AŞK

Aşk tarif edemediğimiz tanımlara sığmayan bir histir aslında. Belki de histen fazlası kimimiz için bir yaşam biçimi, bazılarımız içinse yaşam aracı ve sonucu…

Kendi içimizde de yaşlandıkça aşka bir tanım bulmaya çalışırız. Altı yaşına kadar annen baban aşkındır. Daha sonra sana ilk gülümseyen kız, yada ilk hediye veren erkek…

Yaş ilerdikçe ilk elini tuttuğun, seni ilk aldatan , sen en çok acıyı yaşatan…  Zaman ve mekana göre aşk sürekli tanım değiştirir.

En sevdiğim aşk tarifini İskender Palanın romanlarından birinde okumuştum. Arapça aşk sarmaşık demekdi ve sarmaşığın ağacı içten içe kurutup çürütmesi gibi bir şeydi..  Ama o ağaç dışardan bakıldığında ne kadar da yeşil ve güzeldi…

Hani bir de tasavvuf edebiyatı var tabi, tek gül koparacaksın demişler adamın birine , cennetin bahçesinden sonsuza kadar senin için kokacak o gül…

O adam ilerdikçe gül bahçesinde daha güzel güller görmüş ilerlemiş seçememiş bir türlü ilerlemeyi sürdürmüş bahçenin sonunda solmuş bir gül duruyormuş, geri dönüş de yokmuş zaten o gülse artık hiç kokmuyormuş.. Hikayede olduğu gibi çoğumuz en güzelini ararken kendimizi yolun sonunda buluruz ve yapayalnız.  Bazılarıysa ilk gördüğü gülü koparıp alır, ve onun adını aşk koyar.  Biraz daha ilerlediğinde daha güzelini görünce seni o sanmıştım deyip yere atıp diğerine yönelebilir.

Başucumda Müzik romanındaysa aşk herkesin tarifini arayıp da bulamadığı şey basitçe, hayatında en çok sevdiğin adamı ilk öptüğünde, çocukluğun dalına asılı salıncakta sallanmak hissiydi.

Belki aşkın tarifini aramak kendisini aramak kadar zor ve sonsuz bir yolculuktur.

Olsa olsa aşkı benzetebiliriz bir şeylere… Bence aşk en çok doğuma benziyor. Aslında çok kolay aşk da bizim gibi doğar büyür yaşlanır ve olur. Hani çocuk annesi babasını seçemediği gibi aşık olacağı kişiyi de seçemez. Çocuk ne zaman yere düşse canı yansa anne yada baba diye ağlar. Çocuk büyür aşık olur ne zaman bir kaza yapsa kanlı bıçaklı bile olsa aşkını arar, onu görmek ister. Çocuk dünyanın bir ucuna da gitse ailesine benzer, aileden aldığını saç rengi olsun göz rengi olsun karakteri olsun anca görünüşte değiştirir, belki bir kaç estetik yaptırır, saçını boyar, kilo verir. Ama temelde hep aynı genleri taşır. Tıpkı büyüyünce aşık olduğu zamanlardaki gibi dünyanın bir ucuna da gitse aşkını yanında götürür, ne kadar uzak olmak istese de umursamaz düşünmüyor görünse de aşkını içinde taşır…

Peki ya aşk başlaması elinde olmayan aşk, nasıl biter ? Aslında aşkın bitimi de ölüme benzer… Hani ölüme çare yoktur ya sözlerin bittiği noktadır. Birisi ölünce gözümüzün önünden yok olur. Ama anısı kalır etrafta ne kadar fotoğraflarını kaldırsan ortak bir
mekanda yada ortak insanlarda bazen bir şarkıda bazen bir kokuda aniden canlanı verir. Bazen de başka biri bizi çok üzer doğrusu bu değildi deriz. Hani o an `O` olsaydı dediğimiz anlar varya onların adına da özlemek deriz. Kısacası aşkın bitimi de ölüm gibidir. Soğuk, boşluk, anlamsız, korkutucu…

Zaman sadece birazcık zaman deriz. İkisinde de sabretmek gerekir. Bir gün her canlı ölümü tadacaktır. Hiç bir aşk da vazgeçilmez değildir. Bu ben ölmeyeceğim demek gibi bir şeydir. Ölünün arkasından Tanrıya onu affetmesi ve cennetine kabul etmesini isteriz. Ama önce isyan eder gibi oluruz kabullenmek zor olur. Sonra birlikte geçiremediğimiz söyleyemediğimiz sözler için üzülürüz. Son aşamada Tanrıdan onu affetmesini isteriz ve cennetine kabul etmesini…

Tıpkı aşkın bitimi gibi önce kabullenmek istemeyiz. Kavgalar isyanlar çıkarırız. Sonraları güçsüzler yeni aşklara, orta kararlar göz yaşlarına, arkadaşlarına bazısı da kadehine sarılır. Önce aşkını suçlarsın o dünyanın en kötü insanıdır. Sonra beraber gittiğin her yer canını yakar. Söylemediğin herşey, gidemediğin her yer.  Son aşamada da nefreti içimizi kavursa da kimimiz affedip unutmayı kimimizse affedilmeyi dileriz.

Aşkın bitimi de bir anlıktır aslında ölüm gibi. Bir anlık dalgınlıkla trafikte can vermek gibi, 17 saniye sallanıp göçük altında kalmak gibi , bir sürü ilaç içip bir kaç saat can çekişmek gibi, yada huzurluca yaslanıp bekleyip yatağında ölmek gibi. Aşk da bir anda biter. Ancak `O` anın ne kadar uzun olacağınaysa, ölüm sürene hakim olamadığın gibi hakim olamazsın…

Seda Gayretli / Los Angeles
[email protected]
www.alaturkaonline.com

Advertisements
Önceki haberABD’ye gelen turistler 134 milyar dolar harcadı
Sonraki haberBoztepe: 19 Mayıs bizlere bir derstir
Trabzon Anadolu Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudu. 2004 yılında Hollanda da uluslarası kurgusal dava yarışmasında 3 takım arkadaşıyla Türkiyeyi temsil etti. Fakülte yıllarında AUHF`nin geleneksel mizah dergisi Ceride-i Kantar da yazdı ve karikatürler çizdi. 2006 yılında mezuniyetinden hemen sonra İstanbula taşınarak İstanbul Barosuna kaydolarak İstanbul Üniversitesinde özel hukuk ana bilim dalında yüksek lisansa başladı. 2009 Nisan ayına kadar değişik uluslarası burularda danışmanlık ve avukatlık yaptı. 2009 Nisan ayında devlet bursuyla New Jerseyde 3 aylık hızlandırılmış dil kürsünün akabinde 2009 Eylülde UCLA School of Law da LL. M. mastera başladı. Masterini tamamladıktan sora bir süre sonra yine Türkiyede şirket avukatlığı yaptıktan sora tekrar Amerikaya dönerek Golden Gate University School of Law da doktora eğitimine başladı. Tez aşamasına geçtikten sonra Amerikada bir büroda staj yaptıktan sonra İsviçrede 6 ay süresince Birleşmiş Milletler Fİkri Haklar Örgütü için wipo lex projesinde Türkiye dahil olmak üzere 7 diğer ülkenin hukuk databaşını hazırladı. Fikri haklar, temiz enerji hukuk, teknoloji transferi ve medeni hukukla ilgilenmektedir. Yüzme, basketbol ve atletizm lisansı sahibidir ayrıca 3 yıl yüzme hocalığı yapmıştır. Akıcı İngilizce, orta düzeyde Almanca başlangıç seviyesinde Fransızca, Rusça ve Arapça bilmektedir.

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?