Çuval’ın perde arkası!!!

SESAR DİYOR Kİ 03 / TÜRKİYE’Yİ “AKP” ÜZERİNDEN “HANGİ MİT” YÖNLENDİRİYOR YA DA BUGÜNLERE NERELERDEN GELDİK VEYAHUT AKP, SESAR BAŞKANI İSMAİL YILDIZ’I SUÇSUZ YERE NEDEN HAPİS YATIRIYOR?!BİR DÖNEMİN PERDE ARKASI YA DA ERDOĞAN’IN DANIŞMANI ANLATIYOR: ÖZKÖK PAŞA’YI NASIL “FETHULLAH HOCACI” İLAN ETTİK?

Çuval’ın perde arkası!!!

AKP’yi kuranların ve kurduranların özellikle RTE’nin özel önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık.

Tam bir panik havasındaydı.

“Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!” dedim.

Tezkere krizinde oldu ne olsuysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını biliyorsunuz.

Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler, sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir “olur” almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

Hayır, bizi (AKP’yi) Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; “İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız” dediler.

Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

Evet çok yanlış yaptık.

Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

Onlar diyebilirlerdi ki; “Tezkerenin çıkmasına karşıyız”. Ancak asker kararı bize bıraktı!

Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

Tamam da tezkerenin faturasını AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, “tezkereye karşıyız” deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık.

Özkök Paşa ve Paşalar size tezkereyi çıkarmayın demedi mi?

Hayır demedi ama cesaret edemedik!

ABD Türk, askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak.

Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKP’liler), tezkerenin öcünü TSK’dan alalım demiş.

Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın. Yoksa AK Parti tezkereyi çıkaracaktı. TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

Çok büyük, çok fahiş bir hata Wolfowitz. Türk ordusunu (bu teklif üzerine) cezalandırmaya karar verdi.

Tek başına mı?

Yok canım, RTE ve Gül’le paylaşıldı, onlar da “olur” dediler.

Yani Wolfowitz, ABD’nin çok bilmiş danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamının Türk ordusunu cezalandırma önerisini RTE ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar “evet” mi dedi?

Maalesef. Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün RTE de Rize’de, Gül Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Wolfowitz hazırlamıştı.

Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

RTE’ye ve Gül’e yönelik askeri hareket olabilir diye düşündük?

Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?!!!

Evet. Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa da biliyordu.

Hiçbir kimse çıkıp RTE ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

Çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızda idi. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk.

Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

Biz değil, Wolfowitz düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince Genelkurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşalar’ın, o gün Genelkurmay Harekat’ın nöbetçisi Büyükanıt’ın istifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genelkurmay Başkanımız hazırdı.

Kimdi?

Söyleyemem. Ama Paşalar istifa etmeyince dümen yarım kaldı. Paşaların kesin kararlı oluşu ve çuval olayını Türkiye’nin lehine kullanmaları oyunumuzu kökten bozdu. Paşalar istifa etmeyince Özkök Paşa’ya “Fetullah Hocacı” diyelim dedik.

Neden?

Çünkü, Özkök Paşa’nın namaz kıldığı söylenmişti. Eğer Özkök Paşa’ya “Fetullah Hocacı” dersek istifa eder, biz de (AKP) intikam alırız diye düşündük.

Yani Özkök Paşa “Fetullah Hocacı” değil mi?

Ne ilgisi var? Mümkün mü? Paşa samimi Müslüman bir adam. “Çamur at, izi kalır” dedik.

Sonuç alamadınız!

Kimse inanmadı. Bunun üzerine Emin Çölaşan gibi yazarlara Özkök Paşa’nın “Fetullah Hocacı” olduğu yalanı sızdırıldı. Wolfowitz’in adamları bir psikolojik harp yürüttü. Hulki Cevizoğlu, Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, filan, bunları CIA ve MI6 iyi etkiliyordu.

Özkök Paşa istifa etseydi, yerine kim geçecekti? Büyükanıt Paşa mı?

Yok canım. Ancak Büyükanıt Paşa’yı Özkök Paşa’ya karşı kullanmaya çalıştık. Aziz Yıldırım. ABD’deki bazı askerler Büyükanıt Paşa’yı etkilemeye çalıştı ama Büyükanıt oyuna gelmedi. O oyuna gelmeyince “Sabetayist” olduğunu yaydık.

Onun kabahati neydi?

Bizim (AKP’nin) Genelkurmay Başkanı adayı o değildi.

TSK’ya müdahale etmeniz saçma değil mi?

Arkamıza ABD Savunma Bakanı’nı, iki-üç çok önemli işadamını ve bir emekli paşayı alınca kolayca sıyrılırız diye düşündük.

Hem Özkök Paşa, hem de Büyükanıt Paşa’nın sessiz kalmasını nasıl karşıladınız?

Sinirlerimiz bozuldu. Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, Cüneyt Arcayürek, Tuncay Özkan ve Hulki Cevizoğlu’na yönelik dezenformasyonun dozajını yükselttik ama başaramadık.

Neden?

Özkök Paşa’yı, Büyükanıt Paşa’yı, Genelkurmay’ı ve galiba genel olarak TSK’yı çok basite indirgedik. Çok boş gördük onları. Ama öyle değilmiş. Mesela sizin SESAR’ın, Hayrullah Mahmud’un ve Atatürkçülüğünden, milliyetçiliğinden emin olunan kalemlerin paşalara yönelik ağır eleştirileri işimizi kolaylaştıracağına, bozdu. Bir çok operasyonda nasıl olsa SESAR, Hayrullah Mahmud ve diğerleri sonuç alır diye yapmadık.

Mesela iptal ettiğiniz birkaç operasyon örneği verir misiniz?

