canakkale destani

Çanakkale Destanı. Ayşe Şebnem Sarı Önerbay Haftanın Anlam Ve Önemine İstinaden, Çok Değerli Bir isim, Ahmet Önerbay’ı Konuk Etti.

Çanakkale Destanı

Bu Haftasonu Konuk Köşemde, Haftanın Anlam Ve Önemine İstinaden, Çok Değerli Bir isim, Ahmet Önerbay’ı Konuk Edeceğim. Bugün 18 Mart, Bugün, Çanakkale, Yurdumun, Türklerin Destanı.. Kimin Çanakkale’ye Gidipte Tüyleri Diken Diken Olmamıştır Ki.. Orada Yaşanılan Duyguları Kelimelerle Tarif Etmeme Imkan Yok. Ama Bize O Yılları, Yorgun Günleri, Savaşı, Kahramanlığı, En Güzel Şekilde Anlatacak, Ahmet Önerbay’ı Tarihçi Kimliğiyle, Duygularımızı Kelimelere Döküp, Şiirsel Anlatımıyla Buluştursun Diye Ağırlayacağım! Los Angeles’tan Çin’e Bir Köprü Kurduk, Nedenleri, Nasılları, Efsaneleriyle, Çanakkale’yi Konuştuk Ve Tarihe Damga Vuracak Bir Röportaj Gerçekleştirdik.

Ahmet Önerbay, kendisi çok güçlü bir CEO, stratejist, genç bir girişimci, yönetici, tarihçi..

Ahmet Önerbay, öncelikle okuyucularımıza kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

Giresun’luyum. İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü mezunuyum. Üniversiteyi bitirdikten sonra, 2001 yılında, Amerika’ya, New York’a taşındım. New York Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında master yaptım. Daha sonra California’ya yerleştim, burada da Chapman Üniversitesi’nde Strateji ve Liderlik eğitimleri aldım. California’ya taşındıktan sonra, Türk toplumuyla iç içe ve birlikte olmaya gayret gösterdim. Ayrıca, hem bir tarihçi, hem de siyaset eğitimi almış bir birey olarak, Türk toplumuna faydalı olmak için bir çok çalışmalar yaptım ve konferanslar verdim. Bunların yanında, Türk Derneklerinde çeşitli görevler aldım. Los Angeles Türk Amerikan Derneği (LATAA) yönetimde görev aldım, 2012 – 2014 yılları arasında bu derneğin başkanlığını yürüttüm. 2015 yılında, Watch – Us, Türk Amerikan Ticaret Odasını kurduk, bu Ticaret Odası’nın başkan yardımcılığı görevindeyim, ilk kez açıklıyorum, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Genel Kurul toplantısında, president – elect (bir sonraki dönem başkanı) ilan edildim, gelecek yıl, başkan olarak görevime devam edeceğim. Bu görevi layıkıyla yerine getirip, Türk toplumuna faydalı olmak adına herşeyi yapacağız.

Sizi kısaca tanıdıktan sonra, Çanakkale Zaferi’nin anlam ve önemini konuşmak, sizden öğrenmek istiyoruz.

