ANALİZ – Dünden bugüne Kuzey Afrika’da otonomi arayışı: Mağrip Arap Birliği

İSTANBUL (AA) -HATİCE RUMEYSA DURSUN- Libya’da yaşanan krizin her geçen gün farklı bir boyut kazandığı şu günlerde Mağrip Arap Birliği (MAB) yeniden tartışılan bir konu olarak öne çıkıyor.

17 Şubat 1989’da Marakeş’te Fas, Tunus, Cezayir, Libya ve Moritanya’nın ortaklığında kurulan MAB, üye ülkeler arasındaki ihtilaflar yüzünden istenen düzeyde bir etkinlik kazanamadı. Öyle ki, 1994 yılından bu yana birlik kapsamında Liderler Zirvesi düzenlenemiyor. Son dönemde özellikle Libya krizinin aşılması için birliği yeniden canlandırma yönünde zayıf da olsa bir istek söz konusu. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said ve Moritanya Cumhurbaşkanı Muhammed Vild el-Gazvani geçen Mayıs ayında yaptıkları görüşmede MAB’ın yeniden etkinleştirilmesi yönünde görüş birliği içinde olduklarını belirttiler. Beş Mağrip devletinin de anayasalarında bölgesel bütünleşme vurgusu bulunuyor. Bölgenin siyasi liderleri de resmi söylemlerinde tarihi, dini, kültürel ve ekonomik nedenleri sıralayarak Mağrip bütünleşmesini destekliyor. Buna karşın, siyasi farklılıklar ve iç güvenlik meseleleri bütünleşme sürecini olumsuz etkiliyor. Bu durum, bölgenin uluslararası alanda bir blok olarak etkinlik göstermesine engel olurken, ekonomik ve siyasi açıdan izole konumunu pekiştiriyor.

Peki Mağrip Birliği nasıl ortaya çıktı? Beklenen düzeyde bir bütünleşme neden sağlanamadı? Birliğin başarısız olmasında iç ve dış faktörler neler? Birlik, bölgesel işbirliğinin gelişmesinde nasıl bir rol oynadı ya da oynayabilir? Libya’daki krizin çözülmesine katkı sağlayabilir mi? Bu ve benzeri sorular, Kuzey Afrika’daki son gelişmeler bağlamında da cevaplanmayı bekliyor. Bu soruları cevaplarken Mağrip Birliği’ni kuruluş nedenleri, başarısız olmasında etkili faktörler ve güncel sorunlar açısından önemi olmak üzere üç ana noktadan hareketle değerlendirmek anlamlı olacaktır.

– Siyasi ihtilaflar birliğin etkinliğini engelledi

Tarihsel süreç içerisinde MAB’ın nasıl geliştiği incelendiğinde, Kuzey Afrika’da siyasi liderlerin, bağımsızlık mücadeleleri devam ederken birleşik bir Mağrip oluşturma idealini gündeme getirdikleri görülüyor. MAB’ın, Mağrip rejimleri tarafından sömürgecilikle mücadele sırasında vaat edilen “birleşik bir Mağrip” idealinin somut bir şekli olarak halklarına sunulduğu unutulmamalı. Ayrıca Mağrip rejimleri 1980’lerin sonuna doğru bazı siyasi reformları hayata geçirerek halk nezdinde azalan itibarlarını yeniden tesis etme yoluna gittiler. Cezayir’de 1988’de yaşanan halk ayaklanmaları, Tunus’ta 1987’de Habib Burgiba’nın yerine Zeynel Abidin bin Ali’nin gelmesi, Mağrip’te bu dönemde yaşanan önemli dönüşümlerden bazıları. Bu bölgesel entegrasyon projesi, aynı zamanda Mağrip ülkelerinin ekonomik küreselleşmenin meydan okumalarına karşı koymasını da hedefliyordu.

