Ankara’da “İHTİLAL” zamanı?!

Ankara Ihtilal

Ankara’da “İHTİLAL” zamanı?! Hayrullah Mahmud Özgür yazdı. Üç maymunu oynamaya devam ederek, gerçekten demokrasiye sahip çıkılabileceğine inanıyor musunuz?

2007 RÜZGARI / ANKARA’DA İHTİLAL ZAMANI YA DA CIA, ERDOĞAN’A, “DARBE ORTAMI”NI KENDİ ELLERİ İLE HAZIRLATIYOR VEYAHUT ADIM ADIM YAKLAŞAN “BÜYÜK DEPREM”İN ARTÇI SARSINTILARI?!

Ankara’da “İHTİLAL” zamanı?!

2007 yılı 19 Şubat’ı ile Ankara’da manzara-i umumiye:

“CIA, 1960 türü bir ihtilal planını Türkiye’de adım adım hayata geçiriyor!”

Nasıl mı?!

Anlatayım:

(…)

BİRİNCİ ENSTANTANE: AKP iktidarına yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak’ta bugün yayınlanan “Menderes’i Çankaya’ya çıkaralım’ dedi ama…” başlıklı haberde şu satırlara yer verilmiş: Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde 46 yıldır gizli tutulan 27 Mayıs belgeleri, yayın yasağı kalkınca ortaya çıktı. Gazeteci Erdal Şen, ‘Yassıada’nın Karakutusu’ adlı kitabında, 27 Mayıs’a giden son 1 ayda yaşanan yakın tarihi aydınlatacak olayları, yine o belgelerle ortaya koydu: “Cemal Gürsel, 27 Mayıs 1960 darbesinden 24 gün önce tüm ordu birliklerine gönderdiği mektupla ‘Darbe yapmayın’ uyarısında bulundu. Gürsel, ‘Ordunun ve taşıdığınız üniformanın şerefini daima yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun politikadan katiyyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyet-i haizdir’ dedi. Ancak Gürsel, bu tavsiyelerine rağmen 27 Mayıs’ın ardından ihtilalin başına geçmek zorunda kaldı.” Gürsel, Kara Kuvvetleri Komutanı iken dönemin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı ve ülkedeki olumsuzluklara değindiği 12 maddelik mektupta, “Cumhurbaşkanlığı’na Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı, her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniyim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir” dedi. Fakat darbenin ardından mektup, bu cümle çıkarılarak Resmi Gazete’de yayımlandı ve kamuoyuna “Biz hükümeti zamanında uyardık” mesajı verildi. Belgelerde şair-yazar Necip Fazıl Kısakürek’in Adnan Menderes’e ve dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye gönderdiği mektuplar da bulunuyor. Mektuplarda Necip Fazıl, memleketi Maraş’tan milletvekili yapılmasını önerirken, CHP ile mücadele edeceğini yazıyor. Gürsel, Demokrat Parti’nin bazı aydın çevrelerde hoşnutsuzluk yaratan tutumunu tenkid eden ve alınabilecek tedbirler konusunda, Millî Savunma Bakanı’na hitaben yazdığı 12 maddelik bu mektup yüzünden 3 Mayıs 1960 tarihinde Başbakanlık’ça izinle görevinden alındı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2. yılı Gürsel için siyasî hayata girişin dolaylı bir başlangıcı oldu. Mektubu yazdıktan 24 gün sonra, 1960 ihtilalini yapan subaylar, Gürsel’i ihtilal liderliğine çağırdı. Gürsel de, ihtilalci subaylardan oluşan Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) başına geçti. Gürsel, 3’ü asker, 14’ü sivillerden kurulu MBK Hükûmeti’nin de 1961 yılına kadar devlet ve hükûmet başkanlığını ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Başkomutanlığı görevini üstlendi.

(…)

