktur, Amerika ile ilişkileri büyük bir riske atmaktır bu. Nitekim Özel Kuvvetler’deki iki generalin emekliye sevk edilmesi, Genelkurmay’ın ’bakın tasfiye ettik bunları’ diye Amerika’ya yolladığı bir mesajdı ve Amerika gördü bunu. Ama Amerikalıların taşkınlık göstermesinin, Türk subaylarına El Kaide muamelesi yapmasının da hiç manası yoktu. Tamam tevkif ediyorsun koy kamyona yolla. Çuval falan olmaz. Ancak, Bush ya da Amerikan genelkurmayı karar vermedi buna. Oradaki Amerikalı askerlerin tepkisiydi bu. Irak’ta yakaladıkları herkese aynı şeyi yapıyorlardı. İşin aslı, bazı subaylar emekli olduktan sonra ortaya çıkar. Ben şu anda anlatılanlara inanmıyorum. Sonuçta; Türkiye’de anti-Amerikancılık muazzam körüklendi.” Şimdi; CIA davasında Erdoğan’ın adının geçmesini bir kez daha okuyun. “Türk ordusunun Erdoğan’a bu bilgiyi verdiğinden emin olmalıyız. Eğer emin olursak; bunu Türk Özel Kuvvetleri’nin kafasına çakmalıyız.” Sizce senaryo uyuyor mu? Dünkü; “CIA davasında Erdoğan adı” haberindeki “Neil”, kelimesini, “Nail” (Kafaya çivi çakmak) olarak okursanız, iş Süleymaniye’de 2003’te Türk askerinin başına çuval geçirmeye kadar gidiyor. (Hürriyet / Kasım Cindemir / 13 Şubat 2007)

Saygılar

SESAR

13 Şubat 2007

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

SANSÜR VADİSİ YA DA KLEOPATRA’NIN BURNU BİRAZ DAHA UZUN OLSAYDI, ROMA PARÇALANMAZ MIYDI?!

RTE’nin burnu?!

“BOP Eş Başkanı” Erdoğan’ın, “cebren” ve “hile” ile Show Tv’de yayınlanmakta olan “Kurtlar Vadisi –Terör” isimli dizinin yayınına son verdirtmesine ne demeli?!

Bu anlamda AKP’nin, “Büyük İsrail Projesi”ni hayata geçirmek isteyen güçlerin, Türkiye üzerine oynadıkları oyunun her alanda bozulmasından rahatsız olan “Siyonist klik”in etkisinde kalarak, bu sansür kararını aldığını söyleyebilir miyiz?!

Ya da, alınan bu kararı, “14 Şubat”ta Türkiye’yi ziyaret eden Olmert’e, Erdoğan’dan minik bir “Sevgililer Günü” hediyesi olarak kabul edebilir miyiz?!

Neden olmasın?!

Ünlü Fransız düşünür Pascal, bu tür kaotik durumlar için “Le nez de Cleopatre, s’il avait ete plus court, toute la face de la terre aurait ete changee” der.

Türkçe’de mealen, “Kleopatra’nın burnu biraz daha uzun olsaydı, dünyanın çehresi daha farklı olurdu” manasına gelen bir deyimdir bu!

Bilindiği üzere Roma Hükümdarı Jül Sezar, aynı zamanda Mısır’ın hükümdarıyken, Kleopatra da O’nun metresiydi.

Yalnız Kleopatra bu sırada hiç boş durmamıştır.

Bulduğu ilk fırsatta Sezar’ın kumandanı, sağ kolu Oktavius ve yabani Antonius ile de düşüp kalkmıştır. Bu yüzden Sezar’ın orduları ile Antonius kumandasındaki Romalılar arasında savaş çıkmış; İskenderiye limanında birçok savaş gemisi yakılmıştır.

Bu olay Roma İmparatorluğu’nun zayıflamasına ve dünya hakimiyetini kaybetmesine neden olmuştur. Ardından da parçalanmasına, Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrılmasına yol açmıştır.

Fransızlar, Pascal’ın literatüre soktuğu bu deyimle, “Eğer Kleopatra’nın burnu biraz daha uzun olsa çirkinleşecek, Sezar ona aşık olmayacak ve Antonius O’nun uğruna savaşmayacak, neticede de Roma parçalanamayacaktı” demeye getirirler.

Bu deyim, bilinçsizce bir “güzel”in (!) peşinden koşturmanın, bir ülkenin başına ne gibi felaketler açabileceğini anlatmaktadır.

Nitekim…

Erdoğan’ın peşinden gidip Irak bataklığına saplanan başta ABD olmak üzere, İngiltere, İsrail ve Fransa’nın hali ortada!