Veremem. Ama Emin Çölaşan yazarsa, Paşalar istifa eder dediler, olmadı. Cüneyt Arcayürek, Tuncay Özkan, Hulki Cevizoğlu, Mustafa Balbay gibi isimlerden kurulu bir Psikolojik Harekat etkisinin taarruzunu sizler sulandırdınız.

İltifat ediyorsunuz!

Değil, değil. Sizin, Hayrullah Mahmud’un bizim hedefimizdeki paşalarla çok iyi görüştüğünüz istihbaratı geliyordu. Kafamız karıştı. SESAR ve Hayrullah Mahmud (ve birkaç isim var hatırlayamadım) hem hedefimizdeki paşalarla çok iyi görüşüp nasıl hem onların aleyhine yazar diye çok sorduk. Sonra bir istihbarat geldi, bu kadar hücum, savunmadan başka sonuç getirmez, oyuna getirildik diye.

Demek ki emekli bir paşa orduyu iyi analiz edememiş.

Sadece o değil, ABD’li, İngiliz, İsrail’li, Fransız bir çok uzmandan TSK’ya karşı yürüttüğümüz savaşta yardım aldık. Ama onlar da çuvalladı. Hepimiz çuvalladık. Kabinenin listesi, Londra ve ABD’de oluşturuldu. Bakanlar Kurulu’nda İngilizlerin, Amerikalıların, İsraillerin, Almanların, Fransızların kotası olduğu söylendi, itiraz ettik, iftira dedik. Ama realite bu. İngilizlerin elinde ipimiz.

Sadece onlar mı?

Onlar (İngilizler), hem ABD’lileri, hem İsraillileri hem Almanları, hem de AB üyelerini parmaklarında oynatıyor. Barzani’yi, Talabani’yi, Kürtleri ve Arapları.İngiliz Büyükelçisi Westmacott? O en büyük fitnebaşı. Hükümet’in içine düştüğü açmazın mimarı o, “Kürt devletini kabul edin, Arap ve Yahudi sermayesi Türkiye’ye akacak” dedi.

RTE’nin Kürt sorunu söyleminin mimarı o mu?

Öncelikle İngilizler ve tabii Westmacott. İsrailliler de var.

Sana göre İngilizlerin amacı ne?

Onlar (İngilizler), Hindistan ve Çin’i arkalarına alarak dünyaya yeniden egemen olmayı planlıyorlar. “Güneş batmayan imparatorluk” şehveti içindeler. ABD’yi Irak batağına çeken İngilizler ve Yahudilerdir. İngilizler ABD’yi bölgeden uzaklaştırıp, Kürt devleti ve İsrail ile ittifak kurup Ortadoğu’ya oturmak istiyorlar. Bu sebeple ABD ile İslam ülkelerinin arasını açtılar; özellikle 11 Eylül’den sonra. Westmacott bizimkine (RTE) demiş ki, İngiltere, Rusya, Çin ve Hindistan ile birlik oluşturuyoruz. ABD bölgeden tasfiye olacak.

Tezkerenin suçlusu bu durumda İngiltere olmuyor mu?

İngilizler, hem İsrail’i hem de ABD’yi yanıltıyor.

AKP, bu İngiliz dümenini yenecek güçte mi?

Biz İngiliz malı bir partiyiz. Ya da Almanların deyimi ile “ankesörlü telefon” gibiyiz. Jetonu kim atarsa, onun düdüğünü çalıyoruz. Hiçbir şeye hazır değilmişiz. Kullanılmışız. İngilizler ince ama vahşice, İsrail, ABD üzerinden, ABD IMF üzerinden, Almanlar, Fransızlar AB ve Kürtler üzerinden ama tüm düşmanlarımız Kürtler, AB ve ekonomi üzerinden AK Parti hükümetini kullanıyor. Çok üzülüyor ve kahroluyorum. İstanbul’un Fethi Şenlikleri’ni düzenleyen maziden İstanbul’un işgalini tezgahlayan parti ve adamlara dönüştük.

Çok ağır bir itiraf değil mi?

Daha özelleştirme ve rüşvetteki dolaplara gelmedim. Yabancılar (İngilizler, ABD’liler, İsrailliler, v.s.), muhalefete hakim. MHP İngiltere’ye teslim olmuş durumda, Ağar’ı çok rahat pasifize ederler. Erkan Mumcu İngilizler’in tam kontrolünde. Westmacott, “CHP bizimdir ve sizin en büyük yardımcınızdır” dedi. AK Parti’nin durumu ortada.

Rezalet.

Rezalet değil, tam işgal ve işgale bizler (AK Partililer) önayak oluyoruz. Sizin dedikleriniz doğru, hainler mangasıyız biz.

Bari Cem Uzan olayını da anlat.

Yine Westmacott’un ifadelerini kullanacağım; “Cem, bizim çocuktur”.

AK Parti niye ezdi geçti?

Açık söyleyeyim, ne RTE, ne Gül, ne Şener, ne Arınç, ne de Cem Uzan ve ne de ben aslında tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz. Hepimizi kullanıp, pisletip atıyorlar.

Çok iyi bir sohbet oldu. Müsaade ederseniz ben bunları yazayım, siteden kamuoyuna yansıtalım.

İsmimizi yazmamanız kaydıyla. Bir de çok güldüğümüz bir operasyonumuzu anlatayım.

Kime yönelik?

Orduya yönelikti. Arkamızdaki dış güçlerin uzmanları ve emekli bir paşa ve içindeki bazı stratejistlerle birlikte TSK’yı bölüp albayların ve altındaki grubun desteğini kazanmak için basit bir söylem geliştirdik: Albaylara kadar ordu iyidir, Paşaların hepsi götoştur. Bu sözü yaymaya başladık.

Zapsu, bunu çok kullanmıştı.

Hepimiz çok kullandık. “Paşaların hepsi götoş, Albaylar da dahil alt kesim kahraman”.