İKİNCİ ENSTANTANE: ABD ziyareti sırasında Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın adını vermeden andığı, önceki yıl Türkiye’de büyük suikastler ve kaos yaşanacağını haber veren Fetullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Zaman gazetesinde, “Eruygur Paşa, 6 bakan, 32 vekil ve 100’ü aşkın bürokratı fişlemiş” başlığı altında, şu satırlara yer veriliyor: Türkiye yeni bir fişleme skandalıyla karşı karşıya. 2002-2004 yılları arasında jandarma genel komutanlığı yapan Orgeneral Şener Eruygur’un, devletin zirvesindeki isimler hakkında istihbarat raporları hazırlattığı ortaya çıktı. Emekli Paşa, 3 Kasım seçimlerinden sonra işbaşına gelen 6 bakan, 32 milletvekili ve 100’ü aşkın üst düzey bürokratı fişlemiş. Jandarma İstihbarat Teşkilatı’nın (JİT) raporunda, toplam 150 isim, ‘şucu, bucu’ diye itham ediliyor. Kamuoyunda tartışma doğuracak fişleme olayını açıklayan ise eski bakanlardan Hasan Celal Güzel. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nu (BÇG) deşifre eden Güzel, JİT raporunun yaklaşık 1 yıl önce eline geçtiğini belirtiyor. Zaman’ın sorularını cevaplayan Güzel, fişlenen kişileri “Türkiye kritik bir süreçten geçiyor” düşüncesiyle şimdilik açıklamayacağını kaydediyor. Söz konusu uygulamanın suç niteliği taşıdığını vurgulayan eski bakan, “Rapor elimde. Yapılan hukuk dışı işlem, göz bebeğimiz gibi korumamız gereken Silahlı Kuvvetler’imizi de yıpratır.” diyor. Hasan Celal Güzel’in verdiği bilgiye göre, Jandarma İstihbarat Teşkilatı’na hazırlatılan rapor, trajikomik bilgiler ve suçlamalarla dolu. Jandarma’nın resmî antetini taşıyan belgede, bakan ve milletvekillerinin fotoğraflarının yanında ne tür ‘irticaî’ faaliyette bulunduklarına ilişkin bilgiler yer alıyor. Bu kişilerin kimlerle görüştüğü ve hangi eğilimde olduklarına kadar birçok detaya giriliyor. Bazı sivil toplum örgütlerinin etkinlikleri ve sosyal faaliyetler de ‘irtica’ kapsamında değerlendiriliyor. Fişlenen isimlerin siyasi geçmişi de dikkat çekici. Meclis Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener gibi AK Parti’nin çekirdek kadrosu raporda geçmiyor. İrtica damgası yiyen bakan ve milletvekillerinin önemli bir kısmını ANAP ve DYP kökenli isimler oluşturuyor. Kebapçıların bile ‘irtica’ yaftasıyla damgalandığı, gazetecilerin aslı astarı olmayan suçlamalarla “andıç”lanarak işinden edildiği kampanyalara sahne olan Türkiye, yeni bir fişleme skandalı yaşıyor. Fişlemeyi yaptıran isim, AK Parti’ye cumhurbaşkanı seçtirmeme parolasıyla yola çıkan, ancak kısa zamanda dağılan ulusalcı hareketin öncülüğünü üstlenen Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur. 2002-2004 yılları arasında jandarma genel komutanlığı yapan Eruygur Paşa’nın hazırlattığı raporda, kritik görevler üstlenen bakan, milletvekili ve üst düzey bürokratlar ‘mürtecilik’le suçlanıyor.

darbe bayan

Fişleme olayını açıklayan Hasan Celal Güzel, 28 Şubat sürecinde neredeyse toplumun tüm kesimlerini fişleyen BÇG ile ordu içinde darbe çalışmaları yaptıkları öne sürülen ‘Erenler Grubu’nu da kamuoyuna duyurmuştu. Eski bakan, önümüzdeki aylarda kamuoyuna detaylarının yansıması beklenen raporla ilgili şu bilgileri veriyor: “Rapor benim elimde. Fişlenenler arasında bağlı bulunduğu içişleri bakanı da var. Bu uygulama hukuk dışıdır ve suçtur. Göz bebeğimiz gibi korumamız gereken Silahlı Kuvvetler’imizi de yıpratır.”

(…)

