Bu cehennem bu cennet bizim – Yılmaz Özdil

Bu cehennem bu cennet bizim - Yılmaz Özdil

Bu cehennem bu cennet bizim – Yılmaz Özdil yazdı.

Yılmaz Özdil’in “Bu cehennem bu cennet bizim” başlıklı 15 Mart 2022 tarihli köşe yazısını buradan dinleyebilirsiniz.

Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.

Bu cehennem bu cennet bizim – Yılmaz Özdil

1914.

Birinci Dünya Savaşı patladı.

İngiltere’de yaşayan 110 talihsiz Türk tutuklandı, İrlanda Denizi’ndeki Man Adası’na götürüldü, Knockale kampı’na tıkıldı.

Osmanlı vatandaşlarıydı.

Hiçbir günahları olmadığı halde, İngiltere’de en ufak bir suça karışmadıkları halde, savaş patlak verince “düşman” oluvermişlerdi.

Almanya, Almanya’da yaşayan İngiliz vatandaşlarını sırf İngiliz oldukları için tutuklayarak, Berlin’deki Ruhleben kampına hapsetmişti, İngiltere de İngiltere’de yaşayan Alman vatandaşlarını ve Almanya müttefiklerini tutuklayarak, sivil esir kampına götürmüştü. Arada olan bizim insanlarımıza olmuştu.

Barındıkları ahşap kulübeler sardalya konservesi gibiydi, her kulübede bin esir kalıyordu, 23 kulübe vardı, üç sınıfa ayrılmıştı, ayrıcalıklılar, Yahudiler ve sıradanlar’dı… Bizimkiler sıradan’dı.

Ayrıcalıklı bölüme daha fazla yiyecek veriliyordu.

Esir kampı altı metre yüksekliğinde dikenli tellerle çevriliydi.

Ranza yoktu, saman doldurulmuş döşeklerde, yerde yatıyorlardı.

Her esire iki battaniye, bir tabak, bir kaşık, bir fincan zimmetliyorlardı.

Yemek pişirmek ve temizlik işleri güya sırayla yapılıyordu ama, yüksek rütbeli ve zengin esirler, gariban esirleri adeta hizmetçi gibi kullanıyordu.

Bizimkiler, iş güç sahibi ve eğitimli olmalarına rağmen, Osmanlı yönetimi tarafından sahipsiz bırakıldıkları için, en alt tabakadaydılar.

Firar etmek mümkün değildi.

Zaten firar etsen, nereye kaçacaksın… Denizin ortasında, esir kampından başka yerleşimi olmayan, dımdızlak ada’ydı.

Padişahımız efendimizin bu çekilen çilelerden haberi bile yoktu.

Amerikalılardan öğrendi!

İstanbul’daki Amerikan sefareti tek tek isim listesi verdi, böylece insanlarımızın Man Adası’nda esir tutulduğu anlaşıldı.

Mustafa İbrahim, Dursun İsmail, Mustafa Şevket, Mahmud Tevfik, Ahmed Refik, Osman İbrahim, Mustafa Mehmed diye sıralanıyordu… Cohen David, Ariel Moise, Halewa Thelebi, Onnig Ekezian, Vahan Frenkjan, Varakian Armenak, Bisensio Joseph gibi, gayrimüslim yurttaşlarımız da vardı.

Hilal-i Ahmer Cemiyeti, İsveç’in Londra büyükelçiliği vasıtasıyla esirlerimize para yardımı göndermeye çalışıyordu. Adam başı 10 sterlin veriliyor, parayı elden teslim aldığına dair imza attırılıyordu.

Hastalandılar.

Hemen hepsi zatürree oldu, romatizma oldu.

Dört yıldan fazla bu şekilde yaşadılar.

Dayanabilen dayandı.

Ramazan Mehmet

Hüseyin Halid İbrahim

Hüseyin Ali

Hasan Derviş

Mehmet Ali

Kalan Yeğen

Ahmed Hasan, vefat ettiler.

Esir kampının hemen bitişiğindeki Aziz Patrick Kilisesi’nin bahçesinde toprağa verildiler.

Man Adası’nda kaç can verdik, savaştan sonra kaçı sağ salim dönebildi, muamma olarak kaldı.

1972 yılına kadar ne arayan oldu, ne soran oldu.

1972 yılında Birleşik Krallık Savaş Mezarları Komisyonu tarafından tespit edildi, Londra büyükelçiliğimiz tarafından sembolik mezar taşları yaptırıldı, sembolik kabir alanı zincirle çevrildi, Türk Bayrağı işlenmiş mermer levha konuldu, “Burada Birinci Dünya Harbi’nde şehid olan yedi Türk yatıyor, ruhlarına fatiha” yazıldı.

2002 yılında Ecevit Hükümeti tarafından “şehitlik” statüsü verildi.

Kader böyle istemişti…

Kilisenin bahçesi şehitliğimiz olmuştu.

Bir asır geçti…

Bazı şeyler hiç değişmedi.