Çanakkale Zaferi, Türk tarihi için çok önemli bir zafer olduğu kadar, dünya tarihi içinde aslında çok önemli bir zafer, çok anlamlı bir savaş… Çanakkale Zaferi’ni elde ederken, dünyaya Turk’un gücünü tekrar göstermiş olduk. Ayrıca, 1. Dünya Savaşı sonrası tamamen elimizden çıkan Türk topraklarının, Kurtuluş Savaşı ile tekrar alınmasının temeli bence Çanakkale Savaşı ile atılmış oldu. Çünkü, bizim insanımız Çanakkale Zaferini bildiği ve yaşadığı için, “Turk insani birşeyi başarmak istediği ve bir olduğu zaman, büyük bir zaferi, yedi düvele karşı yapılan bir savaşı kazanabileceğini öğrenmişti” ve bu Kurtuluş Savaşı’nda bir kıvılcım oluşturmuştu. Ingilizler için çok önemliydi çünkü Ingilizler, Istanbul’u alıp, Rusya’ya direkt yardımda bulunup, Almanya’yı köşeye sıkıştırmak istiyorlardı. Bunu başaramadılar. Ingiliz yardımı Rusya’ya gitmediği için, Rusya’da Bolşevik Ihtilali oldu. Böylece, Rusya’da komünizmin başlangıç noktası, yine Çanakkale Zaferi’nin sonucuyla beraber ortaya çıktı. Bugünki bilinen haliyle Avrupa’nın, bu şekilde şekillenmesi, Çanakkale Zaferi’nin bir diğer sonucudur. Çanakkale Zaferi, bir zafer olarak, sadece Türk tarihini değil, dünya tarihini değiştirmiştir. Avustralyalıları, Yeni Zelandalıları, Hint Ordusunu biraraya getiren, Fransız Ordusunu, Ingiliz Ordusunu, Türk Ordusuna karşı biraraya getiren çok ilginç bir savaştır. Bu savaş sonrası Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar ve Hindistan’dan gelen askerler Çanakkale’de birçok kayıba uğramıştır. Türk Ordusunda da çok büyük kayıplar vardır.

Birçok ulusu etkileyen bir savaştan, aynı zamanda da bir zaferden söz ediyoruz öyle değil mi? Birçok ülkenin tarihine damga vurmuş bir zafer, Türk’ün kahramanlık nârası.. 

Elbette.. Çok ilginç bir anekdot; Türk topraklarında, Çanakkale’de, Ingiliz Ordusu içindeki Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar’dan birçok kayıp olduğu için, Kurtuluş Savaşı sonrası, Mustafa Kemal Atatürk, Avustralya ve Yeni Zelanda hükümetlerine bir açıklamada bulunur, der ki, “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”. Bu sözlerden dolayı, Avustralya ve Yeni Zelanda hükümetleri, Türk hükümetine, büyük bir saygı duymaktadırlar.

Anzaklarla ilişkimizi biraz daha genişletirsek, nasıl yorumlayabiliriz? Şuandaki gelinen noktada neler oluyor?

İngiliz hükümeti, Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan’i sömürge olarak kullandığı için, kendi ordusu içerisinde, bu üç ülkeden birçok insan barındırıyordu. Bu insanlar, cephelerde, on planda savaşıyorlardı. Dolayısıyla, çok fazla kayıba uğradılar. Çanakkale Savaşı zaten dünya tarihinin en kanlı savaşlarından bir tanesi olarak bilinir. Anzaklar, bu vermiş oldukları kayıplardan dolayı, günümüzde, Anzak günü düzenleyerek, bugünü anarlar.

Ayse Sebnem Sari - Ahmet Onerbay Canakkale

Anzak Günü etkinlikleri, Los Angeles’ta nasıl kutlanmaktadır?

Los Angeles’ta bu tören her yıl, 25 Nisan’da yapılıyor. Bizlerde, elimizden geldiği kadar katılmaya çalışıyoruz. Anzak Günü, Ingiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa, hatta Kanada (o savaşta etkisi vardı) ve Türkiye tarafından ortak düzenlenir. Her yıl bir ülkenin başkonsolosu bu görevi üstleniyor. Barış mesajları verilerek, savaştan uzak durulması gerektiğine vurgu yapılarak süregiden, barışın anlatıldığı, çok güzel bir etkinlik. Az önce aktardığımız, Ataturk’un sözleri, her yıl bizim değerli başkonsoloslarımız tarafından yeniden dile getiriliyor ve aslında Türkiye orada bir yıldız gibi parlıyor.

Burada, aynı zamanda, ‘The Water Diviner’ filminden bahsedelim. 2014 yapımı, Imdb 7.1 oy oranıyla, Russel Crowe imzalı bir film. Crowe, hem yönetmen koltuğunda, hem de aktör olarak filmde karşımıza çıkıyor. Film, Dördüncü, The Australian Academy of Cinema and Television Arts Awards (AACTA), yani Avustralya Akademi Ödül Töreninde, 2015 yılında, üç ayrı ödüle layık görüldü. En iyi film, en iyi kostüm ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Yılmaz Erdoğan) ödüllerini aldı. Tabii, taraflı bir perspektifi yansıttığına dair eleştiriler var. Sizin yorumunuz nedir?