ÜÇÜNCÜ ENSTANTANE: Aynı haberin devamında yer alan şu satırlar dikkat çekici: “Radikal Gazetesi’ne göre Eruygur Paşa darbe planı yaptı”! Radikal Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan ile Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, Ağustos 2004’te devir teslim törenlerine davet edilmedikleri gerekçesiyle Orgeneral Şener Eruygur ve Orgeneral Aytaç Yalman hakkında ağır eleştiriler yöneltti. İsmet Berkan, her iki isimden de bahsettiği 29 Ağustos’taki yazısında, bir komutanın Genelkurmay Başkanı Özkök’ü pasiflikle suçlayarak darbe planları yaptığını, ‘Tarih beni yazacak’ dediğini aktardı. Aynı komutanın emekli generaller aracılığıyla politikacı ve gazetecilerle siyasete ilişkin mühendislik çalışması gerçekleştirdiğini kaydetti. New York’taki Kıbrıs görüşmeleri sırasında da bir komutandan mesaj alan ‘cuntacı profesör’ün (Rauf Denktaş’ın danışmanı Mümtaz Soysal) ‘askerler sert bir bildiri yayınlayacak’ diye sevinçten havaya uçtuğunu anlatan Berkan, profesörün haber kaynağını sormuştu. Murat Yetkin de aynı tarihli köşe yazısında Eruygur’a “Sizin ‘darbeci’ olduğunuz öne sürülüyor.” dediğini aktardı. Eruygur ile Aralık 2003’te makamında yaptıkları görüşmeyi anlatan Yetkin, Eruygur’un Radikal’i ‘hükümet yanlısı yayın yapmakla’ suçladığını ifade etti. Yetkin, verdiği cevabı da yazdı: “Ben bunu nereden çıkardıklarını sordum. ‘Öyle söyleyenler var.’ dedi. Ben de, ‘Bazı internet siteleri de sizin darbeci olduğunuzu öne sürüyor. Onlara da mı inanacagız?’ dedim. (O sıralarda Eruygur’un bazı politikacılarla, emekli generalleri aracı koyarak makamında görüşme yaptığı konuşuluyordu. Eruygur’un, yalnız Ankara’dan değil, İstanbul’dan da bazı işadamı, siyasetçi, gazeteci ve köşe yazarlarına verdiği akşam yemeklerinde siyasi projeler ortaya koyduğu biliniyordu. Bu toplantılarda Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün AKP hükümetine gerekli direnişi göstermediği gerekçesiyle eleştirildiği, Özkök’ün kulağına da muhtemelen gidiyordu.) Kamuoyu, fişleme ile 28 Şubat sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda oluşturulan Batı Çalışma Grubu ile tanıştı. 1998’de patlak veren andıç olayı ise vahim sonuçlara yol açtı. 26 Nisan 1998 tarihli Sabah ve Hürriyet gazetelerinde, PKK terör örgütünün 2 numaralı ismi Şemdin Sakık’a ait olduğu ileri sürülen ifadeler milat sayılabilecek gelişmelere yol açtı. Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi’nin, “Aramızdaki hainleri tanıyalım” başlığıyla yazısına konu ettiği haberde, gazeteciler Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar ile o dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal, PKK ile ilişkili olmakla suçlanıyordu. Bu ifadelere dayanılarak Birand işten çıkarılırken, Çandar’ın yazılarına ara verildi. Akın Birdal ise 15 gün sonra silahlı saldırıya uğradı. Sözde ifadelerle ilgili şüpheyi doğrulayan ilk açıklama Can Ataklı’dan geldi. Ataklı, 99’un son aylarında Öküz Dergisi’ne şöyle diyordu: “O ifadeler İstanbul ‘sosyete’siyle içli dışlı bir komutan tarafından eklendi. Yayımlanmaması halinde gazeteyi batırmakla tehdit etti.” Bir süre sonra da Nazlı Ilıcak, Yeni Şafak gazetesinde ‘andıç’ı deşifre etti. 10 Mart 2004’te ise Hürriyet gazetesi ilginç bir fişleme olayını manşetine taşıdı. ‘Sosyetik fişleme’ başlıklı habere göre, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, kaymakamlıklara yazı göndererek, “AB ve ABD yanlısı kişiler hakkında istihbarat toplanmasını” istemişti. Yazı kapsamında AB ve ABD yanlısı kişilerin organize bir grup olup olmadığı, söz konusu devletlerle ilişkilerinin mahiyetinin ne olduğunun araştırılması ve biyografik bilgilerin toplanması talep ediliyordu. Ayrıca azınlıklar, yüksek ‘sosyete’, zengin çocukları, tarikatlar, masonlar ve satanistler de izlenme kapsamında değerlendiriliyordu. ABD’de siyahlara karşı kurulan ırkçı terör örgütü Ku Klux Klan örgütünün faaliyetlerinin bile mercek altına alınması isteniyordu. Tepkilerin artması üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, duruma el koydu ve gereğinin yapılacağını duyurdu. Fişleme skandalının ‘merkezî’ değil ‘lokal’ bir talimattan kaynaklandığını söyleyen Özkök, “Ordunun komutanı benim. Kabahat de benim” dedi. Ordu, konuyla ilgili somut girişimini 2004 YAŞ’ında yaptı. Fişlemeyi yapan 2. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Kaya Varol, emekliye sevk edildi.”