Roman Abramovich mesela.

Rus dolar milyarderi.

20 senedir, İngiltere’nin en prestijli işadamlarından biriydi.

165 metrelik yatıyla, 300 milyon dolarlık özel uçağıyla, 4 bin 500 dönümlük malikanesiyle, Chelsea kulübüyle, hayırsever bağışlarıyla filan yere göğe sığdırılamıyordu, ne oligarklığından şikayet eden vardı, ne Rus olmasından, övgü yağmurlarıyla pohpohlanıyordu.

20 sene sonra, şak…

İngiltere’deki malına mülküne el koydular, İngiltere’ye girmesini bile yasakladılar, bizzat İngiltere dışişleri bakanı açıkladı, “Abramovich gibilerin bizim toplumumuzda yeri yok” dedi, 20 senedir övgülerle manşet yapan İngiliz medyası, bugün Abramovich’in fotoğrafını koyup “kirli milyarder” diye manşet atıyor, Putin’le yanyana fotoğrafını basıp “kan kardeşler” diye manşet atıyorlar.

Yahudi kökenli olan Abramovich, geçen sene, Sefarad Yahudilerine tanınan yasal imkanlar çerçevesinde Portekiz vatandaşı olmuştu, böylece Avrupa Birliği vatandaşlığı almıştı.

Şak… Şu anda Portekiz’de soruşturma açıldı, Abramovich’in Sefarad Yahudisi olduğunu onaylayan Portekizli hahamı bile tutukladılar, Abramovich’in Portekiz vatandaşlığı iptal edilecek.

Almanya’da, Münih Filarmoni Orkestrası’nın şefi Valery Gergiev sırf Rus olduğu için görevinden alındı; İtalya’da La Scala, Fransa’da Paris filarmoni, Avusturya’da Viyana filarmoni, İskoçya’da Edinburgh festivali, İsviçre’de Verbier festivali, Valery Gergiev’le ilişkilerini kestiklerini duyurdu.

Londra Kraliyet Operası, Bolşoy Balesi’nin temsillerini yasakladı.

İsviçre’de, Rus soprano Anna Neremko’nun canlandıracağı Lady Macbeth’in gösterimi yasaklandı.

Yunanistan’da Çaykovski’nin Kuğu Gölü Balesi yasaklandı.

ABD’de Rus piyanist Deniz Matsuev’in Carnegie Hall konseri yasaklandı.

İtalya’da Milano Bicocca Üniversitesi, Dostoyevski dersini yasaklamaya kalktı.

Rus sanatçılarından vazgeçtik, Rus kedilerine bile yaptırım uygulanmaya başlandı… Uluslararası Kedi Federasyonu, Rusya’da yetiştirilen kedilerin hiçbir soy kütüğüne kaydedilmeyeceğini açıkladı. Rus kedileri ayrıca, uluslararası kedi fuarlarından men edildi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1942 yılında, ABD’nin Pasifik sahillerinde yaşayan 120 bin Japon kökenli Amerikan vatandaşı, sırf Japon oldukları için gözaltına alınarak, silahlı nöbetçilerle, tel örgülerle çevrili kamplara tıkılmıştı.

Hiçbir günahları olmadığı halde, ABD’de en ufak bir suça karışmadıkları halde, savaş patlak verince “potansiyel vatan haini” oluvermişlerdi.

Japonya’yla savaş halinde oldukları için “ulusal güvenlik” gerekçesiyle “iç tehdit” olarak görülen Japon vatandaşlarının 30 bini henüz çocuktu.

Ama, İkinci Dünya Savaşı’nda bile, şimdi olduğu gibi, Japon kedilerini “düşman” olarak görmeyi akıl edememişlerdi!

“Barış güvercini” ayaklarına yatanların, “hümanist” pozlarına bürünenlerin, tarih huzurundaki çıplak gerçeği budur.

Hangi ülkeye gidersen git, ne kadar vatandaş olursan ol, ister işadamı ol, ister sanatçı ol, çarşı karıştığı anda, o ülkede ikinci sınıf insansın.

İstersen 20 yıl orada yaşa, şüpheli şahıssın.

İstersen kundakta bebek ol, doğuştan mimlisin.

Aksini iddia eden, ya tarih bilmiyordur, ya burnunun ucunu görmüyordur.

Bugün olup bitenler, kapağı yurtdışına atmaya çalışanlar için, bireysel kurtuluşu yurtdışında arayanlar için, ibrettir.

Gitmek için haklı sebeplerimiz her ne olursa olsun, tek kurtuluş yolu, kendi ülkemizde, kendi demokrasimiz için mücadele etmektir.

İnsan haklarımız için elalemin ülkesinden medet ummak yerine, kendi insan haklarımıza önce kendi ülkemizde sahip çıkmamız gerekir.

Hani demiş ya büyük şair; dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, bu cehennem bu cennet, bizim.

Nereye öykünürsek öykünelim…

Başka adres yoktur.

Yılmaz Özdil

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?