Amerika’da Türkçe ve Türk kültürü

Dilin en önemli özelliklerinden biri de bir kültür unsuru olmasıdır. Dil, kültürün hem oluşumunda hem de korunup aktarılmasında temel yapıdır.  Kültür, bir milletin tarihidir, edebiyatıdır, dinidir. Gelenek ve görenekleri, müziği, hayat felsefesidir. Dil olmadan destanları, hikâyeleri oluşturamayacağımız, tarihi yazamayacağımız, türküleri, ağıtları söyleyemeyeceğimiz gibi onları muhafaza edip gelecek nesillere aktaramayız da. Bir milletin hayalleri, dünyaya bakışı, tecrübeleri, acıları ve sevinçleri, kendi dilinin varlığına sinmiştir. Bu yüzden bir dili konuşmak; bir millete yakınlık duymak, onun ruhuyla ve kültürüyle tanışmaktır.

Dil, kültürel kimliğin korunmasında en önemli kalelerinden olduğu gibi bu kale içindeki etnik gruba güç, dayanıklılık ve devamlılık sağlar. Dil ve kültür kaybı, etnik kimliğin de aşınması ve kayba uğraması demektir. Dolayısıyla Türkçe’yi öğrenen ve kullanan Amerika’daki Türk göçmenler, Türkçe’yi sadece bir iletişim unsuru olarak canlı tutmazlar, aynı zamanda Türk kültürüne ve kimliğine bir dinamik ve canlılık kazandırırlar.

Amerika’daki 1.kuşak göçmen Türklerin tamamı Türkçe’yi biliyor ve gerektiğinde yetkinlikle kullanabiliyor, fakat onların çocukları, 2.kuşak Türkler, Türkçeyi ne oranda biliyor ya da kullanıyor? İkinci kuşak Türklerin bir kısmı, kendi akranlarıyla, kardeşleriyle, hatta bazıları anne ve babasıyla bile daha çok İngilizce konuşuyor. İngilizce okuyor, televizyon izliyor, düşünüyor, şarkı söylüyor ve dinliyor. Bu durumun sebeplerini anlayabilir ve bazı yönlerden onlara hak verebiliriz, fakat dikkat çekmek istediğim durum, Türkçe’nin kaybı, Türk kültüründen uzaklaşma; kazancı ise Türk tarihine, edebiyatına, müziğine rahatlıkla erişebilme anahtarını elinde tutma demektir.

Türkçe’yi bilmek, Türk tarihini bizzat kendi kaynaklarından da okuyabilme fırsatı demektir. Göktürk. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu Devletlerini, Osmanlı İmparatorluğunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, Türkçe okuyamayan bir nesil, İngilizce kaynaklardan bunları belirli ölçüde öğrenebilir, ama bu tarihin ruhunu ne kadar yakalayabilir? Tarih, sadece kültürün bir unsuru değil, aynı zamanda insanları birbirine bağlayan en güçlü ortak damarlardan biridir. Bu damarda akan geçmişi okuyup öğrenemeyen, kendi kimliğinin bir parçası kılamayan, onu yeterince benimseyip gurur duyamayan biri için Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk isimleri, ne kadar saygınlık ve heyecan uyandırabilir?  Çanakkale Şehitlerine şiiri ne kadar etkileyici ve hislendirici olabilir ki? Türk kültürü demek, Türk tarihi demektir.

Türkçe’yi bilmek, Türk edebiyatını okuyabilmektir. Bir Türk göçmenin Türkçe’yi yeterince bilmemesi, sadece çevresindeki Türklerle ve Türkiye’deki akrabalarla iletişime geçememsi demek değildir, aynı zamanda Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’a, Aşık Veysel’e, Ahmet Hamdi Tanpınar’a da kapıların kapanması ve onlarla da aynı dilden hiç konuşamaması demektir. Türkçe’yi bilmemek, ala gözlü benli dilber’i tanımamak, Keloğlan’la, Nasrettin Hoca’yla birlikte hiç gülememek, Sinekli Bakkal’a hiç girememek, sokak lambalarının öksürdüğü Sisler Bulvarı’ndan geçememek, 20.yüzyılın ilk çeyreğinde öğretmen Feride ile Anadolu’da köy köy gezememek demektir.