Bunlara ek olarak, Batı Sahra sorununun MAB’ın kurulmasında ayrı bir önemi olduğu söylenebilir. Zira birliğin ortaya çıkmasında belki en itici güç Batı Sahra sorununa bir çözüm bulabilme ümidiydi. Cezayir açısından bakıldığında, eski Cumhurbaşkanı Şadli Bencedid MAB sayesinde Fas’ın Batı Sahra konusunda daha ılımlı bir yaklaşım sergileyeceğini umuyordu. Böylece Batı Sahra’nın Fas’a ait olması ya da olmaması tartışması belki aşılabilir ve daha kapsayıcı bir kimlik olarak “Mağrip kimliği” bu bölgeyi kuşatabilirdi. MAB’ın kurumsal yapısı içinde Fas ve silahlı direniş hareketi Polisaryo Cephesi (Frente Polisario) arasında doğrudan müzakereler başlatılabilirdi. Fas ise Marakeş Anlaşması’nda Polisaryo Cephesi ya da Batı Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti’ne (SADR) herhangi bir referansta bulunmamasını Cezayir’in Polisaryo’ya verdiği desteği geri çekebileceği şeklinde yorumladı.

MAB’ın kurulmasında büyük bir irade sergileyen Mağrip rejimlerinin siyasi sorunlardan dolayı birliğin etkinliği önünde de büyük bir engel oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 1990’lı yıllarda Cezayir’de devam eden iç savaş, 1975’ten itibaren Cezayir ve Fas arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyen Batı Sahra sorunu ve iki ülke arasındaki sınırın Ağustos 1994’te kapatılması bölgesel işbirliğinin önünü tıkadı. Bunlara ek olarak, 1992 yılında gerçekleşen Lockerbie faciasından sorumlu tutulan Libya’ya yönelik ambargolar, Muammer Kaddafi’nin dış politikada Mağrip’ten uzaklaşarak Afrika ülkeleriyle yakınlaşmasını beraberinde getirdi. 1999’da Moritanya’nın İsrail’le diplomatik ilişkiler kurması ise, bölgede etkili olan Arap milliyetçiliği konusundaki hassasiyetlerle ters düştü ve Mağrip ülkeleri arasındaki ayrışmayı pekiştiren bir adım oldu.

Özellikle, Batı Sahra ile ilgili olumlu beklentilerin gerçekleşmemesi, MAB’ın başarısızlığının temelinde yer alan en önemli bir neden. Cezayir’de Cumhurbaşkanı Şadli Bencedid’den sonra Ocak 1992’de yerine geçen Muhammed Budiaf’ın Fas’a yakın bir duruşu olduğu biliniyordu. Göreve geldikten altı ay sonra suikast sonucu hayatını kaybetmesi, Batı Sahra sorunu konusunda Fas ve Cezayir arasındaki muhtemel bir yakınlaşmanın gerçekleşmesine engel oldu. Budiaf’ın ardından Cezayir’in 90’lı yıllar boyunca devam eden bir iç savaşa sürüklenmesi ve ordunun ülke yönetiminde etkinliğini artırması, Fas’la ilişkilerin iyice zayıflamasını beraberinde getirdi. Öyle ki, iç savaş boyunca Cezayir’de belirli bir kesim, sürekli olarak Fas’ın Cezayir’deki silahlı İslamcı grupları finanse ettiğine inanıyor, böylelikle, Fas’a karşı mücadele eden silahlı grup Polisaryo’ya Cezayir’in verdiği desteği çekmesi için zorladığını düşünüyordu. Nitekim Eylül 1994’te Cezayir-Fas sınırının kapatılması ve sonrasında aynı yıl Marakeş’te bir otele Cezayir asıllı Fransızlar tarafından saldırı düzenlenmesi, iki ülke ilişkilerini ve MAB’ın işleyişini tam bir çıkmaza sürükledi. Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından halen tanınmayan SADR, günümüzde çoğunluğu Afrika kıtasında olmak üzere 48 ülke tarafından “bağımsız bir devlet” olarak tanınıyor. Bunun yanı sıra halen BM, Fransa ve İspanya gibi dış devletlerin Batı Sahra sorununa müdahil oldukları ve çelişkili bir tutum izledikleri görülebilir.