Söylemin başarılı olup olmadığını anlamak için bir de istihbarat grubu kurduk. Albay, Yarbay, Binbaşı gibi alt rütbeli subaylara, “yahu bu Paşalar götoş olmuş, baksana Hükümet ülkeyi satıyor. Götoş paşalar bakıyor” diyorduk. Bir gün yine istihbarat geldi, “Bugün Paşalara götoş diyenler, yarın herkese götoş der” kim böyle diyorsa… diye; başlayan tepkilere bakınca yavaşlattık. Sonra dedik ki, “Lan bu subayların gerçekten hepsi götoşmuş” deyip deyip güldük. Böylece TSK’yı AKP’ye destekler hale getirmeyi düşünmüştük. En azından Paşalar hariç, bizi destekleseler ordu bir şey yapamazdı.

Hepiniz Harvard mezunu musunuz?

Niçin sordun?

Süper stratejiler geliştirmişsiniz!

Buna süper trajediler deseniz daha doğru olur. İşte bir dönemin perde arkasını, perde arkasında birisinden dinledin. AK Parti’nin perde arkasındaki birisinin şahit oldukların anlattım. Özkök Paşa’nın “Fethullahçı” olduğu yalanına biz bile inandık.

Devam edelim, daha soracaklarım var.

Bunaldım. Daha sonra devam edelim.

Fetullah Hoca’ya nasıl bakıyor Tayyip?

O Türkiye’ye gelirse diye patronun (RTE’nin) ödü kopar. RTE, Fethullah Hoca’yı hiç sevmez. Ama bunu söyleyemez de!..

Açalım biraz bu konuyu.

Söz bir dahaki sefere.

Biz bunu sitede yayınladıktan sonra mümkün mü?

İktidardan, koltuktan önemli şeylerin varlığını tekrar hatırlıyorum. Utanıyorum. Bunalıyorum. Yüzümüz gülüyor; ama AKP’nin içinde, oyunun farkına varanların içine kan oturmuş durumda. Sürü psikolojisini yenmek zor.

“Urgan hesabı” kıssasını biliyorsunuz değil mi?

O artık bir kıssa değil, hepimizin boynundaki ip!

Hem acı hem tatlı bir söyleşi, sohbet oldu.

Saygılar,

SESAR

13 Mayıs 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

TIBBİ SUİKAST / BAŞBAKAN’IN ŞEKERİ Mİ DÜŞTÜ YOKSA BAŞBAKAN “SARA NÖBETİ” Mİ GEÇİRDİ VEYAHUT ERDOĞAN MAKAMINDA MI HASTALANDI?

RTE’ye tıbbi suikast?!

Başbakan makamında mı hastalandı?

Bir makam arabası Meclis’e girerken bir başka makam aracı da Güven Hastanesi’ne mi gitti?

Makam aracında sadece şoförü ve RTE bulunduğu halde niye ısrarla “araçta Ömer Çelik ve bir komiserin bulunduğu” ileri sürüldü?

Şeker hastalığı kişiyi mosmor eder mi?

“RTE’yi mosmor eden hastalık” nedir?

CIA ajanları ile onların evinde görüşen, Richard Perle ve Edelman tarafından atanan bir başbakanın sağlık bilgileri devlet sırrı olabilir mi? ABD’de evlerine gittiği CIA ve MOSSAD ajanları ile görüşmeleri kayda alınmış bir başbakanın sağlık bilgileri mi sırdır; yoksa bu görüşmeleri mi?

RTE Başbakanlık’ta fenalaştı ise “günlük kullandığı ilaç konseptine müdahale” evinde mi gerçekleşti?

RTE’nin “tıbbi bir suikast”a uğradığı açık!

Acaba RTE’nin tıbbi suikast dışında maruz kaldığı başka saldırı var mı?

Güven Hastanesi RTE’nin kesinlikle gitmeyeceği sağlık merkezlerinden birisi olduğu halde Başbakan niye sürekli gittiği Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne değil de Güven Hastanesi’ne götürüldü?

Ömer Çelik’in araçta olduğu iddia edildiği halde niye ortalıkta Ömer Çelik hiç görülmedi? Hastaneye ilk gelen bakan Binali Yıldırım’dı. Yıldırım hastanedeyken Ömer Çelik orada değildi. RTE Güven Hastanesi’ne getirilirken Ömer Çelik hastaneye gidişi perdeleyen ikinci araçta mıydı?

RTE’nin sadece şoförü tarafından hastaneye getirildiği bilindiğine göre diğer korumalar nasıl atlatıldı?

Başta Emin Şirin olmak üzere bir çok AKP’li milletvekili RTE’nin sara hastası olduğundan emin. (2002 Genel Seçimleri’nden önce yapılan bir mitingde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın biten bir ilacını -epilepsi ilacı- tedarik edebilmek için telaşla eczanesi olan etkili bir teşkilat mensubunun eczanesine koşan korumaların yaşadığı heyecan ise bu gerçeğe ufak bir misal. Gizlilik içinde tedarik edilen ilacın epilepsi ilacı olduğunu okeyleyenler ise dönemin AKP mensupları.) İleri derecede sara hastası olan biri “başbakanlık” yapabilir mi?

RTE’nin hastaneye kaldırıldığı gün çok önemli bir ihale vardı.

Helikopter ihalesi!

Başbakan 17 Ekim Günü bir suikast serisi ile mi karşılaşmıştır?

Bir tıbbi suikast bir klasik suikast ve bir biyolojik suikast 24 saate sığdırılmış olabilir mi?

Başbakan bu zaman diliminde korumalarını atlatıp sadece şoförü ile özel bir görüşmeye gitmiş midir?

Başbakan bu özel görüşmeyi 17 Ekim Gecesi mi yapmıştır?