 Evet, bu film, Avustralyalı aktör, Russel Crowe’un çektiği bir film. Tabii ki bizim kahramanliklarimizin çok anlatıldığı bir film olmasa bile, Anzak ve Türk tarafına da deginilmeye çalışılmış. Avustralyalı bir babanın, Çanakkale Savaşı sonrası, savaşa gönderdiği çocuklarını arama hikayesi. Usta oyuncularımızdan, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan da bu filmde rol alan isimler. Her iki isimde, Türk tarafını anlatmaya çalışan karakterleri canlandırıyor. Yılmaz Erdoğan Türk komutan, Cem Yılmaz ise Türk askeri ve komutanın sağ kolu. Oyuncularımız, hem kahramanlık örneği gösteriyor, hem de insanlık adına, Avustralyalı babaya çok güzel dersler veriyor.

Çanakkale Savaşını bize kısaca anlatır mısınız?

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı başladıktan bir süre sonra, Almanya’nın yanında savaşa girdi. İngilizler bunu bir fırsat bildiler, çünkü, İngilizler, Fransızlar, Çanakkale’den eğer Istanbul’a ulaşabilirlerse, Almanya’yı alt taraftan yani güneyden de kuşatmış olabileceklerini düşündüler. Yine aynı zamanda, Rusya, Almanların ilerlemesi ile beraber çok sıkıntılar yaşıyordu. Rusya’ya hem yiyecek, hem silah ihtiyacını sağlayabilmek için Çanakkale Savaşını kazanmak Ingilizler için çok önemliydi. Hem Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmek, hem Rusya’ya yardım etmek, hem de Almanları güneyden sıkıştırmak için İngiliz ve Fransız donanması, 19 Şubat 1915 tarihinde, Çanakkale kıyılarını bombalamaya başladı. Tabii, bundan birkaç ay önce gelip hazırlıklarını yapmışlardı. İngiliz donanmasının komutanı, İngiltere’ye çekmiş olduğu telgrafta, ‘havalar eğer iyi giderse, on dört gün içerisinde İstanbul’dan size selam göndereceğim’ demişti. Yalnız, bir dip not, bu bahsetmiş olduğumuz donanma komutanı, Çanakkale’yi arkasına bile bakmadan terketti. İlk önce bir taarruz yapıldı bu taarruz başarısız olunca da, Hamilton kaçtı, Ingilizler donanma komutanını değiştirdiler. Ve, bizim bildiğimiz 18 Mart’da, Büyük Taarruz başladı. İngiliz donanması, denizden Çanakkale’yi bombalamaya başladı. Bunda da başarılı olamadılar. Osmanlı İmparatorluğu çok büyük bir direniş gösterdi. Bu direnişin içerisinde en önemli noktalardan birisi de, 18 Mart’in bugün Zafer olarak anlatılmasına sebep olan bir kahraman, Seyit Onbaşı..

