Akdeniz’den sonra Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi, Cumhuriyet Anıtı’ndadır – Yılmaz Özdil

Akdeniz’den sonra Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi, Cumhuriyet Anıtı’ndadır - Yılmaz Özdil

Akdeniz’den sonra Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi, Cumhuriyet Anıtı’ndadır – Yılmaz Özdil yazdı.

Yılmaz Özdil’in “Akdeniz’den sonra Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi, Cumhuriyet Anıtı’ndadır” başlıklı 1 Mart 2022 tarihli köşe yazısını buradan dinleyebilirsiniz.

Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.

Akdeniz’den sonra Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi, Cumhuriyet Anıtı’ndadır – Yılmaz Özdil

1922…

Tam olarak yüz yıl önceydi.

Tam olarak yine böyle mart ayıydı.

Mustafa Kemal, büyük taarruzun son hazırlıklarını denetlemek üzere Akşehir’e geldi, beraberindeki heyette Rus elçisi Aralov da vardı.

Bir ağaç altında dinlenip sohbet ederlerken, Mustafa Kemal sordu, “buraya çok yakın Cigidiya adında bir Rus köyü olduğunu biliyor musun?”

Aralov çok şaşırdı.

Bilmiyordu.

“Hadi seni götüreyim” dedi.

1850’li yıllarda Birinci Nikola döneminde çarlık rejiminin baskısından kaçarak, Osmanlı topraklarına göçeden Kazaklar’dı.

Peşpeşe iki otomobille geldiler.

Aralov’un şaşkınlığı daha da arttı.

70 kadar hane vardı.

Tipik Rus kıyafetleri giyen köylüler tarafından karşılandılar.

Rusça’yı Türkçe’den daha iyi konuşuyorlardı.

Kiril alfabesi kullanıyorlardı.

Slav yazı dili kullanıyorlardı.

Halbuki, o sırada köyde yaşayanların hemen hepsi burada dünyaya gelmişti, aralarında Rusya’yı hatırlayan yoktu, gören bile yoktu.

Buna rağmen, sanki hâlâ Rusya’da yaşıyor gibi yaşıyorlardı.

İkonalarla süslü kiliseleri bile vardı.

Geleneklerini göreneklerini sıkı sıkıya koruyorlardı.

Bunca yıl boyunca köyün kızlarından sadece biri Türk’le evlenmişti.

Aralov köylülerle uzun uzun sohbet etti, Rus yemekleri ikram edildi, laf lafı açtı, hepsinin derdi aynıydı, Türk yurdunda mutluydular ama, özellikle evlilik konusunda sıkıntı yaşıyorlardı, artık çarlık rejimi de olmadığına göre, baba ocaklarına, Rusya’ya dönmek istiyorlardı.

Aralov “elimden geleni yapacağım” dedi.

(Cigidiya köyü sakinleri, 1950’den itibaren Rusya’ya geri döndüler, bazıları da ABD’ye akrabalarının yanına göçetti, bölgede hiç Kazak kalmadı, köyün adı Gürsu olarak değiştirildi.)

Aralov…

Zengin bir tüccar ailenin oğluydu, subaydı.

Ailesine rağmen çarlık rejiminin karşısında yeralmıştı.

Sovyet devriminin lider kadrosundaydı.

Rus istihbarat teşkilatı GRU’nun kurucularındandı.

Kuvayı Milliye’nin metalurji fabrikası yoktu, top yoktu, tüfek yoktu, üretebilme imkanı yoktu.

TBMM kuruldu, üç gün sonra tarihteki ilk resmi diplomatik temasımızı Rusya’yla kurduk, savaş araçları istedik.

TBMM’yi tanıyan tarihteki ilk ülke Rusya oldu.

Aralov işte bu yardımları organize etmek üzere Ankara’ya Rusya elçisi olarak gönderilmişti.

Top, tüfek, makineli tüfek, milyonlarca mermi, mühimmat verdiler.

İtalya’dan silah satın alabilmemiz için bir tondan fazla altın verdiler.

Borç değildi.

Karşılığında Türkiye’den çakıl taşı bile almadılar.

Zaten biz de borç istememiştik.

Emperyalizme karşı yardım istemiştik.

Dolayısıyla tek kuruş borçlanmadık, tek kuruş ödemedik.

“Bahriye kaçakçı müfrezesi” kurduk.

Hayrettin motoru, Şükran motoru, Yıldız motoru, Mebruke motoru, Midilli motoru, Selamet motoru… Rusya’dan İnebolu’ya silah ve cephane taşıyan kahraman teknelerimizdi.

Akaryakıtı bile Ruslar veriyordu.

Aydınreis gambotu, Preveze gambotu, Rüsumat gambotu, Gazal römorkörü, Dara yelkenlisi, Şahin vapuru… Sandık sandık silah, varillerle akaryakıt getiriyorlardı.

Bugün Ukrayna krizi yüzünden bütün dünyanın merakla seyrettiği Karadeniz’den, sadece silah yüklü gemi gelmiyordu.

Denizaltı da geliyordu.

Ruslara ait AG23, AG24 ve AG25 isimli üç denizaltı, Sivastopol’la İnebolu arasında mekik dokuyordu, Ankara’yla Moskova arasındaki görüşmeleri sürdüren diplomatik heyetleri taşıyorlardı.

