Ayıplı eksik?!

TAYYİP’İN “KORKU İMPARATORLUĞU”NDA YAŞAMAK YA DA KURTULUŞ SAVAŞI’NDA “PATLICAN YEMEĞİ” TARİFİ VEREN YAZARLARDAN OLMAK?!

 

Ayıplı eksik?!

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkılmıştır.

ABD’li generallere, Birmingham Sarayı’nda bir davet verilir.

Yemek sırasında bu görkemli İngiliz sarayının, “som altından çatal bıçak takımları” masanın üstünde durmaktadır.

Amarikalı generallerden biri “Hatıra” olarak saklamak üzere, “altın bıçak”lardan birini gizlice alıp cebine koyar.

Ama bu salondaki teşrifatçının gözünden kaçmamıştır.

Bir skandal çıkmasını da istemez.

Gelir, devrin Başbakanı Churchill’in kulağına durumu fısıldar.

Churchill “Tamam anlaşıldı. Bu işi bana bırakın” der.

Ayağa kalkar.

Generale doğru yürümeye başlar.

Bu arada herkesin görebileceği bir şekilde, alanen masa üzerindeki “som altın bıçak”lardan birini alır ve gene herkesin şaşkın bakışları altında Amerikalı generalin yanına varır.

Elini omzuna koyar.

Gene herkesin işitebileceği  bir sesle “General” der; “İkimiz de yakalanmış durumdayız. İsterseniz cebimizdekileri çıkarıp masaya geri koyalım!”

Bıçaklar masaya konur.

Takımdaki “ayıplı eksik” tamamlanmış olur.

Sanal alemde “Kenan Kilimci” üzerinden “Fehmi Koru” ile yaptığım polemik de bu anlamda değerlendirilebilir.

Masadaki “ayıplı eksik”i tamamlamaya yönelik saygıdeğer bir çaba olarak algılanabilir.

Ne var ki ben yaşanan polemiği “muharebe” zannederken, Kilimci “muhavele” diye tanımlamıştı. Bazı milliyetçi, ulusalcı, vatansever dostlar da bunu “ilkokul müsameresi” zannetmiş olacaklar ki, “mazruf”un değil “zarf”ın üzerinden gözlerini ayıramamışlar.

O halde hadisenin özünü ortaya net bir şekilde koymak farz oldu.

Buyurun öyleyse, bu zatın ilk gönderdiği yazıdaki üsluba birlikte bir göz atalım.

(Bakalım F. Koru, K. Kilimci adı altında gönderdiği ilk yazıda “dilbilgisi” konusunda mı ahkam kesmiş yoksa yüksek siyaset yapıp Erdoğan adına “opinion maker”lığa yani “kamuoyu oluşturuculuğa” mı soyunmuş! Kendini bulunmaz Hint kumaşı zannettiği için de yazılarında “mavi renk” kullanıyor. Aristokraside “mavi kanlı”lar diye kullanılan bir deyim vardır. Bu renk tutkusu da oradan geliyor olsa gerek!)

Şimdi Kilimci’nin “TSK’nın persona non grataları” başlıklı yazıma gönderdiği ilk cevabı burada aynen  tekrarlıyorum:

 

KİLİMCİ’NİN KEHANETLERİ?!

 

Var mısın iddiaya..

“Aç tavuk rüyasında kendini arpa ambarında görürmüş” derler.

Hatırlıyor musun; Emin ÇÖLAŞAN “paradan sıfır atma” konusunda çok iddialı bir yazı yazmıştı da, 2005 Ocak’ında da elaleme rezil olmuş, el içine çıkılacak hali kalmamıştı

Sana tavsiyem; böyle çok iddialı kesin şeyler yazma.

Şunun şurasında 1.5 yıl gibi çok kısa bir zaman kaldı. Sonra çok mahcup olursun.

Sonra Emin ÇÖLAŞAN gibi, bu yazdıklarını hiç hatırlamamaya, unutturmaya çalışırsın.