Eğer böyle bir görüşme yapıldı ise nerede ve kimlerle yapılmıştır? Başbakan bu özel görüşme dönüşünde bir saldırıya uğramış mıdır? Eğer Başbakan bu özel görüşme dönüşünde bir saldırıya uğradı ise Güven Hastanesi’ne geldiği araç dışında bir başka araç kullanılmış mıdır?

Başbakan, içinde fenalaştığı ileri sürülen araca ne zaman taşınmıştır?

Aracın sol camı kırılırken 8 dakikada araca toplam 32 civarında balyoz darbesi inmiştir.

32 balyoz darbesine karşı tepki vermeyecek derecede kendinden geçen Başbakan’ın şeker hastası olduğu fazlasıyla havada kalmıyor mu?

Başbakan’ın iş yükünü hafifletmek ne anlama gelmektedir?

“Hükümet ve parti çalışmalarına minimum zaman ayıran ve zaten Ecevit kadar bile makamında bulunmayan RTE’nin iş yükünü hafifletmek” acaba AKP’de bir “iç darbe” midir?

AKP’nin bölünme ihtimali ABD’de en üst düzeyde konuşulurken Ağar’ın çıkışı “AKP’nin içine yönelik bir kamuflaj ve rahatlatma hamlesi” olarak değerlendirilebilir mi?

Saygılar,

SESAR,

28 Ekim 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

MASKESİ DÜŞEN “AB-D DEMOKRASİSİ” VE AÇIĞA DÜŞEN BATI’NIN DERİN PANİĞİ?!

Kürede Dönemin Final Sorusu: “AB-D Demokrasisi” mi, “Devlet ve Millet İradesinde Tam Bağımsızlık” mı?

SESAR olarak her fırsatta yerkürede kalkan tozun, yaşanan tüm sıcak gelişmelerin asli nedeninin, “devlet ve millet iradesini bir kar makinesine dönüştürmek isteyenler” ile “dünya üzerindeki çekirdek devletler”in kıran kırana kapışmasından ibaret olduğunun altını çiziyoruz.

Dünya üzerinde saltanatları yavaş yavaş değil hızla nihayete eren “Neo-Con ve Neo-Con uzantısı tüm küresel liderler”in inişe geçişi de, uzun süredir altını çizdiğimiz bu reel tespiti gün be gün doğruluyor.

Bu bağlamda “devlet idaresi”ni “ticaret”e dönüştürerek “Küresel krallığa giden her yol mubahtır! Küresel krallara kulluk ibadettir!” diyenler ile “çekirdek devletler” arasındaki uzun soluklu ve sert çekişme süratle finale koşarken; gündeme oturan en temel sorular da, “AB-D demokrasisi mi; devlet ve millet iradesinde tam bağımsızlık mı?” ya da “AB-D demokrasisi mi; onurlu bir iç, dış ve ekonomik politika mı?” soruları oluyor.

Ve bu temel soru, ABD ve AB’nin çekirdek devletleri dahil herkes tarafından değişikliğe uğratılmaksızın aynen soruluyor!

Evet, zorlu bir dönemi kapatarak finale koşan kürede şu an en temel soru bu! Sorunun en temel parçasına bakılıp bu parçaya reel bir tanım getirilirse; belki daha net bir tabloya da ulaşılabilir.

“AB-D Demokrasisi” Nedir?

Nedir “AB-D Demokrasisi”?

İkisi de aynı kapıya çıktığı için “AB-D Demokrasisi” olarak ifade ettiğimiz anlayışın AB kanadına bakacak olursak; mesela “AB Demokrasisi”, “yurda kaçak giriş yapan mültecileri derdest edip açık denizin ortasına bırakıveren bir Yunanistan fotoğrafı”dır!

Hatta öyle ki bu Yunanistan; “hava ve deniz sahası” konusunda Türkiye ile sürekli gereksiz yere kriz çıkartmayı adet edinmişken, başına bela olacak mültecileri kerelerce Türk Karasuları’na bırakan bir Yunanistan’dır!

Ve “EOKA”nın peşini bırakmayan, Rumlar’ı yaptıkları onca “Türk katliamı”nda destekleyen, 25 yıldan beri (1981) bir AB üyesi olmakla övünüp şişinen, son derece “demokrat” (!), son derece “adi-l” (!) ve “asi-l” (!) ve şimdilerde de “Gagauz Tükleri’ne Helen görüntüsü vermek” için kendini paralayan son derece “gerçekçi” (!) bir Yunanistan!

Ya da “AB Demokrasisi”, “Ermeni Soykırımı” gibi bir büyük yalanı kabul etmeyen Türk asıllı milletvekillerini parlamento dışında bırakan, bu yolla vekillere şantaj uygulayarak Türk Tarihi’nde yaşanmamış bir olayı, “büyük bir iftira”yı kabule zorlayan bir Hollanda fotoğrafı’dır!

(Ki o Hollanda ki, alelade bir AB üyesi değil; Almanya, Fransa, İtalya, Belçika ve Lüksemburg ile 1957’de Roma Anlaşması’nı imzalayıp Avrupa Ekonomik Birliği’ni (AET) kurarak bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini atan bir “kurucu” üyedir!)

Ya da “AB Demokrasisi”, Kıbrıs konusunda Türkiye’yi üst üste bir çok açmazla yüz yüze bırakarak; Türkiye’yi, binlerce Türk’ü katletmiş Rumlar’ı “Kıbrıs’ın tek hakimi” olarak kabule, şehit kanları ile elde edilmiş bir çok ulusal haktan da vazgeçmeye zorlamaktır mesela!