(…)

DÖRDÜNCÜ ENSTANTANE: Dünkü Sabah gazetesinde “İşte gerçek çuvalcı general” başlığı altında yayınlana haberde ise şu bilgilere yer veriliyor:  Irak’taki ABD birliklerinin başına getirilen General David Petreaus’un “çuvalcı general” olmadığının ortaya çıkması üzerine olayın esas kahramanının kimliği merak konusu oldu. Petreaus’un “Bana çuvalcı demeyin” isyanı ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın da “Çuval geçirme ile Petreaus’un ilgisi yok” şeklindeki açıklamasının ardından gerçek çuvalcı komutanı bulundu. Türk askerlerinin başına çuval geçirildiği sırada Kuzey Irak’taki ABD birliklerinin başında tümgeneral Raymond Odierno vardı. 2003 yılının Mart ayından itibaren Irak’ta görev yapan Odierno, 4 Temmuz 2003’te yaşanan Süleymaniye baskını sırasında da Irak’taki ABD ordusunun komutanı olarak görev yapıyordu. Pentagon’un önemli isimlerinden biri olan ve Kürtlere yakınlığıyla da tanınan Odierno, 2003 yılında Kerkük’teki yerel seçimlerde Kürtlerin hile yaptığını da reddetmişti. General peşmergelerin silah taşımasına izin verilme gerekçesini ise “Kürt milisler Saddam Hüseyin’i deviren koalisyon güçlerinin bir parçası” olarak açıklıyordu. 3 Kasım 2004’te Washington’a dönen Odierno şu anda ABD Genelkurmay Başkanı Peter Pace’ın yakın çalışma arkadaşlarından biri. Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın Petreaus’u aklarken Odierno’nun ismini vermemesinin nedenlerinden biri de Amerikalı generalin Pentagon’da hala etkin etkin olarak görev yapıyor olması.
(…)

BEŞİNCİ ENSTANTANE: Mali Şube’de hakkında sayısız belge olan Turgay Ciner’e ait bugünkü Sabah Gazetesi’nin manşetinde, “Washington’da katibim” başlığı altında, CIA bağlantılı gazeteci Aslı Aydıntasbaş’a ait şu satırlar yer alıyordu: ABD Genelkurmay Başkanı’nın evi. ABD bandosu “Kâtibim”i çaldı. Org. Büyükanıt şarkıya eşlik etti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, geçen hafta Washington’da Amerikan Genelkurmay Başkanı Pace’in evinde verdiği yemekte sürprizle karşılaştı. ABD askeri bandosu “Kâtibim”i çalmaya başladı. Amerikalı solist şarkıyı Türkçe okurken Org. Büyükanıt da bu jeste jestle karşılık verdi. Masadan kalkan Büyükanıt solistin yanına gitti ve şarkıya eşlik etti. Büyükanıt geçen yıl kuvvet komutanı olarak gittiğinde aynı jestle karşılanmıştı. ABD’li yetkililer, Büyükanıt’ın gezisini şöyle değerlendirdi: Gül ve Gönül’ün gezileriyle bir bütün. En üst düzeyde kabul gördü. Ermeni tasarısını durdurmak için her şeyi yaptığımızı gördü. PKK konusunda güçlü tezler öne sürdü. Amerikan Genelkurmay Başkanı Pace’in, evinde Orgeneral Büyükanıt onuruna verdiği yemekte askeri bando ‘Kâtibim’ şarkısını çaldı ve Türkçe söyledi. Büyükanıt da solistlerin yanına giderek şarkıya eşlik etti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ABD gezisi, Yaşar Paşa’nın Amerikalı muadili Orgeneral Peter Pace’in evinde verilen yemekte hoş bir sürprizle noktalandı. Amerikan Genelkurmay Başkanı Pace’in evinde Büyükanıt onuruna verdiği yemekte, Amerikan Genelkurmay askeri bandosu, “Kâtibim” şarkısını çaldı ve Türkçe söyledi. Geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanı olarak Washington’da ağırlandığında da benzer bir jestle karşılaşan Orgeneral Büyükanıt, bu kez jeste jestle karşılık vererek, solistin yanına gitti ve şarkıya eşlik etti. Yemeğe Pentagon’dan üst düzey yetkililerin yanında ABD’nin PKK koordinatörü Joseph Ralston ve Genelkurmay Plan ve Prensipler Daire Başkanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu da katıldı. ABD’li yetkililer, Orgeneral Büyükanıt’ın gezisini değerlendirirken, “Atmosfer açısından mükemmeldi. Vecdi Gönül ve Abdullah Gül’ün gezileriyle de birleşince ikili ilişkilerin rayında olduğu kesin. Kendisi Washington’da derin bir saygıyla anılıyor. En üst düzeyde kabul gördü. Sanırım bundan da etkilendi” dedi. Müttefik bir ülke de olsa bir Genelkurmay Başkanı’nın, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Steve Hadley ile görüşmesi, Washington’daki diplomatik protokol için sıradışı uygulamalar. SABAH’ın görüştüğü bir başka üst düzey yetkili, “Ne konuştuğu değil kiminle konuştuğu önemli” sözleriyle Cheney ve Hadley görüşmelerinin önemine işaret etti. Her iki toplantıda da Yaşar Paşa’nın PKK konusuna kuvvetli bir vurgu yaptığını belirten ABD kaynakları, sınırötesi operasyon sorusuna ise, “PKK konusunda bir şey yapılması için çok kuvvetli tezler öne sürdü. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını kuvvetli biçimde savundu. Ancak PKK’ya yönelik neler yapılabileceği konusunda nüanslı konuştu ve bu da bizim için önemliydi” dedi. Orgeneral Büyükanıt’ın basın toplantısında verdiği, “Barzani’yle konuşmam” mesajını doğrudan vermemekle birlikte ABD tarafına hissettirdiği belirtildi. Amerikalılara Kürt liderlerle yakın çalıştığını anlatan Büyükanıt, Barzani’nin açıklamalarından duyduğu hayal kırıklığının altını çizdi. Büyükanıt, ayrıca Pentagon’da Irak’taki ABD güçlerinin durumu ve karşılaştıkları zorluklarla ilgili bir brifing aldı. Türk ve ABD’li yetkililer, Büyükanıt’ın K. Irak’taki PKK varlığı konusunda “nüanslı” bir tutum takınmasının ABD’yi rahatlattığını söyledi. Türk ve ABD’li kaynaklar, görüşmelerde Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve iç politikaya girilmediğini, Büyükanıt’ın Cheney ve Pentagon görüşmelerinde İslami köktendinciliğin Pakistan bağlamında oluşturduğu tehditten söz ettiğini belirtti. Ancak Türk ve ABD’li yetkililer, Genelkurmay Başkanı’nın gezisinin ABD başkentinde en önemli etkisinin Kongre’deki Ermeni tasarısının engellenmesi yolunda olacağını belirtti. Bir yetkili, “Her görüşmede bu konuda güçlü bir vurgu yaptı. Ve sanırım bizim de Ermeni tasarısını durdurmak için elimizden geleni yaptığımızı gördü” dedi.