Seyit Onbaşı, Balıkesir’in bir dağ köylüsü.. Balkan savaşı öncesi, genç yaşta askere alınmıştır. 1912 yılında Balkan Savaşı’nda görev aldıktan sonra, Çanakkale Savaşı başlayınca, Çanakkale bölgesine getiriliyor. Bu bölgede, topçu bölüğünde görev alıyor.18 Mart günü, düşman Büyük Taarruz’a başladığında, ortalık toz duman, her yer karmakarışık.. Önce çok büyük bir panik yaşanıyor, Osmanlı ordusunda, çünkü, aniden büyük bir taarruz, top ateşi başlıyor. Seyit Onbaşı’nın bölüğüne düşman zırhlısından ateş açılır. Bu ateş sonucu, Seyit Onbaşı’nın etrafındaki arkadaşlarından neredeyse herkes ölür. Bölük komutanı sahneye baktığında, bir Seyit’i bir de bacağından yaralı, er Ali’yi görür.. Can hayliyle, etrafı kolaçan eden Seyit Onbaşı, bir tane top mermisi görür. 276 kilo ağırlığında bir mermidir, bu. Bu merminin kaldırılması, normal şartlarda ancak bir vinç yardımıyla olmaktadır. O hengamede vinçlerde paramparça olduğu için Seyit Onbaşı yapacak birşey bulamaz ve 276 kiloluk bu mermiyi alır, tam altı tane basamak çıkar, topu yerine koyar, ateşler ve Queen Elizabeth gemisinin tam da bacasına isabet eden bu top mermisi, Queen Elizabeth gemisini Çanakkale’de sulara gömer. Birkaç bölükten daha ateşlenen toplarla hezimete uğrayan düşman anlar ki, Çanakkale sadece denizden yapılacak bir saldırıyla ele gecirilemeyecektir. Tamamen taktik değiştirilir ve bundan sonra da, 25 Nisan 1915 tarihinde, kara harekatı başlar. İlk taaruz başarılı olmaz, tekrar bir taaruz yapılır, bu taarruzda da 57. Alayın başarılı savunması ile, kara harbi de Osmanlı Ordusu tarafından kazanılır. Ve düşman, Çanakkale’de başarılı olamayacağını anlar. 57. Alayın efsanevi başarı hikayesi, sadece Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de yer etmiştir. Üç bin kişilik alay, ilk taarruzda, sayısının yarısı kadar şehit verir, ikinci kez geride kalan askerlerle tamamlanan alay, devam eden taarruzlarda, düşman çemberinde, kahramanca savaşarak, bütünüyle şehit olur. Bu yüzdendir ki, bugün Türk Ordusu’nda 57. Alay diye bir alay yoktur. 57. Alay o kadar çok madalya almıştır ki, dünya tarihinin en çok madalya alan alayı olarak nitelendirilir. Bu kahramanca savunmalardan dolayı, tüm taarruzlar püskürtülünce, İngiliz ve Fransız ordusu geri çekilmeye baslar. Bu geri çekilme olgusu da aslında içinde çok ilginç bir detayı barındırır. Biz, Türkler, Çanakkale Savaşı’nı bir zafer olarak anarız ve kutlarız. Aynı savaşı, Ingilizlerde, zafer olarak kutlar. Peki neden? Çünkü, denizden ve karadan yapılan taarruzlar ve saldırılar başarılı olamayınca, İngiliz donanması geri çekilme kararı alır, ancak, bu kararı çok fonksiyonlu bir biçimde uygulamak zorundadır. Savaş alanında, birçok askeri ve gemisini, en az hasarla, geri çekmek zorundadırlar. Bunun üzerine, müthiş bir kaçış planı hazırlarlar, hazırladıkları kaçış planı, ‘Büyük Kaçış’, ‘Büyük Zafer’ diye tarih kitaplarına girer. Hatta, savaş tarihinde de okunur. Şöyle ki, İngilizler, en önde bulunan gemilerini sahada tutarlar, silâhlarını Osmani Ordusu’na doğru doğrulturlar. Askerleri ise arkadaki gemilere doldurarak, gece Çanakkale’yi terkederler. Osmanlı Ordusu sabah olduğunda, bir bakar ki, İngiliz ordusunun sadece en önde olan donanması oradadır, geri kalanından ise eser yoktur. Aslında, Osmanlı Ordusu’ndan kaçarken, zaiyat vermeden geri çekildikleri için, bu kaçışı, Büyük Kaçış olarak, günümüzde dahi anmaları bu yüzdendir.

Okuyucularımla, Seyit Onbaşı’na ek olarak, paylaşmak istediğiniz, efsanevi kahramanlık hikayesi var midir?

Tabii ki.. Ben, tarihi olayları incelerken, olayların her iki boyutunu da irdelemeye gayret gösteririm. Bazı olayları da analiz ederek, sonuç çıkarmaya çalışıyorum. Bu Çanakkale Savaşı içinde geçerli.. Bu doğrultuda sizlere, içerisinde her iki tarafı da değerlendiren, ilginç bir anıdan bahsetmek istiyorum.