Ve tıpkı “Hasta Adam” haline getirilen Osmanlı Devleti’ne uygulanmış olduğu gibi bünyedeki tüm etnik farklılıkları “ülkenin bölünmez bütünlüğü” için bir tehdit haline dönüştürebilmek adına bu grupları mütemadiyen el altından programlamak, “PKK” gibi bir numune ile ülke sınırları içindeki “Fener Rum Patrikhanesi”ni de aynı “parçalayıcı mantık”la sürekli kullanmaktır!

Ya da AB Demokrasisi; Ulusal Meclis’inden “Türkler Ermeniler’e soykırım uygulamıştır ve bunu bu sınırlar içinde reddetmek de yasal bir suçtur!” kararını çıkarabilen bir Fransa’dır!

“AB-D Demokrasisi”nin “AB kanadı” dışındaki “ABD kanadı”nı ise; son zamanlarda net ortamında gözümüze ilişen anlamlı bir şiir ile tanımlamış olalım.

Net ortamında dikkatimizi çeken bir slayt gösterisindeki bu şiirin, “Irak Savaşı’nda babası ile annesi ölen ve kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir çocuğun, Irak Savaşı’nı yöneten Tommy Franks’a yazdığı bir şiir” olduğu belirtilmiş.

Bu şiir yetişkin bir kişinin bir çocuğun ağzından yazmış olduğu bir şiir olmuş olsa bile, altını çizmek istediğimiz “ABD Demokrasisi”ne yeterince ışık tutuyor…

BEN BASRALI ÖMER

Merhamet hür dünyaya bu kadar mı IRAK’tı?

Ben Basralı Ömer, 

belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks!

Önce “demokrasi” yağdı göklerimizden,

sonra “özgürlük” geçti üstümüzden palet palet.

Ve “insan hakları namluları”ndan

saniyede bilmem kaç adet “demokrasi”

bizim eve de isabet etti.

Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.

Tam on sekiz adet “insan hakları”

saymışlar vücudunda babamın. 

Annem yoktu zaten.

Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş.

Ambargo falan dediler ya,

anlamadım çocukluk aklı işte!

Oluşmadan sökülmüş…  

Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?

“İnsan hakları”, çocukları yetim

ve ayaksız bırakır mı orada da?

Düşer mi ayın kan gölüne aksi?

Güpegündüz düşer mi pazar yerine “demokrasi”?  

Zenginlik insanları korkudan uykusuz bırakır,

kuşlar gökyüzünü terk eder mi orada da?

Babamla mırıldandığım son dua dilimde!

Ayaklarım hastanede,

ve giymeye kıyamadığım pabuçlar kaldı elimde! 

Çocukların var mı Mr. Franks?

Al, oğluna götür onları!

Bari işe yarasın!

Kim bilir, belki baktıkça

bazen beni hatırlarsın!

Bu nasıl “demokrasi” Mr. Franks?

Düştüğü yeri yaktı!

Merhamet hür dünyaya

bu kadar mı IRAK’tı?

(…)

Ve işte yere göğe konulamayan “ABD Demokrasisi” de en yalın, en net, en gerçek fotoğrafı ile budur!

“Afganistan Demokrasisi”,

“Irak Demokrasisi”

ve şimdi de “Lübnan Demokrasisi” ile devam eden

“demog-rasi zinciri”nin tüm hakikati işte bu!

“BATI’NIN DERİN PANİĞİ”NE EN CANLI ÖRNEK; FRANSA’NIN “SÖZDE SOYKIRIM”I TANITMA ÇABASI..!

“AB Demokrasisi”nin En Tipik Parçalarından Fransa

Ne Yapmaya Çalışıyor?

Yapay Krizlerin Ürettiği Yapay Kahramanlara En Son Örnek; RTE

Fransa’nın Ermenilerin soykırıma uğramadığını savunmayı suç sayan yasal süreci başlatma çabaları sebebi ile gündemi yoğun sis bulutlarının kapladığı bugünlerde; RTE, Abdullah Gül ve Hükümet birden aslan kesilince, “Acaba yine bir şovla karşı karşıya mıyız?” sorusu akıllara düştü!

Şimdi bu yabana atamayacağımız sorunun analizini yapalım…

Pozisyona önce Fransa açısından bakacak olursak;

“ABD, İngiltere, İsrail Üçlüsü”nün Ortadoğu, Kafkaslar ve dünyanın diğer stratejik bölgelerinde uğradığı ve uğrayacağı kayıplar, Fransa’yı harekete geçirdi.

Bu bağlamda Chirac petrole ve enerjiye komşu Ermenistan’a bir şov ziyaret yapıp Ermeniler’i onore etti, onlara tarihten gelen gizli hukuklarının bir uzantısı olarak “Yine arkanızdayız!” mesajını verdi. Ermeniler de bir kez daha Batı’nın oyununa gelerek en yakın komşusuna ve komşularına yeniden ihanet ve düşmanlık sarmalına giriverdi.

Ayrıca Fransa, Batı’da yükselen “Türk ve İslam düşmanlığı” yarışında ilk üçten kopmamak için çaba harcamaya devam ediyor.

Ermeniler ise Fransa’nın iç ve dış politikasında nüfus oranlarına paralel asimetrik bir güç kullanıyor.

Geçmişteki Osmanlı siyasetinde “Alman baskısından kurtulma kompleksi”; Fransa’nın tüm dış politika ayrıntılarında kendisini hissettiriyor.

Fransa son zamanlarda dünya üzerinde giderek azalan gücü ve prestiji sebebi ile bir dış politika atağı yaptı ve hatta Chirac Meclis’ten geçen yasanın onaylanmaması için elinden geleni yapacağını söyleyerek bir de “affedici”, “kriz giderici pozisyon” kazanmaya çabaladı.

Fransa, “Batı’daki Ermenileri kullanma” yarışında “Ermenistan kozu”nu masaya koydu.