(…)

ALTINCI ENSTANTANE: Bugünkü Referans’ta “Türkiye’de yalancı bahar yaşanıyor” başlığı altında Yiğit Bulut’un şu saptamaları sıralanıyor: Son birkaç günlük soğuk dalgası gelmeden önce, evden çıkarken gördüğüm manzarayı tarif etmek istiyorum. Çiçekler zamanından önce açmış, ağaçlar filiz vermeye başlamış, kuşlar ötüyor, hava sıcak. Kısacası bahar gelmiş. Gördüğüm manzara beni ekonomide yaşadığımız “dışarıdan girişe dayalı bahar” tablosunu düşünmeye itti. Özel sektör ve vatandaş süratle döviz borçlanıyorlar, döviz makro dengelerden kopuk bir şekilde sadece dünyadaki fazla paranın spekülatif girişi ile düşüyor, cari açık rekor üstüne rekor kırıyor, dış politikada tarihin en ağır darbelerini alıyoruz ama sıcak paraya dayanan “biz yaptık” havası içinde olanlar asla algılanmıyor. Kısacası durumumuz doğadan farklı değil. Biz de yalancı baharı yaşıyoruz. Değeri dostlar, yukarıdaki tablo doğadan yola çıkarak vardığım bir benzetme. Peki genel algılama yalancı bahar etkisiyle kayıyor da yıllarını bu işe vermiş bazı arkadaşlar özellikle basın mensupları ve bazı uzman akademisyenler gidişi nasıl göremiyorlar? Hatta durumu o kadar abartıyorlar ki, bazılarının kamuoyunun karşısına çıkıp yaptıkları yorumlara inanamıyorum. Her şey çok iyiymiş, bunun göstergesi olarak faiz düşüyor, borsa yükseliyormuş, dolar son ayların en düşük seviyesindeymiş ve en önemlisi artan açıklar da abartılıyormuş!