Çanakkale, 1915…

İşgal güçlerinin donanmasının ana kumanda gemisi Amiral Guepratte’a ait. Fransız ordusunun komutanı.. Amiral Guepratte işgal güçlerinin donanmasını Çanakkale’den geçirip İstanbul’a götürmekle görevli. Amiral Guepratte, Çanakkale önlerine geldiğinde, eline dürbününü alır, Türk sahillerine bakar.. Ne görsün.. 2000 tane top mermisi, Fransız ve İngiliz donanmalarına doğru doğrultulmuş, ateşe hazır bir şekilde bekliyor. Tabii ki bilmez ama o, 2000 tane top mermisi diye düşündüğü şeylerin, 1800 tanesi soba borusundan ibarettir. Amiral Guepratte kafasında planlar kurmaya çalışırken, yaverine döner,

”Bana yüzbaşıyı çağırın” der.

Yüzbaşı gelir, selam verir,

”Buyrun efendim beni emretmişsiniz”.

Amiral Guepratte der ki,

”Yüzbaşı işte görüyorsun, Türkler top mermilerini bize doğru çevirmişler, hazırlıklarını yapmışlar. Bu Türkler, akıllı, uyanık insanlar, biliyorlar ki, biz geleceğiz, biliyorlar ki, biz karaya çıkartma yapacağız, dolayısıyla bunlar mayın döşemişlerdir. Sana görev veriyorum, gideceksin bu mayınların hepsini ama hepsini temizleyeceksin! Biliyorum ki nişanlısın, İstanbul’a vardığımız da nişanlını Paris’den getirtip, İstanbul’da Osmanlı’nın saraylarında düğününüzü yapacağım.”

Hem tarihe geçecek yüzbaşı hem de ünvan, rütbe alacak. Tabii ki yüzbaşı heyecanlanır

”Emredersiniz” der çıkar.

Gider, orada ki tün mayınları temizler.

Ama, biz tarihte Çanakkale Savaşında Nusret Mayın Gemisi’nin suya mayınlar döşediğini ve işgal güçleri donanmasınında bu mayınlara çarpıp ve battığını biliriz.

Oysa ki Amiral Guepratte, yüzbaşıyı gönderip bu mayınları temizletmişti.. Öyleyse, ne oldu?

O zaman, hikayenin Türk kısmına dönelim…

Türk komutanlar biraraya gelirler ve konuşmaya başlarlar.

”Biz buraya mayınları döşedik çok güzel ama, bu İngilizler, Fransızlar bilirler, bizim mayın döşediğimizi, mayın falan bırakmazlar ki, bütün mayınları temizlerler. Su da mayın var mı yok mu bilmiyoruz, nasıl öğreneceğiz” derken..

Yüzbaşı Cemal Bey der ki, (Soyadı kanununda Durusoy soyadını alacaktır)

”Arkadaşlar suda mayın olup olmadığını anlamanın bir tek yolu var, bir uçakla gidelim, bir keşif uçuşu yaparsak su da mayın olup olmadığını anlarız.”

Tabii düşman Çanakkale’ye kırk dokuz tane savaş gemisiyle gelmişti, bir tanesi de savaş uçağı gemisi idi ve bu geminin üzerinde de tam altı tane savaş uçağı mevcuttu. Bizde ise, Balkanlarda ki savaştan çıkmışız, Çanakkale cephesi var, üstüne üslük diğer cepheler var, savaş uçağı gemisini bile geçtik, elde kalan sağlam uçak bulmak çok zor. (Savaş öncesi dört yüz tane savaş uçağımız olduğu söylenmektedir).

Komutanlar der ki,

”Yahu Cemal bey doğru söylüyorsunuz da uçağı nereden bulacağız”

”Kaz dağlarına bir uçağımız düşmüştü, orada ki uçağı, ben gidip bulayım, onarıp, uçurayım”

Hemen onay verilir. Ve Cemal Bey Kaz Dağlarında düşmüş olan o uçağı bulur, tamir eder, uçurur… Keşif uçuşundan sonra gelir der ki ”düşman bütün mayınları temizlemiştir.” İşte bu öğrenildikten sonra Nusret Mayın Gemisi gider, bir kez daha mayın döşer.

Düşman gemileri, bu mayınlara çarpıp telef olduktan sonra, hikayenin Fransız kısmına geçelim,

Amiral Guepratte donanmayı geri çekmek zorunda geri çekerken, mayınları temizletmek için emiri verdiği yüzbaşını çağırtır.