Rus istihbaratı, ekim devrimi’nden sonra İstanbul’a kaçan Beyaz Rusların arasına sızmayı başarmıştı, İngiliz işgali altındaki İstanbul’da bizimle birlikte yeraltı faaliyeti gösteriyorlardı.

İstanbul’daki Rus casus şefi “Kasım” adını kullanıyordu.

Beykoz’da Rus istihbaratının hücreevi vardı.

Mim Mim Grubu’yla eşgüdümlü çalışıyorlardı.

Çok kaliteli baskı makinelerine sahiptiler, Anadolu’ya geçmeye çalışan Türk subaylarına sahte pasaport, sahte vize hazırlıyorlardı.

Büyük taarruzda, Birinci Ordu’nun komutası sakallı Nurettin Paşa’ydı, Rusça biliyordu, İkinci Ordu’nun komutası Yakup Şevki Paşa’daydı, Rusça biliyordu, sırtımızı koruyan, Doğu Cephesi’nin komutanı Kazım Paşa’ydı, Rusça biliyordu.

Frunze…

Aralov’dan önce Rusya’nın temsilcisi olarak Ankara’ya gönderilmişti.

Sovyet devriminin lider kadrosundaydı.

Çar’ın ordusunu Ukrayna’da Frunze yenmişti.

Bu yüzden, Rusya’nın yanısıra Ukrayna’yı temsil ediyordu.

Moskova adına Ukrayna Sosyalist Cumhuriyeti’nin lideriydi.

Ankara’yla Moskova arasındaki askeri yardım anlaşmasını Moskova adına o imzaladı.

(Frunze 1925’te öldü.

Kremlin duvarı’na gömüldü.

Kremlin sarayı’nın Kızıl Meydan’a bakan duvarının dibindeki mezarlığa, Kremlin duvarı mezarlığı deniyor, Rusya’nın en önemli devlet mezarlığı… Lenin mozolesinin hemen arkasında yeralıyor.

Frunze’nin yanısıra Stalin, Brejnev, Andropov, Çernenko, hatta uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin, Soyuz kazalarında hayatını kaybeden Rus kozmonotlar, orada yatıyor.)

(Aralov 1969’da öldü.

Novodeviçi mezarlığına gömüldü.

Rusya’nın, Moskova’nın en önemli ikinci mezarlığı kabul ediliyor.

Aralov’un yanısıra, Nikita Kruşçev, Boris Yeltsin, Gogol, Çehov, Prokofiev, Mayakovski, Şoştakoviç… Nazım Hikmet orada yatıyor.)

1928…

Taksim Cumhuriyet Anıtı açıldı.

Cumhuriyet, tarihte ilk kez figüratif anlatımla ortaya konuldu.

Anıtın dört bir tarafında farklı farklı simgelerle, milli mücadele ve Türkiye’nin kuruluşu betimlendi.

Her 29 Ekim’de, her 19 Mayıs’ta, her 23 Nisan’da, İstanbul’un kurtuluş gününde, bu anıtta tören yapıyoruz, çelenk sunuyoruz, karşısında saygıyla duruyoruz, İstiklal Marşı okuyoruz.

Anıtın ön cephesinde Mustafa Kemal var.

Bir yanında İsmet İnönü, öbür yanında Fevzi Çakmak var.

Onların hemen arkasında yeralan on kişilik grubun arasında ise, Aralov var, Frunze var!

Atatürk’ün talimatıyla oraya yerleştirildiler.

Taksim Cumhuriyet Anıtı, Kuvayı Milliye’nin vefasının sembolüdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dostluğunun kanıtıdır.

İyi komşuluğun minnettarlığıdır.

Taksim Cumhuriyet Anıtı…

Kuruluş ayarlarından itibaren, yüzü daima Batı’ya dönük olan Türkiye’nin, bu tarihsel vizyonunu, Rusya’yı yok saymadan gerçekleştirdiğinin kanıtıdır.

Batı’yla dost olabilmek için Rusya’ya düşman olmak gerekmediğini… Tam tersine, asıl Rusya’yla dost kalarak, Batı’yla dost olunabileceğinin kanıtıdır.

Savaştığımız Batı’yı kendimize dost yaparken, Rusya’yı kendimize düşman yapmadığımızın, Rusya’nın bizdeki yerinin daima başka olduğunun kanıtıdır.

70 yıldır Türk halkına unutturmaya çalıştıkları somut gerçek, budur.

1928’den beri İstanbul’un göbeğinde, gözümüzün önündedir.

Biri yüzünden diğerinden vazgeçmemek, bağımsız kalabilmenin tek formülüdür.

Mesele, Batıcı veya Rusçu olma meselesi değildir.

Hayata daima Ankara’dan bakabilme bilincidir.

Elalemin çıkarlarını değil, Türk halkının çıkarlarını gözetmektir.

Türkiye eğer bu dengesini kaybetmeseydi, kuruluş ayarlarındaki bu vizyonunu koruyabilseydi, bugün hem konjonktürel dalgalanmalarda alabora olmaz, hem de Ukrayna dahil, tüm bölgeye yardımcı olabilirdi.

Bugün hem Akdeniz’de hem Ege’de hem Karadeniz’de sıkışan Türkiye’nin reçetesi… Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’ndadır.

Sömürge aydınlarından, manüple edilen medyadan, trol saldırılarından kafası karışanların, Taksim’e gidip, Cumhuriyet Anıtı’na şöyle bir bakmaları yeterlidir.

Yılmaz Özdil

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?