Sonuç 1: Bu ülkede içeriden ve dışarıdan sokulan para zoruyla oluşturulan dalgalara karşı çıkmak her ne kadar yok olmayı göze almak olsa bile, yaratılan suni Avrupa Birliği (AB) gündemine nasıl sonuna kadar karşı çıktıysam, her ne olursa olsun çizilen bu yalan dünya tablosuna da sonuna kadar karşı durmak istiyorum. Sorarım bu arkadaşlara; ülkemizde insanların yüzde kaçının öve öve bitiremediğiniz o finans piyasalarında parası var? Daha açıkçası yaşadığımız yalancı baharın reel anlamda bu toplumun ne kadarına etkisi var?

Değerli dostlar, bu arkadaşlara ne kadar olduğunu ben söyleyeyim; bu ülkede öve öve bitiremedikleri finans piyasalarından yararlananların sayısı yüzde 5’den az. Gerisi emeğiyle yaşayan ve sizin makro ekonominin ana göstergesi olarak algıladığınız ve algılattığınız piyasalardan asla yararlanamayan insanlar. Onların dünyası sizin dünyanız gibi sıcak parayı basınca şişen sanal bir yapıdan ibaret değil. İşin kötüsü hükümet de sıcakçılar gibi bir algılama ve düşünceye sahip. Başbakan çıkıp açıklama yapıyor; borsa 48.000 olacak diye. Yabancı kurumların bu ay sokup gelecek ay dışarı çekecekleri bir para girişi ile borsa patlasa, dolar 1.30’lara gerilese sokaktaki işsiz iş bulabilecek mi? Tam tersi işsiz daha uzun süre işsiz kalacak. Sıcak para giderken içeriden de götüreceği gibi suni olarak düşen kur ihracat yapıp ayakta kalmaya çalışanları vuracak.

Sonuç 2: Sizin yükselen borsanız, düşen kurunuz, halkın yüzde 95’ine hiçbir şey katmadığı gibi tam tersi onların hakkını da emerek çıkacak. Yukarıda anlattıklarım işin bir kısmı. Bir de reel sektörün ana damarının elimizden kayması gibi daha hazin bir bölüm var. Bu konuda da ben o modaya  uymayacağım, daha önce yazmama rağmen bir kez daha yazacağım, birileri uyanana kadar bir kez daha yazacağım, hatta son yazım bile olsa bir kez daha yazacağım, mali sektörü olmayan bir ülkenin ana hayat damarı kopmuş demektir! Nedenine gelince. Bu noktada sizlere bazı detayları hatırlatmak ve sonrasında bazı sorular sormak istiyorum. Önemli Türk bankalarının yabancı sermayeli kuruluşlara satış detayları:

* TMSF elindeki Sitebank’ı Yunan Novabank’a sattı.

* TEB’in yüzde 50’si Fransız BNP’ye satıldı.

* Yapı Kredi, TMSF tarafından Unicredito-Koç ortaklığına satıldı.

* Dışbank, Fortis’e satıldı.

* Garanti Bankası’nın kontrol hissesinin yarısı GE Finance’a satıldı.

* C Bank’ın kontrol hissesinin tamamı İsrail Bank Hapoalim’e satıldı.

* Finansbank, Yunan NBG’ye satıldı.

* Tekfenbank, Yunan EFG’ye satıldı.

* Denizbank, Dexia’ya satıldı.

* Şekerbank’ın kontrolü Kazakistan’dan Bank Turan’a geçti.

* Adabank, bir Kuveyt finans kuruluşuna satıldı.

* MNG Bank, Hariri ailesine satıldı.

* Akbank’ın yüzde 20’si Citibank’a satıldı ve Oyakbank satış için vitrinde, kamu bankaları özelleştirme kuyruğunda.

Bu detaylar sonrası yeniden sormak istiyorum:

1- Mali sektörü olmayan bir ülke nereye gidebilir?

2- Reel sektörü mali sektörün fonladığı gerçeğini dikkate alırsak; parasının kontrolünün tamamen yabancıların eline geçtiği bir ülkenin, reel sektörünün rekabet etme kapasitesi ve gelişme kapasitesi de kontrol altına girmez mi?

3- AB ülkelerindeki firmalarla Gümrük Birliği içinde zaten haksız rekabete muhatap olan Türk firmaları, Avrupa kökenli bankaların kredi musluklarını kapattıkları bir ortamda, daha büyük bir haksız rekabete maruz kalmazlar mı?

4- AB ülkelerinde bankacılıkta yabancı payı neden düşük? Neden düşük kalması için özen gösteriliyor?