Bak sana madde madde yazayım da bir kenara not et:

1-) Recep Tayyip ERDOĞAN cumhurbaşkanlığına kesinlikle aday değil. (Yüce Divan üfürmeleri sadece sizin hayal dünyanızda mevcut. ERDOĞAN’ın böyle bir gündemi ve korkusu kesinlikle yok) Bu yüzden, henüz yaşı daha bu kadar gençken icraat makamını bırakıp da sembolik bir makama aday olması kesinlikle düşünülemez.

2-) Sizin zannettiğinizin aksine, o makama ÖZKÖK de kesinlikle düşünülmüyor. Ne hükümet tarafından, ne de bizzat kendisi tarafından.

3-) Önümüzdeki 7 yıl, eşinin başı açık, ama toplumda demokrat, milletin kültürel değerlerine bağlı olmasıyla tanınan sivil bir cumhurbaşkanımız olacak. Yani Bülent ARINÇ da kesinlikle ihtimal dışı. (bu şablona uygun adayları gözden geçirebilirsiniz)

4-) ERDOĞAN’ın da yolcu olduğu falan yok. Alışın artık. Bir sabah kalkıp da Hasan MUTLUCAN türkülerini artık maalesef dinleyemeyeceksiniz. Ya da 28 Şubat’taki gibi postmodern bir darbe artık tamamen hayal.

5-) “Kendi personelinden derin çizikler yemiş komutan” hikayeleri de artık iyice bayatlamaya ve baymaya başladı. Sözümona kazanın altına odun taşımaya çalışıyorsun, ama artık kimse gelmiyor bu dolduruşlara. Ordumuz da, halkımız da. Artık herkesin gözü açıldı provokatörlerin üfürmelerine karşı.

Selamlar.

Saygılar.

Not: Havalar soğudu. Yatarken yorganı iyice çek üstüne. Uyku ile uyanıklıklar arasında yakazalar, halüsilasyonlar görmeye başlamışsın.

(…)

İşte böyle!

Erdoğan’ın “kamuoyu oluşturucu kalemi”nin üslubu bu!

Görüldüğü gibi burada “dilbilgisi” konusunda da ahkam kesmiyor.

Yüksek siyaset konuşuyor.

Şimdi de benim, yüzüne “peçe” takıp kendini “Kenan Kilimci” diye tanıtan ve Erdoğan adına “kamuoyu oluşturucu yazar”a verdiğim cevap:

 

DEMOKRAT OLMAK

 

Sayın Kilimci,

Sanal ortamda Fehmi Koru’ya yaptığım çağrının ardından medya dünyası sizin gibi değerli bir kalemi kazandı.

Sizi ilgi ile izliyoruz.

1- Yalancının mumu yatsıya dek yanarmış. RTE’ninki yatsıyı da bulmuyor. Eğer ben yanlış bir iddiada bulunuyorsam çok kısa süre sonra gerçekler ortaya çıkar.

2- Aman bana Emin Çölaşan demeyin; Turgut Özal dedi, Cumhurbaşkanı oldu. Tansu Çiller dedi, ABD’ye Başkan yapıyordu. Melih Gökçek dedi, adam yürüyebilirse Başbakan olacak. Yani Çölaşan yazdığını yüceltiyor. Chemist’in de (C. Zapsu) dediği gibi gerçekten zarar veren bir yazar olsaydı onu da çoktan Hürriyet’ten aşağı indirirlerdi. Bu tür gaz alıcı yazarlara her zaman ihtiyaç vardır; değil mi?!

3- Örneğin Fehmi Koru demokrat (!) bir kalemdir! Yeni Şafak’ın Başyazarı Ahmet Taşgetiren’in yazılarına Erdoğan tahammül edemeyince köşesini kapatmış, Koru da kalemi ile bunun hesabını iktidardan sormuştur!