– Örgütsel yapıdaki sorunlar

MAB’ın etkin bir bölgesel kuruluş olmasını olumsuz etkileyen bir diğer unsur ise kendi örgütsel yapısı. Esasen, Liderler Zirvesi (beş üye ülkenin devlet başkanlarının bulunduğu konsey) MAB’ın karar alma yetkisi bulunan tek organı. Tüm kararların Liderler Zirvesi tarafından alınması, her ülkenin devlet başkanlarının kişisel değer yargılarının birliğin kaderini belirlemesi anlamına geliyor. Şubat 1994’ten bu yana bu konsey toplanamıyor. 1995 yılında Libya, kendisine uygulanan ambargolara sessiz kalan Mağrip ülkelerine tepki olarak MAB’ın dönem başkanlığını üstlenmeyi reddetti. MAB çatısı altında kabul edilen 36 anlaşmanın üye devletler tarafından uygulanması için de yeterli bir siyasi irade bulunmuyor.

Bölgesel ekonomik işbirliği konusunda ise MAB kurulduğundan bu yana ciddi bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Esasen birliğin kuruluş amaçları arasında ekonomik bir blok oluşturma perspektifi yer alıyordu. 2002 yılında beş üye devletin Mağrip bölgesindeki toplam ticaret hacmi yüzde 3 civarında seyrederken, her bir üye devletin AB ile olan ticaret hacmi Mağrip ülkeleri arasındaki ticaret hacminin çok üzerindeydi. Nitekim Mağrip ülkelerinin toplam ticaretinin üçte ikisinin AB ülkeleri ile olduğu dikkate alındığında MAB’ın neden ekonomik bir blok olarak AB ile müzakere edemediği daha iyi anlaşılabilir. MAB’ın kuruluş amaçları arasında bulunan ekonomik bir blok oluşturma hedefi ise Fas, Tunus ve Cezayir’in arka arkaya bağımsız olarak AB ile ikili ticari anlaşmalar imzalamasıyla başarısız oldu. Mağrip ülkelerinin bağımsızlığından itibaren en büyük ticari partnerinin Avrupa ülkeleri olduğu gerçeği ise hiç değişmedi.

– Libya krizinde ortak tavır alınamıyor

Son olarak, günümüzde Libya’da siyasi istikrarsızlığın sürekli arttığı dikkate alındığında bölgesel bir işbirliğinin ne kadar önemli olduğu çok daha açık bir şekilde görülüyor. Libya’da BM tarafından desteklenen Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayiz es-Serrac ülkede 21 Ağustos’ta ateşkes ilan etti. Ülke uzun bir süredir UMH ve darbeci general Halife Hafter milisleri arasındaki çatışmalara sahne oluyor. Kaddafi’nin devrilmesinden bu yana ülkede sükûnet sağlanabilmiş değil. Darbeci Hafter, 18 Ocak’tan bu yana ülkenin petrol rezervlerinin büyük kısmının bulunduğu doğu bölgelerini işgal altında tutuyor ve petrol sahalarına blokaj uyguluyor. Fransa, Rusya, İtalya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Libya’daki krize dahil olan ülkeler arasında bulunuyor. Açıkça kabul etmeseler de bu ülkelerin Libya’daki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Hafter’i destekledikleri biliniyor. Türkiye ise meşru UMH yanında yer alıyor ve Türkiye’nin Libya’daki bu varlığı başta Mısır ve Fransa olmak üzere darbeci Hafter’i destekleyen ülkeleri rahatsız ediyor.

Tunus, Cezayir ve Fas gibi Mağrip devletleri ise kendi bölgelerinde bulunan Libya’daki siyasi kriz karşısında ortak bir tutum sergileyemiyor. Ekonomik konularda olduğu gibi siyasi sorunlarda da Avrupa ve Batı’dan yardım istemek dışında bağımsız bir çözüm üretemiyorlar. Aslında Libya krizi, bölge ülkelerinin Mağrip Birliği’ni canlandırması için uygun zamanın geldiğine işaret ediyor. Bölgede yaşanan bu sorunlar birliğin etkinleştirilmesi için bulunmaz bir fırsat sunuyor. 1994’ten bu yana toplanmayan liderler bir araya gelerek Libya’nın bütünlüğü için ortak bir söylem geliştirebilir. Fakat geçmişten miras kalan sömürgecilik bağları, başta Fransa olmak üzere Batı’nın bölgeye müdahaleleri, üye ülkelerin otonom hareket etme kapasitesini büyük ölçüde kısıtlamış durumda. Böyle bir ortamda bölge ülkelerinin Libya kriziyle ilgili farklı pozisyonları bulunduğu biliniyor.