Fransa; “önümüzdeki dönemde ülkesindeki göçmen, İslam ve Türk karşıtı politikaları uygulamaya soktuğunda, karşılaşabilecekleri tepkileri görmelerini sağlayacak bir test çalışması” yaptı.

Fransa böylelikle “Türkiye’yi İslam dünyasından ayrıştırma çalışması”nda da düğmeye basmış oldu. Bu bağlamda Cezayir, “Türkiye’nin Fransa’daki katliamlarını gündeme getirmesi”ni hoş karşılamadı.

Fransızlar iç ve dış politikada “Ermenistan kozu”nu oynayarak kendilerini “iyi” hissettiler.

10- Fransızlar RTE’ye, “ABD’ye, İngiltere’ye, İsrail’e ve Almanya’ya çok hizmet ettin, Lübnan, Suriye ve Irak’ta ABD’li gibi çalıştın ve onlara kazandırdın. Şimdi de Fransa’ya hizmet etmelisin! Eğer Fransa’ya olan borcunu ödemezsen Türkiye’yi zor durumda bırakırım!” tehdidini savurdular.

11- Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan helikopter ihalesini alabilmek için Fransızlar “Ermeni Soykırımı Yalanı”nı bir kez daha masaya sürmüşlerdi.

Peki Fransa niye durduk yere Türkiye’nin tepkisine hedef olmayı seçti..?

Bu sorunun cevabı; “uluslararası ve devletler üstü güç”tür!

“ABD’deki Neo-Con iktidarını, İngiltere, Fransa, Türkiye, İsrail, Danimarka, Belçika ve bilumum AB ve Avrupa ülkelerine yayan güç”; inanılması güç bir yenilgi aldı. Hiçbir projeleri gerçekleştirmediği gibi, ellerindeki tüm kazanımları kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar!

“Uluslararası ve devletler üstü güç”ün elinde hiç değilse Fransa ve Türkiye kalmıştı. Bu nedenle de bu iki ülkeyi kullanarak “yeni bir masa” kurmaya çabaladı.

Söz konusu organize yapının Fransa’daki adamları ile Türkiye’deki adamları güç kaybetmeye başlamışlardı. Hiç değilse iyi durumdalarken “yeni bir oyun” kurabilirdi.

Bu, denenebilecek bir operasyondu. Operasyon başarıya ulaşırsa Fransa ve Türkiye iyi bir ikili olabilirdi. Tırmandırılan kriz ile yeni bir anlaşma yapılır ve “yepyeni bir ittifak” oluşturulabilirdi…

Ve aynı pozisyona RTE ve AKP açısından bakarsak,

Edelman’ın atadığı RTE; ABD, Almanya, İngiltere’den yüz bulmamış ve tezkeresi koltuk altına sıkıştırılarak “güle güle” uğurlaması ile Ankara’ya gönderilmişti. Böyle bir dönemde “eşitlik, kardeşlik ve adalet kavramları” üzerinden, yani “Mason Blok üzerinden kontrollü bir kriz” ile “Fransa-Türkiye birlikteliği” sağlanabilir, RTE’yi pekala biraz da Fransızlar sömürebilirdi.

Artık bitip tükenip Yüce Divan yolunun açıldığı RTE ve AKP’lilere “sahte kahramanlık” yapabilecekleri bir alan açılarak “yeniden tırmanışa geçmeleri” sağlanabilirdi.

“RTE ile devlet arasında bu kriz üzerinden bir ‘iyi niyet’ ve ‘dostluk’ kurabilir mi?” araştırması yapılabilirdi.

ABD, İngiltere ve Almanya’dan kırmızı kart görmüş bir RTE ve AKP Hükümeti ile Kuzey Afrika, Irak ve Kafkaslar üzerine yeni bir arayış başlatılabilirdi.

Batılı her ülkeye istediğinin on mislini vermiş bir RTE, böyle kritik bir dönemde “back door diplomasisi” ile Fransa’ya daha çok taviz verebilirdi.

Ayrıca RTE ve AKP’nin de Fransızlar’a dayılanarak kendilerini “iyi” hissetmelerini sağlamak diğer bir önemli husustu.

RTE’yi kullananlar ve “BOP ya da BİP muhalifi gibi gözüken sahte milliyetçiler”, OYAK’ın ilişkileri üzerinden TSK’yı yıpratma çabası içine girerek RTE’yi korkutan orduyu pasifize etmeyi umut ettiler ama bu sefer muvaffak olamadılar.

Görüldüğü gibi maskesi düşen Batı’nın derin paniğinin en zirvede yaşandığı yer olan “devletler üstü güç” son bir çare Türkiye-Fransa ittifakı kurmaya çalıştı ama tutturamadı!

Ayrıca Chirac’ın RTE’yi arama numarası da iyi senaryo edilemeyince; atak yaptıracak bir yansımaya zemin hazırlanamadı!

Ve nihayetinde “devletler üstü güç” bir fiyasko daha yaşadı!

Ne Fransızlar “Batı’nın yeni lideri” olabilecek bir performansı gösterebildiler; ne de RTE ve avenesi kahramanlaşabildi…

Ve bu başarısız senaryo bazı önemli gerçekleri de su üstüne çıkardı…

“Devletler üstü güç”ün “senaryo yazma ve oyun kurma kabiliyeti”ni kaybettiği görüldü!

Batı’daki ve Türkiye’deki politikacıların “devlet adamı” kimlikleri değil de “şarlatan ve idare-i maslahatçı, kalitesiz ve düzeysiz profilleri” çarpıcı bir şekilde ortaya döküldü!

Almanya, ABD ve İngiltere’nin RTE’yi artık istemediği belli oldu!

“AB’nin ayrışması” gizlemez hale geldi!

“Batı’daki enerji ve petrol rekabeti”; G-8’ler arasındaki konsensüsü bozdu!

“Post-modern bir dünya savaşı” başladı!