4- Erkek, delikanlı, yürekli, adına her ne diyorsanız; “yazar” olan adam yüzüne maske takıp gelmez, ne diyecekse kendi adı ile der. Hele gereçekten Allah’a inanıyorsa, Tayyip gibi faniler adama havagazı gelir. Tayyip bir fani olarak daha ne kadar zulmedebilir ki?! Allah istemezse onu da edemez!

5- Hiçbir zaman darbe taraftarı olmadım. Ama Erdoğan’ın yaptığı demokrasiyi katleden uygulamalara da evet demedim. Tabii sayın Koru kadar eski bir yazar olmadığım için “İsmet Paşa döneminde de şu uygulamaya karşı çıktım” diyemiyorum. Ama biz taze, heyecanlı yazarlar da böyle yaza yaza kendi yolumuzda ilerliyoruz.

6- Köşk, konusu tam bir muamma! Ben sadece varolan senaryoları yazdım. Siz de yok diyebilirsiniz. Siz de ben de gazeteciyiz. Pardon Sayın Koru gazeteci siz onun tanımadığı sadık okurusunuz. Zaman her şeyi ortaya koyar. İstemek başka şey, yapabilmek başka!

7- AKP çıkardığı kanunların ne işe yaradığını biliyor mu?! Erdoğan Başbakan olarak, çıkardığı kanun ve altına imza attığı “anlaşmalar”ın ne anlama geldiğini biliyorsa bir sorun yok. Yarın Yüce Divan’da soracaklar, o da anlatacak! Bir de madem güçlü parti, seçime gider, o da seçime gidecek kadar nefesi kaldı ise boyunun ölçüsünü alır?! Hep birlikte alırız. Madem bu kadar aslan kaplan! Söyler misiniz kim tutuyor Erdoğan’ın elini?! Bu iş öyle “Ofer’le görüşmedim” deyip ardından üç defa görüşmeye, Kopenhag’ta “PKK’nın muhabirini istemiyorum” deyip salon terk etmeye benzemez. Madem bize 3 Ekim’de üyelik için kapıyı araladılar, sınırlarından PKK’yı kovacak olan onlar!

Laik 28 Şubat süreci’nde mağdur edilip Dinci 28 Şubat sürecinde iktidarın zulmünü, sansürünü görmezden gelenleri de tarih yazacak değil mi?!

Sayın Koru’nun dahi tanımadığı ama F. Koru’yu, Koru’dan da iyi tanıyan okur!

Taha Kıvanç’a, Faruk Yeni’ye ve bilimum tüm “mahlas”lara benden selam olsun.

Erdoğan gidiyor!

Bu hezeyanınız da oradan kaynaklanıyor. HM

 

ÖZKÖK’LERİ KARIŞTIRMAK

 

Eskiler “üslub-u beyan ayniyle insan” derler.

Hal böyleyken, “Peçeli yazar”ın üslubu ortadayken, ne yapmam gerekiyordu?!

İddiaları karşısında susmalı mıydım?!

Bu bakımdan hadise bazılarınızın sandığı kadar basit bir polemikten ibaret değil!

Erdoğan adına kamuoyu oluşturan bir kalem ile AKP eş Genel Başbakanı’nı iktidardan gönderecek olan kalem arasındaki “mevki” değil “mevzi” savaşı!

Koru’nun hırçınlaşıp, yüzüne “peçe” taktığı gibi hışımla sanal aleme dalması da bu yüzden.

Ki!..

“Peçeli yazar”ın “Köşk” konusundaki iddiaları da tamamen asılsız çıktı.

Erdoğan, “uçak”ta başka “ayakları yere basınca” başka konuşuyor.

Daha geçen gün yazdım.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet’te, Başbakan Erdoğan’ın, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’le ilgili sözlerini düzelttiğini köşesinde açıkladı.

İşte çok merak edenler için bu hadisenin perde arkası:

Erdoğan uçaktan inip ayaklarını yere değdirdikten sonra heyecanla (asker olan) Özkök’ü arıyor.

