ÇOCUKLUĞUMUN YAZLARININ GEÇTİĞİ EV

Mübadele sonucunda doğduğu toprakları zorunlu terk eden atalarımın ilk geldikleri yer olan Çiftlik Köy (şimdi Çiftlik Mahallesi) Osmanlı döneminde Yeni Nahiye, Çiftlik-i Kebir adlarıyla anılmaktaymış ve yine büyüklerimin ifadesi ile o kadar güzel bir yermiş ki; Ege’nin Paris’i olarak anılmaktaymış. Yerleştirme sırasında hangi kriterlerin uygulandığı tam olarak bilinmemekle birlikte şüphesiz sübjektif ve muhtemelen de yüksek iltimas ya da madeni hazzın yarattığı hassas ortamda tamamlanmıştır tüm bu işlemler. Her ne ve nasıl yapıldıysa yapıldı, bu tahsiste Dedemlere yine söylendiğine göre köyün başpapazının ya da dini yöneticisinin evi tahsis edilmiş ki o ev benim de çocukluğumun yaz aylarının geçtiği evdir. Dış görüntüsü muhteşem olmakla birlikte iç dizaynı da bir başka muhteşemdi.

Geçmiş dönemde yağmurların şiddetini ve boyutunu göstermesi açısından çok önemli görünen bir derenin kenarında inşa edilmiş evin ön cephesi bu dereye bakmaktaydı. Bakmaktaydı diyorum ne yazık ki artık bu ev yok… Bu evin kıymetini asla bilemeyecek kişiler sahiplenince ve buna kimse de itiraz etmeyince burada anlatmak istemediğim nedenlerden ötürü ev yıkıldı ve yerine bir ucube yapıldı. Derenin yaz aylarında da devam eden bir akarı vardı (su bulunma hali) ve akasya, dut ve iğde ağaçlarının süslediği bu dere denizle birleştiği yerde yaklaşık 70-80 mt lik bölümünde deniz balıklarının bol miktarda yaşadığı bir alandı. Bugün bile büyük hayal kırıklığı ile hatırladığım çok büyük bir yanlış yapılırdı, burada yetişen balıkların yakalanması için, ne yazık ki DDT adlı bir zirai ilaç atılır ve balıklar öldürülerek yakalanırdı ama kimler yapardı ne yazık ki çok uzun zaman geçmiş olması nedeni ile hatırlayamamaktayım. Ama yinede dere içinde yetişen güzelim ağaçlar ve yaşayan ördekler aklımda kalan en önemli güzelliklerdi…

Derenin evin önüne gelen kısmında dereye inilmek için hatırladığım kadarı ile 8 basamaklı bir merdiven vardı ve bu merdiven hangi gerekçe ile inşa edilmiş olduğunu bugün bile anlamlandıramamaktayım. Yakında köprü olmaması gerekçesi ile karşıya geçmek üzere derenin içine inilmek suretiyle yapılmış olduğu düşünülse bile karşı tarafta karşılığı olmaması nedeniyle pek anlamlı bir açıklama gibi durmamaktadır bu düşünce. Belki de bu merdivenler zaman zaman su almak için kullanılmak için yapılmıştır diyeceğim ama evin farklı yerlerinde olmak üzere 3 adet kuyu bulunmakta idi. Evet şimdi de bakıyorum ama bu merdivenin yapılış amacını maalesef anlayamıyorum.

Bu tılsımlı tabii ki sadece benim için olabilir ama gerçekten güzel bir evdi ve muhteşem bir giriş kapısı vardı, uzun yıllardır kullanıldığı çok açık belli olmasına rağmen yaşını göstermeyen hatta çok genç bir görünümü vardı. Kapının 2 kanadı vardı ve kasası ise mermerden imal edilmiş kapı sövelerine delinmiş delikler vasıtası ile tutturulmuş ve kurşun ile de etrafı doldurularak sıkıştırılmış idi. Kapının 2 kanadının da üzerlerinde birer ayrı kanat vardı ki ahşap işçiliği bu gün bile çok net hatırladığım güzellikte idi. Bu kanatlar; açılınca da dışında dışarıdan da görüntüsüne ayrı bir güzellik kattığı tartışılmaz bir demir kafes ile güvenliği artırılmış ve belki de zaman zaman güvenlik altında havalandırma maksadı ile de kullanılmış olabilir. Kapının bir kanadının arkasında destek amaçlı bir demir çubuk bulunur bu çubuk duvardaki bir halkaya takılırdı, bu demir genellikle de takılı bulunurdu zaten, içeriye taşınması gereken büyük bir şey olduğunda ya da dışarıya çıkarılmak istenen bir şey, işte o zaman bu demir çıkarılır ve o kanat ta açılırdı. Normal giriş çıkışlar için ise kapının bir kanadı kullanılır ve bu zaten yeterli idi.