Kültür, bir milletin tarihi ve edebiyatı olmakla birlikte, gelenek ve görenekleri, hayat felsefesi ve davranış biçimleridir. Dolayısıyla Türkçe konuşabilmek, Türklerin inançları, nezaket ve görgü kuralları konusunda, özellikle ders almadan da belirli bir eğitim kazanmaktır. Türkçe’deki atasözlerini, deyimleri, çeşitli kalıp sözleri öğrenmek, Türklerin hayata bakışını, dinî ve ahlaki değerlerini, davranış biçimlerini de bilmektir.  ‘Her işte (şerde) bir hayır vardır.’ sözünü kullanan biri, hoş olmayan durumlar karşısında kötümserliğe kapılmadan Allah’ın bilgisine güvenmeyi de öğrenmiş demektir. Birini öveceksek karşımızdakine ‘Senden iyi olmasın.’ diyerek söze başlarız. Bu ifade sadece bir iletişim unsuru değildir, aynı zamanda bir nezaketi ve terbiyeyi de içerir. ‘Sözünü balla kestim’ ifadesi yine bir inceliği, konuşmayı bölmeye yönelik bir özrü ve izni de ifade eder.  Tüm bu ifadeler, Türk insanının görgü kurallarını, davranış biçimlerini ve toplumsal ilişkilerdeki hassasiyetlerini dile getirir. Dolayısıyla Türkçe’yi bilmek, Türklerin zihin ve davranış dünyasını da bilmektir.

Türkçe’yi öğrenmek ve kullanmak, yine bir kültür unsuru olan Türk müziğini, türküleri, şarkıları da keşfetmek demektir. ‘Maçka yolları taşlı /Geliyor kalem kaşlı’ dizeleriyle Trabzon’dan yola çıkıp ‘Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun/ Gördün güzelleri beni unuttun’ sözleriyle Kayseri’ye varabilmektir. Oradan da ‘Karadır kaşların ferman yazdırır/ Aşkın beni diyar diyar gezdirir’ i söyleyerek Zonguldak’a uğrayabilmektir. Türkçe, ninniler, ağıtlar, destanlar, bilmeceler demektir. Tüm bu türkülerde, ninnilerde, ağıtlarda Türk milletinin kalbi atmakta; hayalleri, umutları, aşkları, dertleri yatmaktadır.

Görüldüğü gibi Türkçe öğrenmek ve kullanmak, sadece diğer Türklerle iletişime geçmeyi kolaylaştırmak değildir. Türk kültürünü, hayat biçimini, inançlarını, geçmiş ve gelecekle kurduğu köprüleri anlamak, yaşamak ve bunların bir parçası olmaktır.

Sadece daha bilinçli, kendi kültürünü de yaşayabilen nesiller yetiştirmek adına değil, genç kuşakların mevcut şartlarda, daha başarılı olmaları için de Türkçe’yi çok iyi bilmeleri gerekmektedir. UNESCO’nun desteğiyle Skutnabb-Kangas ve Toukomaa, İsveç’te yaşayan Finli çocukların ana dilini incelemiş ve şu sonuca varmışlardır. İki dilli çocukların, her iki dili de tam olarak bilmemeleri, onların düşünme yeteneğine ve zekâ gelişimlerine olumsuz etki yapmaktadır. Her iki dilin de iyi bilinip bunlardan birine daha fazla hâkim olunması, düşünme yeteneğini olumlu ya da olumsuz yönlerden etkilememektedır. Fakat her iki dile de ana dili gibi vâkıf olunduğunda düşünme yeteneği ve zekanın gelişimi artmaktadır. Amerika’da yaşayan Türk öğrencilerin İngilizce öğrenmelerinde ve kullanmalarında sürekli bir ilerleme içinde olacakları tartışılmazdır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Türkçe’yi de yetkin, başarılı ve aktif bir biçimde kullanabilmeleri için daha fazla desteklenmeleri ve onlara yeterli olanakların sağlanmasıdır.

Hiçbir dilin sınırı yoktur, fakat Türkçe’yi iyi bilmekle neyin kastedildiğini şöyle açıklamak mümkündür. Türkçe’yi iyi bilmek, Türkçe’nin yapısını, yazımını ve dilbilgisi kurallarını bilmektir. Türkçe’nin mantığını ve farklı ifade tarzlarını öğrenmektir. Türkçe sevebilmek, hissedebilmek, kelimelerin kokusunu ve sıcaklığını duyabilmek demektır. Bu süreç de bir anda olup bitecek bir eğitimle değil bir ömür sürecek bir  iç içe geçmeyle, Türk kültürünü yaşamakla mümkündür. Türkçe gazeteler, edebi eserler okuyarak, şarkı ve türküler  söyleyerek, Türkçe espri yapıp dilin farklı anlam inceliklerinde gezinerek, Türkçe de dua ederek, fıkralar ve masallar anlatarak  sadece Türkçe değil Türk kültürü de yaşanmış ve yaşatılmış olacaktır.

Şunu da öngörmeliyiz ki Türkçe’de yeterli olmayan bir nesil, yarın kendi çocuklarına Türkçe öğretecek yetkinlikte ve heveste olamayacaktır ve bu da bir sonraki kuşakta, Türkçe’nin ve Türk kültürünun ciddi bir biçimde erimesi demektir.

Hepinize teşekkür ederim, saygılarımla…

(GÜLCAN ÇOLAK BOSTANCI – ZamanAmerika)

Advertisements

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?