Anasayfa Haberler BİR “Politik-ACI” PROFİLİ

BİR “Politik-ACI” PROFİLİ

Bu yazı bana Selçuk Maruflu (*) tarafından e.mail olarak gönderildi. Teşekkür ederim. 
            Mail’den anlaşıldığına göre, ona da Baykal Hazarlı isimli bir arkadaşından intikal…
            Orijinal ileti’nin sunumunda şöyle bir not var: “İste budur.. Kendini gazeteci sanan koca, koca yayın organlarının baş köşelerini ve televizyonları kendilerine mesken tutan sözde Atatürkçü-milliyetçi geçinen soytarı gazeteci tayfaları.. Bu Hanımefendi yazarın (Fatma Sibel Yüksek) yanında hepiniz fos çıktınız!…”
Evet, okunduğu zaman, “kendisine ulaşan herkese”, elli yıldır sızlayan kamu vicdanı, kanayan adalet-hukuk yarası ve ayaklar altına paspas edilen insan hakları!.. Türk, kutsal insan ve vatandaş olmanın yerle bir edilen onur’u!… Bu onur’u, alçakça rencide eden sulta ve cunta unsurları “politik-ACI” ların teşhis ve ilânı yönünden; Makalede çizilen profilin-(karakterin) mutlaka araştırılması, yazının yayılması, olabildiğince yayınlanması ve geniş halk kitlelerince bilinmesi, algılanması ve tartışılmasının sağlanması gerekir.
Evet, anlam, önem ve kapsam itibarıyla kendisine ulaşana sorumluluk yükleyen yazı-makale çok ilginç, çok enteresan ve ileti sunumunda belirtilen takdim notunu gerçekten haklı ve doğru olduğunu ispatlar nitelikte. Profil’i çizene, yazana ve yazıyı bize ulaştırana teşekkür ederim. Siz de lütfen (aynen aktardığım yazıyı) dikkatle ve düşüne, düşüne okuyun!..
“SENİ BU YAMYAM KİBRİN BİTİRECEK;
Billboardlardaki resimlerine baktım; güya kudretli görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler. Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları…Ne yapsan olmuyor… Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor. Sadece çalmaya, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup, durup sana; “saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik…” diye fısıldıyor.
Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun.
Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün diye tepiniyorsun ama olmuyor.
Olmuyor işte… En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine (yetersizliğine), insanlıktan çıkmış öfkene, Allah’a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar.
En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.
Boşsun, bomboşsun.
Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. Kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, delikanlılığın da naylon. Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş. Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye
çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini!..
Sahi kimsin sen?..
Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin? Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? İlkokul öğretmenin kim? Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor? Seda Sayan’ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli? Olmayan biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin? Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin? Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?
Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.
Duyduk ki şimdi de padişahçılık oynuyormuşsun.
Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi. Her mevki ve makamı tattın, geriye padişahlık kaldı öyle mi? Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir. Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek. Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun.
İyi de sen ne istiyorsun?
Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü. Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin. Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor. Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor. Şehit katilleri Meclis’te suratımıza çemkiriyor. Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun. Kime bu kinin? Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü? Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine; “Acaba biraz ileri mi gidiyorum?” diye sordun mu?
İtikadın da yalan biliyoruz.
Ama bir gün olsun Ya hesap günü varsa diye endişelendiğin oldu mu?
Evet var. Hesap günü var. Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, O hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor. Artık Allahın gözüne batıyorsun birader!
Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü. Çünkü, Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin. Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor… Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek!.”
(Alıntı: Fatma Sibel Yüksek, Kent Gazetesi, Bursa)
KISSADAN HİSSE
Ortada iki önemli mesele var. Birincisi: Elli yıldır aralıksız süren askeri cunta ve sivil sulta, kuvvetler birliği, emanet, vesayet ve AB-D velâyet dönemi! İkincisi: Hak-adalet, hukuk yokluğu ve boşluğundan kaynaklanan sömürü, derin vurgun, dipten tepeye etkin soygun; buna dayalı pahalılık, fakirlik, işsizlik, yoksulluk… Dış kaynaklı hain Psikolojik savaş unsurlarınca manipüle edilen kara cehalet; AB Fonlarıyla pompalanan onursuzluk, sorumsuzluk; Kültürel-bilimsel, etnik-dinsel kalite kaybı, kişilik erozyonu ve yaşam boyutuna yerleşen önü alınamaz bir yozlaşma, çürüme… İşte 27 Mayısta yürürlüğe konulan senaryo. Uygulandıkça, yukarıda Fatma Sibel Yüksek’in başarıyla tanımladığı “tiplemeler” politikada ivme kazandı.  
İlim-bilim, insanlık, din, ahlâk ve vicdan fukarası hikmetsiz soytarılar makam-mevkii, söz ve hüküm sahibi oldular. Oldular da ne oldu? Şu hale bakın: Yargı, eğitim, asker, adalet ve hukuk kavgalı. Memur huzursuz, güvensiz, kaygılı, fakir, mutsuz; İşçi-emekli aç ve açık, yokluktan kırılıyor, tam anlamıyla sefil, perişan; Üstüne üstlük günden güne büyüyen devasa işsizler ordusu var… Tabana vurmuş ekonomi, doruğa dayanmış sorunlar, öfkeli halk, gergin kurumlar ve haddini aşmış gerilime rağmen bir “AÇILIM” furyası! Sanki (hâşâ) devlet halkı ile kavgalı!.. Aslında değil elbet, ama resim böyle verilmeye çalışılıyor… Plan gereği ifa-icra TARAF’larının tekke ve zaviyeler, kökü/başı dışarıda cemaatler, tarikat, mason mahfilleri ve misyonerle sarsılmaz, ebet-müddet kopmaz bir dostluk ve diyalog bağı içindeler..  
OYSA!.. Milletine yön veren, onları ilim-irfan, adalet, ümran ve medeniyet peşinden sürüklemesini bilen Türk devlet adamlarının vasıfları ne idi?.. Tarih boyunca, Mustafa Kemal Atatürk dâhil Türk devlet adamlarının ‘milli beka’, ‘milletlerin kaderi’, ‘insan hakları, adalet, demokrasi’,  kısaca medeniyet, medeni siyaset, evrensel adalet ve hukuk üzerinde oynadıkları roller, ifa ve icra ettikleri efsanevi vazifeler bütün insanlığın gururu ve Türk milletinin medar-ı iftiharıdır. Öyle ise bunlar nedir? Allah aşkına!… 
            (*) Selçuk Maruflu: 1939 İzmir, AÜSBF, İngiltere London School of Economics, University of York İhtisas-İngilizce, Fransızca – Sosyal Politika Ekonomisi, Milletlerarası İktisat, Kalkınma Ekonomisi-DPT Uzmanı ve Grup Başkanı, THY Danışma Kurulu Başkanı, Özel Sektörde Genel Müdür ve İdare Meclisi Azası – XIX uncu Dönem İstanbul Milletvekili. Evli , 2 çocuk babası. 
            (**) Baykal HAZARLI

YORUM YOK

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?