Filvaki, partisine “AK” diye hitap edilmesini isteyen Erdoğan örneğinde olduğu gibi, eski Roma’da, Senato’ya seçilmek isteyen adaylar da, halk arasında önce bembeyaz

giysilerle dolaştırılırlarmış.

Latince “Candidus” kelimesinin karşılığı “beyaz” olduğu için, eski Roma’da beyaz giysilerle dolaşan senatör adaylarına da “candidatus” denilirmiş.

Yani, “Beyaz giysili adam”!

Bu deyim, günümüzde Batı dillerinde de kullanılıyor.

İngilizce’de “aday” kelimesinin karşılığı olarak “Candidate” var.

Ayrıca “açık, samimi, dürüst” sözcüğünün karşısında da “Candid” yazılı!

Voltaire’in, Erdoğan (!) örneğinde olduğu gibi “saf ve bakir kahraman”ının adı da, bu yüzden “Candide”dir.

Ki…

Bu arada, önemle altını çizerek belirtmek isterim ki, Erdoğan’ın “Kurtlar Vadisi – Terör” dizisine uyguladığı “sansür”ün açıklanabilir ve de savunulabilir hiçbir tarafı yoktur.

Kaldı ki, bulduğu her fırsatta, “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” diyerek, sonuna kadar ifade özgürlüğünden yana olduğunu söyleyen sözde demokrat (!) Erdoğan’ın, bu ilk vukuatı da değil!

Daha önce, aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu birçok ismi “BOP operasyonu” bağlamında, “gerçekleri yazıyor, milli hisleri uyandırıyor, halkın gözünü açıyor, oyunu bozuyor” diye önce “Andıç”latıp, sonra da “Başbakanlık forsu”nu kullanarak sansürletmişti.

Bu bakımdan, RTÜK’e sözde yağan “iliştirilmiş şikayetler”in foyası da, nasılsa önümüzdeki günlerde bir şekilde ortaya çıkar, çıkartılır.

Belki, Pascal’ın dediği gibi “BOP Eş Başkanı” Erdoğan’ın da, burnu biraz daha uzun olsaydı, bunlar hiç yaşanmazdı!

Kim bilir?!

Belki o zaman, dünyanın başına çorap örmeye çalışan Neo Conlar, AKP’ye bu kadar abayı yakmaz, Bush yönetimi de Erdoğan’dan aldığı ölçüsüz (!) destek ile Irak’a, İran’a saldırmayı akıllarının ucundan dahi geçirmezlerdi.

Hülasa; Erdoğan o kadar verici ki, bir dönem eski Roma’nın aklını başından alan ‘Kleopatra’sı gibi, o da Yeni Roma’nın yani ABD’nin “kaptan köşkü”nü ele geçirmiş olan Neo Conlar’ın, “Siyonist”lerin akıllarını başlarından almışa benziyor.

Zaten, Türkiye’yi içinden geçmekte olduğumuz şu günlerde ziyaret etmekte olan İsrail Başbakanı Olmert de, aksi yönde bir şey söylemiyor! “Tayyip Bey’le çok özel bir dostluğumuz var, AKP döneminde Türkiye’de çok büyüdük” diye memnuniyetini dile getiriyor.

Ezcümle, “Kurtlar Vadisi – Terör”, BOP’çuların, İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Türkiye ve bölge üzerine kurguladığı “kanlı oyun”u deşifre etmeye aday bir diziydi!

Filhakika, dizinin yerine yayına sokulan “Kan Uykusu” belgeseli de, senaryonun gerçeklere dayalı bir eser olduğunu ortaya koyuyor.

Ve…

Son olarak…

2 bin y

ıllık bir sikkeyi inceleyen bilim adamları, Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın sanıldığının aksine “ince dudaklı, sivri burunlu, çıkık çeneli” çirkin bir kadın olduğunu tespit etmişler.Atalar

ımız boşuna, “Aşkın gözü kördür” dememişler.

Anlaşılan o ki, bir dönem aşırı verici özelliği nedeniyle AKP’yi yere göğe koyamayan bir kesim (!) de, önümüzdeki günler içinde “hakikatler”le yüzleşmek zorunda kalacaklar!
Aynı zamanda bu güruh, BOP operasyonu bağlamında Erdoğan’ın, “BOP Eş Başkanı” olarak Türkiye üzerine oynanan kanlı ve de kirli oyuna nasıl ortak olduğunu öğrenecek ve hatta kendi paylarına düşen hisseyi de kabullenmek zorunda kalacaklar.

Sözün özü: “Kurtlar Vadisi – Terör”, “Kurtlar Vadisi – Irak” filminde olduğu gibi bir kez daha BOP’çuların, BıP’çilerin, BEP’çilerin maskelerini düşürdü, oyunlarını bozdu.

Dizide emeği geçen herkese şükranlarımla…

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

14 Şubat 2007

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Sevgiler

9 Haziran 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?