Sonuç 3: Bırakın bu “borsa yükseldi” masallarını da halkın ekonomisine bakın. Ülke altımızdan kayıyor ve birileri bu kayışı gölgelemek için para koyup trend yaratmak dahil her şeyi yapıyorlar. Tarih bu günleri yazacak. Ülkede üreten kesimin nasıl düşük kur, haksız Gümrük Birliği rekabeti, elden giden ve bir daha asla kredi üretmeyen bankalar gibi gerçekler altında ezildiğini, yok edildiğini yazacak.

Son söz: Bu ülkede gerçekleri görebilen kimse kalmadı mı? Ülkenin mali sektörü elimizden kaydı, reel sektör can çekişiyor, kamunun en önemli varlıkları satıldı, kendi topraklarımız üstünde finansal-entellektüel ve askeri-endüstriyel bütün yapıların dışına itildik ve hala birileri çıkıp “uçuyoruz” diyor. Uçuyoruz ama uçurumdan aşağıya doğru, lütfen artık görün bu acı gerçeği.

(…)

ANKARA’DA İHTİLAL ZAMANI

Nitekim…

Alt alta sıralanan bu haber ve yorumların ışığında şu saptamaları yapmak mümkün:

(…)

Matruşka, iç içe geçmiş bir süreçle karşı karşıyayız. Atlantik ötesinden yola çıkan “E-Posta güvercinleri”nin gagasından “gazete sayfaları”na taşınan haberlerde, yeniden postal seslerinin volümü yükseltilmeye çalışılıyor. CIA, açıkça BOP operasyonunda kendilerini başarısızlığa uğratan “BOP Eş Başkanı” Erdoğan’dan intikam almaya çalışıyor. Bunun için de Türkiye’de “sistem içine iliştirdiği unsurlar” üzerinden, biriken gazın boşaltılmasına izin vermiyor, demokratik çözümün önündeki tüm vanaların vidalarını iyice sıkılaştırtıyor. Kurtlar Vadisi dizisine gelen sansür, Kanal Türk’e Maliye baskını, Doğan Medya Grubu’na uygulanan POAŞ şantajı vb… Bu arada Erdoğan’ın beynini yöneten “güvenlik bürokratları” üzerinden; kesinlikle Yargı’ya gidip aklanmamasını, Köşk’e çıkmak için ortamı korkmadan daha da germeye devam etmesini tavsiye ediyor. Bu tavsiyeyi yaparken de, her zaman olduğu gibi “Korkma arkanda biz varız” mesajını göndermeye devam ediyor.

(…)

CIA, yüksek siyasetin semboller üzerinden yapıldığı bir ortamda, Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Fatih Altaylı’nın yönetimindeki Sabah gazetesinin manşetinden, kendilerine yakın gazeteci Aslı Aydıntasbaş aracılığı ile kamuoyuna “ABD, Büyükanıt’a ‘Katibim’ dedi, My way/Benim yolum melodisini ciddiye almadı” mesajını verdirtmeye çalışıyor. CIA, Büyükanıt’ın “Çuvalcı Paşa” demeyin ricasına, Sabah’a sızdırdığı “gerçek çuvalcı paşa” haberi üzerinden, Ciner Grubu ile ‘Genelkurmay’ı karşı karşıya getirmeye uğraşıyor. Bu da önümüzdeki günlerde Doğan Grubu benzerinde olduğu gibi, Sabah grubunun da operasyona uğrayacağını, görünen adres olarak da Genelkurmay’ı vermeye çalıştığını gösteriyor.

(…)

Sıcak para üzerinden Türk ekonomisini kontrol altında tutan CIA, Ocak 15 & Nisan 15 zaman aralığında, kazanın altına attığı odunların miktarını daha da artıracak. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde doları yukarı fırlatıp, sıcak paranın üstündeki “10 yüz milyon baloncuğu” sabun köpüğü gibi bulutların üstüne doğru havalandıracak. Tıkanmış sisteme, bir de tıkanan ekonomiyi ekleyip, finans sistemini patlatacak. Bankalara borçlu beyaz yakalı çalışanların evlerine, işyerlerine bu dönemde art arda hacizler yağacak. Emlak piyasası çökecek! Sözün özü; Menderes’in deyişiyle “Tezekle yapılan bir iktidar, sidikle yıkılmış olacak”!

(…)

“Stratejik aklı olmayan, kendi devletinin kurumlarına güvenmeyen, iliştirilmiş danışmanlar üzerinden arka kapı diplomasisi yapmaya çalışan, milletini aşağılayan, BOP’çulara söz verip tutmayan bir siyasi iktidara, küresel sermayenin taşeron örgütü CIA nasıl darbe planlar?” diye merak ediyorsanız, bu sorunun cevabı yukarıdaki satırlarda saklı.