Batı’da da Türkiye’de de “GERÇEK DEVLETLER” duruma el koyarak sürece müdahale etti!

Batı ve Türkiye’de politikacılar artık “yeni politika üretemediklerini” itiraf etmek durumunda kaldılar!

“İsrail’in bölgede Türkiye’den başka müttefiğinin olamayacağı” görüldü!

“Kürtler’i kullanarak Ortadoğu’da pozisyon kazanılamayacağı” devletler tarafından kabul edildi! (Ama bu oyundan vazgeçildiği anlamına gelmiyor!”

“Devlet ciddiyeti” ve “politikacı şarlatanlığı” birbirinden net şekilde ayrıldı!

“Devletleri dejenere ve dezenforme eden sermaye ve aydın çevreler” analiz edilerek ilişkilerin yeniden düzenlenmesi zarureti kendini iyice hissettirdi!

“Devletleri sermayenin hizmetlerinden kurtarmak” için gerekli zemin oluştu!

Ve en önemlisi; “Fransa’nın Ermeni Soykırımı girişimi ile estirilen ‘yapay kriz’in, RTE’nin ve Neo-Con’ların son kalıntılarının ömrünü uzatma operasyonu olduğu” deşifre edildi!

(Sonuç olarak Fransa’yı cesaretlendiren AKP’dir. Atatürk’ü, Atatürkçülüğü, Türk’ü ve Türk Devleti’ni içeride Hükümet hedef alırsa, dışarıdakiler misli misli saldırıya geçer! AKP, RTE, Arınç ve Gül ile AKP içindeki etnik bölücüler Fransa’nın ve Türkiye’yi bölmek isteyenlerin ellerini güçlendirmişlerdir.)

Hal böyle olunca; “tencere dibin kara seninki benden kara mantığı” çerçevesinde birbirinden hiçbir farkı olmayan “AB ve ABD Demokrasileri”nin düşen maskesini ve Batı’nın yaşadığı derin paniği yansıtan bir kilit operasyon daha ayağa düşmüş oldu…

SESAR olarak yine uyarıyoruz!

Dökülüyorsunuz, çöküyorsunuz ve çok acemisiniz çok..!

Saygılar

SESAR

28 Ekim 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

MİT MÜSTEŞARI, “BAŞBAKAN”IN YANLIŞLARININ SAHİBİ Mİ YA DA MİT MÜSTEŞARI KONUŞTU; ORTALIK NEDEN SORUDAN GEÇİLMEZ OLDU?!

AB Karma Parlamento Komisyonu Toplantısı’na katılacak TBMM Uyum Komisyonu Üyeleri MİT’ten kapsamlı bir brifing aldı.

MİT Müsteşarı brifingde, Fehriye Erdal’ın ve DHKP-C Lideri Dursun Karataş’ın yerinin bilindiğini ifade etmiş.

Ayrıca dağlardaki ve Kuzey Irak’taki terörist sayılarını ve okur-yazarlık durumlarını hazirunla (toplantıya katılanlar) paylaşmış.

Bunun yanı sıra Hizbullah ve PKK hakkındaki diğer bilgilerle AB’nin teröre yaklaşımı da brifingin konuları arasında.

MİT; DEVLETİN EN ÖNEMLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI!

Hepimiz biliyoruz ki; MİT devletin en önemli istihbarat teşkilatı. Dolayısı ile vatandaşın ve devleti yönetenlerin kafasındaki her sorunun cevabını bulabileceği bir müsteşarlık. “MİT’in bilmediği bir şey var mıdır?” sorusunun cevabı hazırdır; “Hayır yoktur!”

MİT her Türk’ün ve Türk Vatandaşı’nın CIA, MOSSAD, SVR, BND, MI6 gibi gördüğü ve hatta onlardan daha “rafine” bulduğu müthiş bir kurumdur. Herkesin bir nevi gölgesidir MİT! En azından algılama böyledir. Daha doğru ifade ile böyle idi.

TERÖR İCAT OLDU MİT’LİK BOZULDU!

Ancak 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası gelişmeler MİT’le ilgili resmi birden minyatürize ediverdi. PKK Terörü sadece MİT’in değil, “devlet”in önemini de, kavramını da örseledi.

Herkes “MİT, Emniyet ve Asker varken nasıl olur da her gün terör bir çok askeri, polisi ve hatta istihbaratçıyı şehit eder?” diye sormaya başladı!

Bu soruya hiçbir kurum, politikacı ve devlet adamı şu ana kadar tahmin edici bir cevap veremedi. Bu büyük bir utanç olarak ortada duruyor.

İyi ama MOSSAD, CIA, MI6, SVR ve diğerleri “terör” olgusu ile başa çıkamadı ise MİT’e ve diğerlerine “niye” sorusu sorulabilir mi?

Sorulabilir!

Ve mutlaka sorulmalı!

Çünkü bir istihbarat teşkilatının “mazereti” olamaz, olmamalı!

İstihbarat sadece “haber almak, bilgi sahibi olmak ve şartlar uygunsa sonuç almak” değildir! İstihbarat aynı zamanda “en olumsuz şartlar altında gereğini yapmak”tır!

O gerek yapılamıyorsa “görev” ve sorumluluk yerine getirildi denilemez! “Milletin, devletin, ve vatanın bekası” tehlikeye atılamaz!

İstihbarat ve devlet yönetimi “mazeret”, “yetersizlik”, “imkansızlık” gibi kavramların üstesinden gelmeyi zaruri kılar!

MİT MÜSTEŞARI’NIN BRİFİNGİ

Fehriye Erdal’ın yerini biliyoruz. Hatta öyle bir hayat yaşıyor ki çekilmez. Saat başı yer değiştiriyor.

Dursun Karataş ileri derecede kanser, ölmek üzere.