Ana giriş kapısından girer girmez, büyüklerimin dediği biçimiyle “taşlık” denen bir giriş vardı ve muhtemelen taşlık adı da zeminin siyah ve beyaz kotarina adı verilen çakıl taşlarıyla kaplı olmasından kaynaklanıyordu. Siyah zemin üzerine beyaz kotarinalarla bezenmiş bir ağaç ya da dal figürü bulunmaktaydı ki tam bir sanat eseriydi. Taşlık sağ tarafındaki büyük bir kapı ile yine büyüklerimin ifadesi ile “mağaza” denen benim hatırladığım dönemde tavuk ve hindilerden oluşan küçükbaş hayvanların beslenildiği bir bölüme açılmaktaydı, ancak isminden anlaşıldığı üzere daha önceleri çok muhtemel ki tütün başta olmak üzere ticari olarak yetiştirilen ürünlerin konulduğu bir yerdi ve inanılmaz büyük bir mekândı. Tam karşıda bulunan çok büyük bir alaturka “helâ” bulunmaktaydı ve hemen buranın yanından bir koridor ile geçilen erzak deposuna ulaşılırdı, burada zeytin, zeytinyağı, buğday, nohut, mercimek ve mısır benzeri kışlık depolanmış erzaklar bulunurdu ki burası karanlık bir mekândı ancak fenerle girilip malzeme alınıp ya da konulurdu. Burası biz çocukların fazlaca bilmediği bir yerdi, belki de fener kullanma şansını fazlaca bulamadığımız için buraları fazlaca bilmezdik, bilemiyorum şimdi. Ancak bir gün nasıl oldu da oraya girdik ve karıştırmaya başladık şimdi hatırlayamıyorum ama dün gibi hatırladığım kocaman bir deste para bulduk, nasıl sevinmiştik anlatamam sanki milli piyango çıkmışçasına, ancak sonradan anladık ki paralar çok eski Yunan paraları ve hiçbir geçerliliği yok, öyküsünü ise anneannem rahmetli Hacer Karagöz’den dinlemiştik, II. Dünya savaşı sırasında Yunanistan; Faşist Almanya saldırısı ve işgaline uğruyor, işgal sonucu yaşanan katliamdan korkan Yunanlıların teknelerle canım yurduma sığınmaları sırasında yiyecek ve barınma karşılığı istenmemesine rağmen verilmiş paralar olduğunu öğrenmiş ve içimiz mübadil çocukları olarak inanılmaz burkulmuştu. Sonuç olarak o tarihlerde de yani alındıkları tarihlerde de geçerliliklerinin olmadığı bilinmesine rağmen alınmış ve saklanmış paralardı tüm bunlar. Sonradan Çeşme’nin başka yerlilerinden ise bu paralarla sobaların tutuşturulduklarını duymuştum.

Üst kata çıkan ahşap bir merdiven vardı ve bu merdivenin muhteşem bir “trabzan”ı (korkuluk) vardı ki başlıbaşına bir ahşap işçiliği zirvesiydi bana göre ve biz çocuklar açısından yeterince de geniş olması nedeniyle üst kattan aşağıya üstüne oturarak kaymak için bir biçilmiş kaftandı. Basamak sayısını şimdi hatırlamıyorum ama merdivenin yarısına kadar doğru çıkılır sonra da tam sağa dönülerek evin üst katındaki “hanay” adı verilen sağlı sollu odaların bulunduğu uzunca bir koridora çıkılırdı. Trabzanın başındaki başlık ise yekpare bir ağaç işlemesi idi ki ne kadar muhteşem bir çalışma olduğunu bugün bile anımsamaktayım.

Merdivenin 5 ya da 6 basamağından sonra solda yarım kapı boyutunda bir kapı vardı buradan, bahçeye ve büyükbaş hayvanlarının damlarına gidilirdi. Mezkûr kapıdan girince 5 mt ye 5 mt boyutlarında bir oda vardı ki burada büyük bir ocak, bir kuyu ve taş duvarda fenerlerin konulması için birkaç küçük girinti ile küçük malzemelerin konulması için de birkaç büyük girinti bulunurdu. Büyük ocağın sağında ve solunda mermerden kesme ve yekpare bloktan oluşan 2 adet dikme taş bulunur bunların tam üstünde yatay çalışan yine aynı malzemeden ve evsafta bir başka kesme mermer bulunurdu. Kuyu yaklaşık 4 ya da 5 mt derinliğinde olup suyu yaz kış hiç bitmezdi, bu kuyudan alınan su; tam karşıda hayvan damına açılan kapıdan girilerek hayvanlara verilirdi. Bu mekândaki hayvan damına açılan kapının dışında 2. bir kapı daha vardı ki buradan da bahçeye çıkılırdı, çıkılır çıkılmazda yaz aylarında oldukça büyük bir asmanın altında bulurdunuz kendinizi, mezkûr asmanın üzümü bugün bile aradığım üzüm olmuştur hep. Yaz aylarında bu asmanın altında yeterli genişlik ve ferahlıkta olması nedeniyle de tütün dizme işlemleri yapılırdı, yaprakları günlük toplanmış (kırılmış) olan tütünler buraya içinde taşındıkları köfünlerden (büyük küfe) dökülerek etrafına yeterince insanın oturması haliyle yaklaşık 1 er mt lik iğnelere (metal şislere) dizilirlerdi, diğer işlere oranla oturularak yapılması nedeniyle nispeten kolay bu işin yapılması sırasında bazen de gelen misafirlerin ağırlanması faslıyla günlerin özellikle orta kısımları eğlenceli geçip giderdi.