Kaldı ki, artan işsizlik, kapkaç, asayiş, faili meçhul (!) cinayetlerin faillerini yakalama konusunda da AKP iktidarının ne kadar mahir olduğu ortada.

“Yolsuzluk ve yoksulluğa” son verme iddiası ile iktidara gelen bir partinin adı, halk arasında artık “ak yolsuzlukların partisi” olarak anılmakta. Görüldüğü üzere, devletin tüm kurumlarını “kişisel mecburiyeti” adına, cebren ve hile ile elinin altındaki “şantaj dosyaları” üzerinden baskı altında tutmaya devam eden de, AKP iktidarından başkası değil!

CIA’nın bu basit “darbe planı”na göre, sistemi rahatlatmak, rejimin boşaltım sistemini çalıştırmak için geriye bir tek çare kalıyor.

O da, BOP Eş Başkanı Erdoğan ve tayfasına “lavman yapmak”!

Buna da, önümüzdeki günlerde artarak devam edeceği ortaya çıkan “kaotik süreci” ekleyecek olursak, kimsenin karşı çıkacağını sanmıyorum.

12 Eylül sonrası Anayasa oylamasına ve Evren’e halkın gösterdiği teveccüh ortada.

Asker de “ulusal güvenlik” gerekçesi ile “istemese” dahi dört dörtlük, her yönü ile hazırlanmış bir ihtilal sürecini kucağında bulacak.

Yani, yönetime el koymama gibi bir şansları, lüksleri olmayacak!

Hülasa, ‘TBMM’si, ‘Yargı’sı, ‘Yürütme’si, ‘Medya’sı, ‘TSK’sı, ‘Siyasi Parti’leri, ‘Sivil Toplum Örgütleri’ baskı altında tutulan, gayr-ı milli olduğunu da “BOP Eş Başkanlığı” görevini kabul ederek kayda geçirtmiş, hakkında birçok belge biriktirilmiş ve önümüzdeki günlerde CIA tarafından değişik medyalar aracılığı ile ortalığa saçılacağı anlaşılan “kirli çamaşırlar” karşısında, AKP’nin kim, nasıl yanında duracak?!

Filvaki, herhangi bir ulusal televizyon kanalında, “3 dakikalık bir görüntülü haber” sonrasında, geriye AKP diye bir partinin kalacağını da zannetmiyorum.

Filhakika, daha önce burada CIA’dan aldıkları talimatla, her geçen gün rejimin biraz daha sıkıntıya girmesine yol açan MİT Müsteşarı Atasagun ve Taner ikilisini bu yüzden eleştirmiştim.

Çünkü “taşıma akılla” yapmaya çalıştıkları görev sırasında hem ülkeye, hem de demokrasiye zarar veriyorlardı.

Hülasa, atalarımız “Aptal dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun” diye boşuna söylememiş.

Şimdi “şaşkın” ya da “avanak” demokratlar (!), susarak, kim ya da kimlerin değirmenine su taşıdıklarını anlamışlardır sanırım.

Aklı olmayan, sadece maksimize edilmiş kar düşüncesi olan sermayenin, medyanın, iktidarın Türkiye’yi getirdiği “yeni ihtilal süreci”ni, hakları gasp edilmiş bir gazeteci, Atatürk Türkiyesi’nden yana saf tutmuş bir Türk aydını olarak lanetliyorum.

Bu anlamda, önümüzdeki günlerde, “post modern ihtilal süreci”ni tırmandırmak amacı ile Hrant Dink “provokatif suikasti”nde olduğu gibi kaosu pekiştirecek, yeni cinayetlerin işlenmesini kaçınılmaz görüyorum.

Ezcümle; öküzün trene baktığı gibi, kişisel menfaatleri ya da mecburiyetleri adına, yeni bir ihtilal sürecine seyirci kalan, burunlarının dibine kadar yaklaşan trene karşı kayıtsız durmaya devam eden, etrafa pembe gözlüklerle bakmakta ısrarlı bir kesime, kayda geçmesi bakımından, ben de ısrarla şu soruyu sormak istiyorum:

“Demokrasinin geleceği adına, sizler gibi gerçek (?!)demokratlar için, doğruya doğru yanlışa yanlış demek, neden bu kadar zor?! Üç maymunu oynamaya devam ederek, gerçekten demokrasiye sahip çıkılabileceğine inanıyor musunuz?!”

Ne dersiniz?!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

19 Şubat 2007

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?