”Yüzbaşı ben sana ne dedim, git bu mayınları temizle dedim, niye temizlemedin?”

”Efendim ben temizledim”

Amiral Guepratte 18 mart günü gemisinde savaş mahkemesini kurar yüzbaşıya idam kararı verilir.

Yüzbaşı gemide idam edilirken son sözünü söyle dediklerinde, Amiral Guepratte yüzbaşıya, yüzbaşı Amiral Guepratte’a döner, kısık bir sesle sadece,

”BABA” der.

Türk kısmına tekrar dönelim.

Çanakkale Savaşı’nda birçok şehit verdik ama bunun yanısıra birçokta yaralımız var. Etraf ölü ve yaralılarla, çepeçevre sarılmış vaziyette.. Ortam korkunç..

Bir sıhhiye çadırı kurduk orada hekim içeride tabi savaş başladı ölüm yağıyor siperlerimize top mermileri, mermiler, şarapneller binlerce yaralı var sıhhiye erleri sedyelerle yaralıları taşıyorlar sıhhiye çadırına orada ameliyathane ama ameliyathanenin olduğu çadırın önünde bir masa ve masanın başında bir doktor. O doktorun elinde bir de morfin var.. Her yaralı asker o masaya yatırılıyor önce. Doktorun görevi şu bu yaralının kurtulma olasılığı var mı yani ameliyat edilirse yaşar mı ve elinde enjektör enjektör de morfin eğer asker ameliyat edilirse kurtulabilme olasılığı varsa morfini ona yapıyor. Ama herkesin ağrı kesiciye ihtiyacı var yani ölecek olsa da onun da ağrı kesiciye ihtiyacı var. Yapamazsın… Yapamazsın çünkü morfin çok az.. Bunu yaparken bizim doktor, acırım diye, o askerlerin hiçbirinin yüzüne bakamıyor. Yaralılar gelip giderken, Bir sedyede bir yaralı getiriliyor, doktor yaralının yüzüne bakmıyor, yarasına bakıyor… Umut yok.. Tam işaret edeceği sırada, yaralı asker gözünü açıyor ve bakıyor, BABA diyor.. Doktor tabii ki çaresiz, bir evladına bakıyor, bir yarasına bakıyor, sonra görevli askerlere dönüp diyor ki,

”Alın bu askeri gölge bir yere bırakın”…

Ve o doktor bir kaç saat sonra işini bitirdikten sonra gidip bakıyor ki, evladı çoktan gözlerini hayata kapayıp şehit olmuştur.

İşte bu anlar gibi anlar, Türklerin bu savaşı nasıl kazandığını bizlere gösteriyor.

Sayın Ahmet Önerbay, Çin’den, Los Angeles’a, bu köprüyü kurmamıza vesile olup, böylesine anlamlı bir konu hakkında röportaj talebimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum..

Gözlerini Kırpmadan Canlarını Bizler Için Veren, Kahraman Çanakkale Şehitlerimize Allah’tan Rahmet, Gazilerimize Ise Yıllar Sonra Bir Kez Daha Şükranlarımızı Sunup, Önlerinde Saygıyla Eğiliyoruz. Çok Büyük Birşeyin Üstesinden Geldiler, Efsane Oldular, Tarih Yazdılar… Ecdadımıza, Atalarımıza Tekrar Teşekkürler. Gamla, Acıyla Dolu Bir Yoldan Neslimizi Alıp, Aydınlık Dolu Günlere Temel Attılar…

Ülkemizi, Türkiye’mizi, Bayrağımızı Sevelim, Değer ve Kıymetlerini Bilelim! Atalarımızı Ve O Günleri Unutmayalım, Hatırlayalım ki, Bugün Bizim İçin Daha Değerli Olsun…

 

‘Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı,

Ana, Ben Gidiyorum Düşmana Karşı,

Offf, Gençliğim Eyvah!’

 

“ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!

P.s. : Aşağıdaki YouTube linkinde, Radio Anatolia’da yayınlanan röportajın tamamını dinleyebilirsiniz.

Reklamlar

Facebook Yorumları

yorum

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?