Cezayir, Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’un öncülüğünde diplomatik bazı adımlar attı ve taraflarla pek çok kez bir araya gelerek Libya krizinin son bulması için çalıştı. Cezayir Dışişleri Bakanı Sabri Bukadum Cezayir’in Libya konusunda barışçıl, askeri olmayan ve çatışmanın iki tarafına da saygılı bir çözümden yana olduğunu belirtiyor. Her ne kadar Cezayir gibi askeri olmayan bir çözümü benimsiyor olsa da Tunus Cumhurbaşkanı Said, Libya’da kabilelerin bir araya gelerek bir anayasa taslağı üzerinde uzlaşması gerektiğini vurguluyor. Said’in bu önerisi ise, Libya’da kabilelerin sadece toplumsal bir rolü olduğuna inanan UMH, siyasi aktörler ve Hafter milislerinin etkili olduğu ülkenin doğusundaki entelektüeller tarafından olumlu karşılanmıyor.

Diğer taraftan, Fas ise Libya’daki krize yönelik başka bir pozisyonu benimsiyor. Berlin Konferansı’na davet edilmeyen Fas, 2015’te imzalanan ve BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Suheyrat Anlaşması’nın revize edilmesi gerektiğini savunuyor. Anlaşma gereği, Libya’da geçiş sürecini yürütmek üzere UMH görevlendirilmişti. Geçen ay Hafter’in siyasi müttefiki Tobruk Temsilciler Meclisi (TM) Başkanı Akile Salih ve Libya Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid el-Mişri, Fas Dışişleri Bakanı Nasır Burita ile eş zamanlı olarak bir araya gelerek mevcut anlaşmanın gözden geçirilmesi üzerinde görüştüler. Son olarak Libya Devlet Yüksek Konseyi ile Hafter'in siyasi müttefiki TM heyetleri arasında Fas'ın Buznika kentinde 6 Eylül'de başlayan ve 10 Eylül'de sona eren görüşmeler yapılmıştı.

Mağrip ülkeleri arasında Libya konusunda farklı endişeleri bulunan diğer bir ülke ise Moritanya. Libya ile sınırı olmaması, iki ülkede ortak bir kabile bulunmaması ve ikili ticari ilişkilerinin zayıf olması Moritanya’nın soruna kısmen “ilgisiz” olduğunu düşündürse de aslında durum çok faklı. Moritanya, 2011’den bu yana “Afrika Sahili” olarak bilinen ve Çad, Mali, Nijer ve Burkina Faso’yu içine alan bölgede silah sayısının hızlı bir şekilde artmasından rahatsız. Libya krizinin Afrika Sahili bölgesinde güvenliği tehdit ettiği için çözümlenmesi gerektiğini savunuyor. Moritanya her ne kadar Libya’da meşru hükümeti tanıdığını belirtse de Hafter’i desteklediği bilinen ve Afrika Sahili bölgesini etkisi altında tutan Fransa’dan bağımsız bir pozisyon ortaya koyamıyor. Dolayısıyla, Mağrip ülkeleri Libya krizi konusunda ortak bir tutum sergilemekten uzak görünüyor. Bu durum hem krizin son bulmasına engel oluyor hem de meşru hükümeti darbeci Hafter karşısında zor durumda bırakıyor. Nitekim Mişri, UMH’nin birçok ülke tarafından desteklenen Hafter karşısında bölgesel düzeyde bulamadığı desteği Türkiye’den gördüğünü vurguluyor. Esasen Mağrip ülkeleri dış ülkelerin ve ikili ihtilafların olumsuz etkisini geride bırakabilirse, MAB bünyesinde Libya sorununun çözümünde önemli bir rol oynayabilirler.

[Dr. Hatice Rumeysa Dursun Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

Advertisements

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?