Aralarında şöylesi bir diyalog geçiyor:

Erdoğan, “Sayın Özkök, efendim, sayın Genelkurmay Başkanım benim sizi Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermemek gibi bir açıklamam olmadı. Medya konuyu yine yanlış aksettirmiş. Hürriyet’in haberi doğru değil.”

Özkök bunun üzerine şu cevabı veriyor:

“İyi de bundan bana ne sayın Başbakan?!”

Erdoğan, “Size bilgi vermek istedim” deyince, Özkök, bu konuyla ilgili yaşanan zoraki diyaloğu şu kelimelerle nihayetlendiriyor:

“İyi de Tayyip Bey, Özkök’leri karıştırmışsınız. Bu açıklamayı bana değil, gazeteci olan Özkök’e yapacaksınız. Size iyi günler diliyorum!”

Bunun üzerine Erdoğan, (gazeteci olan) Özkök’e o düzeltme notunu yolluyor.

Peki “Peçeli yazar” ne iddia ediyordu.

Geçiniz!..

 

KORKU İMPARATORLUĞU’NDA YAŞAMAK

 

Peki “Peçeli yazar” ile aramızda bazılarına “endişe veren gerginlik” neden yaşandı?!

Anlatayım.

Fehmi Koru’nun geçmişte bazı meslektaşlarımıza yaptığının “tıpkısının aynısını” ben de kendisine yaptım; meşhur fıkrada olduğu gibi “Nasıl oluyormuş nasıl oluyormuş” diye sordum.

Gerginlik “Sıkıyorsa, sen de bu soruları Başbakan’a sorsana Fehmi” demem üzerine yaşandı.

Koru, bu çağrımdan çok rahatsız oldu.

Geçmişte, kendisi de bu tür çağrıları başkalarına yapınca, onlar da rahatsız olmuşlardı.

Her dönem bu tür sorulardan birileri rahatsız olur!

Olacaktır!

Hatta olmalıdır da!

Çünkü bu demokrasinin kökleşmesi adına faydalı bir çaba!

Demek ki rahatsızlık yaşama sırası kendisindeymiş.

Ne var bunda!

Ki, bu arada Koru, kendini “La yüs’el” yani “hesap sorulamaz” sanan gazetecilerden.

O herkese istediğini söyler, istediği “kılçık”ı atar ama kimse ona bir şey diyemez.

Şimdiye dek bu öyle olmuş olabilir.

Ama bundan sonra öyle değil!

O “gazeteci yazar” ise ben de “gazeteci çizer”im!

Artık siz de öğrenmiş oldunuz.

Gerçekte “Kenan Kilimci” diye biri yok.

Ama ısrarla o “ben varım” diyor.

Gerçek hayatta varolmayan bu şahsiyet, her nedense Fehmi Koru kadar hassas, Taha Kıvanç kadar dedikoducu!

Koru ve Kıvanç nelerden endişe ediyorsa “Kilimci” de aynı şeylerden endişe ediyor. “Mütevazı”yı, “mütevazi” diye yanlış yazacak kadar Fehmi Koru ve Taha Kıvanç’a sadık!

Erdoğan’ın malvarlığı, Taşgetiren’in susturulması gibi konulara verdiği “titrek” cevabı yayınlamamı ise “özel yazışmaları ihlal” olarak adlandırıyor.

Bu kadarcığını söylemiş olmak bile “peçeli yazar”ı endişeye sevk ediyor.

Ürkütüyor!

O halde sorun ne?!

Sorun şu:

Erdoğan Türkiyesi’nde bazı gazeteciler, “işimden olurum” endişesi ile konuşmaya korkuyor!

Herkes bilmeli ki bu bir “ak” rejim değil!

“Kara”,  kapkara, içi “ihanet kokan” bir rejim!

Atatürk’ün Türkiyesi, Tayyip’in “Korku İmparatorluğu”na dönüşmek üzere!

Hangi ad altında olursa olsun “Fehmi Koru” da, AKP iktidarının ve Erdoğan’ın icraatlarını savunamıyor.

Eleştirmeye çekiniyor.

Aksi halde, başına gelecekleri biliyor.