Büyükbaş hayvan damı; genişliği yaklaşık 4 mt ama uzunluğu yaklaşık 12 ya da 13 mt olan bir mekândı ve burada hayvanların yemlerini yemeleri için taştan örülmüş bir sedirin üstünde boylu boyunca uzanmış yem yalakları vardı. Bu damın yol kenarında yola açılan büyük bir kapısı vardı ki hayvanların dama giriş ve çıkışları buradan yapılırdı ve hemen onun yanında da küçük bir kapıdan da hayvan yemlerinin özellikle de samanların depolandığı, yola açılan ayrı bir malzeme ikmal penceresi olan bir depo bulunurdu. Harman yerinden atların sırtında ve haral denilen büyük çuvallarla getirdiğimiz samanlar bu deponun bahsekonu penceresinden içeriye boşaltılır ve bilahare de samanlığın içine girilerek fazlaca yer kaplamaması için çiğnenmesi suretiyle sıkıştırılırdı ve kış ayları bu deponun hayvan damına açılan kapısından saman alınarak hayvanlara verilirdi.

Asmanın altından bahçeye erişilir ve yaklaşık 1.000 m2 lik bu bahçede; incir, badem, nar ağacı bulunur ve dizilen tütünlerin kurutulduğu kırmandala adı verilen üzerine tütünlerin iğnelerden aktarıldığı ipin bağlandığı askılar yerleştirilirdi, ayrıca burada bulunan fırının yanında da yine bir kuyu bulunmaktaydı ki muhtemelen fırın hizmetlerinde kullanılmaktaydı suyu. Fırın deyip geçilmesin hatta hiçte hafife alınmasın bugün bile neden o kadar büyük bir fırın olduğu konusunda kafa yormaktayım açıkçası; yaklaşık 5 mt 4 mt lik bir kapalı mekânda bir fırın sanki tüm köye ekmek pişirilmek üzere dizayn edilmişti. Burada bizim ailenin belki de sülalenin pekmezleri hazırlanır, erişteleri hazırlanırdı, hatırladığım kadarıyla.

Evin üst katındaki hanaya erişildiğinde ilk solda içinde gusülhanesi ile mutfak hizmeti verilebilecek detayların bulunduğu bir mekân ki çocukluğumuzda mutfak olarak kullanılmaktaydı, hemen karşısında ise güzel işlenmiş metal guselerden oluşturulmuş sistemin üstüne ahşaptan imal edilmiş muhteşem bir balkonu olan bizlerin camlı oda dediğimiz bir alan vardı muhtemelen de burasıda misafir yemek odası gibi kullanılmaktaydı. Balkon kapısını artık anlatmanın gereği olmamalı diye düşünüyorum çünkü artık tekrara düşmekteyim, burada sabit bir camlı dolap grubu vardı ki inanılmaz bir şeydi. Koridoru devam ediyoruz tam karşıda yine içinde ocak bulunan bir oda, oraya varmadan sol tarafta yine bir yatak odası ve tam karşısında bizimde salon diye kullandığımız ve ailemizin biz çocukları evde yalnız bıraktığında 3 er li takımlar halinde futbol oynadığımız büyüklükte bir mekân ve buradan bir kapı ile ulaşılan ayrı bir oda. Buradaki ahşaptan yapılan panjurlar ne kadar anlatsam eksik kalacağını düşündüğüm güzellikteydi.

Evin kendisine yönelik sövelerden tutun, burada panjur kasa sabitlemelerine kadar eksik bıraktığım bir dolu şey oldu biliyorum, hem bu eksiklere hem de yaşantımıza yönelik bazı hatırladığım ve en azından çocukluğumuz için sıra dışı bulduğum anıları yazmaya devam etmek istiyorum.

Ruhi M. Çilek
[email protected]
https://alaturkaonline.com/yazarlar/ruhi-m-cilek/

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?