Taşgetiren vak’ası ortada!

O yüzden her zaman olduğu gibi “demogog”luk yapıp, tartışmanın seyrini “dilbilgisi” konusuna kaydırmaya çalışıyor.

Polemiği, AKP ve Erdoğan merkezinden çıkartıp, başka bir kulvara oturtmak istiyor.

Eğer amacım dil üzerine yazışmak olsa, ben de oturur onun içinden “yağ damlayan” “satır”larını analiz ederdim.

Amaç bu değil ki!

Bu onun kurnazca yapmak isteyip de yapamadığı, tartışmayı yörüngesinden çıkaramadığı tek nokta!

Yazımın girişinde yer alan İkinci Dünya savaşı’ndan kalma anektodu da bu yüzden anlattım.

Özetle “Peçeli yazar”a demek istedim ki:

“Sayın Koru ikimiz de yakalandık. Ben ‘dilbilgisi’ siz de ‘ahlak’ yanlışı yaparken açığa düştünüz. Doğru olan ikimizin de yaptığı hatayı kabul etmesi. Ben kendi adıma hatamı kabul ediyor, ikazlarınız için teşekkür ediyorum. Ya siz, hatanızı kabul edip, benim yardım teklifimi kabul ediyor musunuz?!”

Peki “Peçeli yazar” bu çağrıya ne cevap verdi?!

Sırıtan, kurnazca “üslup”u, e-mail zincirlerinde kayıtlı duruyor!

Merak eden girer bakar.

Ve…

Son olarak…

Bu anlamda birkaç satır daha…

Yaşı geç dimağı genç usta yazar Turgut Özakman, “Şu Çılgın Türkler” kitabının 348’nci sayfasında şu satırlara yer veriyor:

İşgal altındaki bazı yerlerde ve İstanbul’da, bu tehlikeyi umursamayan, keyfi yerinde, milletin acısını paylaşmayan Türkler de vardı.

Bunlardan biri de Damad Feritçi ve İngilizci yazar Refik Halit Karay’dı.

Yunan Ordusu arkasında kanlı ayak izleri bırakarak Ankara’ya yol alırken, milliyetçilerle alttan alta alay eden, neşeli yazılar yazıyordu.

Bugünkü yazısının başlığı ‘Patlıcan meselesi’ydi:

‘Patlıcan meselesi deyip de geçmeyiniz. Göreceksiniz ki başlığı dolu, lakin içi kof birçok yüksek meselelerden, bu mesele daha ehemmiyetli, daha ciddi ve daha hayatidir!’..”

İşte böyle!..

Aradan bir asra yakın zaman geçse de bazı şeyler hiç değişmiyor.

Kimi “vatan satılamaz, ihanet ediyorsunuz” diyor.

Kimi de tünediği köşenin üstünden “patlıcanın faziletleri”ni anlatıyor.

Neticede her ikisi de mücadeleye “Kuvvacı” diye başlıyor!

Ama biri “Milliyeci” diğeri “İnzibatiyeci” olup yoluna devam ediyor.

Hülasa; Türkiye tarihi günlerden geçiyor.

Soros, Türkiye’de, Erdoğan üzerinden amacına ulaşamadıysa, bu, ılık suda “kurbağa” olup, bıcı bıcı yapıp güneşlenirken, “sakin olun, her şey yolunda” diyen bazı milliyetçi dostlar sayesinde olmadı.

Gecesini gündüzüne katıp bu vatan için mücadele eden “milyon’da bir”ler sayesinde, Atatürk’ün Türkiyesi’ni yıkmak isteyenlerin hevesleri kursaklarında kaldı.

Onların ahlaksızca, vicdansızca, şerefsizce yöntemlerine karşılık ben sert yazmışım çok mu?!

Sonsöz: Kuvva-i İnzibatiyeci’lerin “patlıcan” tercihine karışmak istemem ama “oturtma”sını çok iyi bilirim!

 

Hayrullah Mahmud

1 Aralık 2005

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?