PKK siyasallaşma çabasında ve bunda mesafe almış durumda.

Hizbullah sempati toplamaya çalışıyor.

Diğer detaylara girmeden kısaca diyor ki MİT Müsteşarı; “Her şeyi biliyoruz!”

“ŞUNDAN EMİN OLUNUZ Kİ; MİT MUTLAKA BİLİR!”

Bu bilgiler ışığında;

PKK Terörü hakkında her türlü bilgiye sahip olduğunu,

Diğer terör örgütlerini de Fehriye Erdal’ı izlediği gibi izlediğini ve her saniyelerini bildiğini,

Yurt dışında kaçak olan adi suçlular da dahil tüm önemli isimlerin nerede, ne şekilde, kimlerle ve nasıl saklandığını ya da korunduğunu bildiğini,

Türkiye’nin kimler tarafından nasıl, hangi yöntemlerle ve hangi bürokrat, işadamı, politikacı ve yabancı bağlantıları vasıtası ve yardımı soyulduğunu, talan edildiğini ve edileceğini de biliyor olduğunu,

Yabancı devletlerin içeride kimlerle ne şekilde iş tuttuğunu ve bunların sonuçlarının ne olacağını da bildiğini,

Türkiye’nin nasıl ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ahlaki, etnik, dini, eğitsel, narkotik ve medyatik operasyonlara tabi tutulduğunu ve bunların yıkıcı sonuçlarını ve nasıl önleneceğini bildiğini,

Kısacası Türk Hava Sahası’ndan geçen bir göçmen kuşun ne kadar gübre ve tüy bıraktığını bilebilir MİT!

Sadece MİT değil, Emniyet İstihbarat, Jandarma ve diğerleri de bilir!

Yani Türkiye’de bilinmeyen hiçbir şey yoktur!

Başka Neler Bilinir?

Mesela RTE’nin ABD’deki, Londra’daki ve diğer ülkelerdeki tüm temasları, bağlantıları,

RTE’nin ABD’liler, İsrailliler, İngilizler ve diğer devletlerin yetkilileri ile yaptığı görüşmeleri,

AKP’liler’in ve Türkiye’nin önde gelenlerinin tüm 24 saatini,

Yabancıların Türkiye’deki tüm faaliyetleri ve konuşmalarını,

Türkiye’deki tüm yolsuzluklar, kimlerin ne kadar aldığı ve verdiğini,

Türkiye’deki büyük küçük tüm suç örgütleri, mensupları ve koruyucularını,

Yani bilinmeyen hiçbir şey yoktur!

BİLİNMEYEN HİÇBİR ŞEY YOKSA; NİYE GEREĞİ YAPILAMIYOR?

Şimdi bu soruya ilk itiraz “Her şeyi bilmemiz mümkün değil!” şeklinde olacaktır.

Ve dikkate alınmayacaktır.

O halde soruyu tekrarlayalım; “Bu ülkede ülkenin, milletin ve devletin dününe ve bugününe ait her türlü bilgi varsa; yani bilinmeyen hiçbir şey yoksa, niye gereği yapılamıyor?”

Yani bürokrasideki, Meclis’teki, Hükümet’teki, partilerdeki, sivil toplum örgütlerindeki, medyadaki, üniversitelerdeki Türkiye’nin her yerindeki her şey bilinir ise; niye olumsuzlukların hiçbirinin önüne geçilemez..?

SUÇLULAR KİMLER, NİYE, NEDEN, NASIL (YANİ 5N4K)

Niye terörle ilgili her şey bilinir de önüne geçilmez?

Niye ekonomik terörle ilgili, hortumla ilgili her şey bilinir de önlem alınmaz?

Niye Türkiye’yi soyanlar bilinir de hiçbir şey yapılamaz?

Niye aile, toplum, devlet yok edilirken ve bunu kimlerin yaptığını sokaktaki dilenci bile bilirken, niye devlet, MİT, Emniyet, asker ve “aslan” RTE hiçbir şey yapamaz?

Niye sokaklar hırsızlara, kapkaççılara, çetelere, mafyalara kalırken, nasıl kaldığı bilinirken, kimler tarafından korunduğu bilinirken niye hiçbir şey yapılamaz.

İstihbarat; toplamak isteyene oluk oluk akarken, devletin ilgili birimleri nasıl istihbarat yetersizliği var diyebilir, niye diyebilir?

TBMM’nin milli iradenin değil de kara paracıların Meclisi haline geldiği bilinirken niye hiçbir şey yapılamaz.

Hükümet; siyaset korsanları tarafından ve yabancı istihbarat servislerince ele geçirildiği ve bilindiği halde meşru olmayan bir Başbakan nasıl hala görev yapabilir?

Devletin parasını, toprağını, itibarını, hazinesini, okulunu, hastanesini, vergi dairesini, polisini, askerini, MİT’ini yağmalayanlar bilindiği halde niye hiçbir şey yapılamaz?

Devleti satan bürokrat, milleti satan politikacı, yolsuzluk, hırsızlık yapan herkes bilindiğine göre niye gerçekten hiçbir şey yapılamaz?

Belediyeleri, yabancı istihbarat servislerinin ofisleri haline getirenler, hazine arazilerini yağmalayanlar, devletin sırtından götürenler bilindiği halde nasıl hiçbir şey yapılamaz?

“DEVLETLERARASI SORUN OLMASIN DİYE ALMADIK”

MİT Müsteşarı, tarihe geçecek bir cümle kurmuş:

“Fahriye Erdal’ı alabilirdik ama devletlerarası sorun olmasın diye almadık,” demiş (Medya böyle diyor)

Fahriye Erdal’ın hiçbir öneminin olmamasını bir kenara bırakalım MİT Müsteşarı’nın mantığını ve anlayışını analiz edelim.

Türkiye’ye ihanet edenleri, satanları, diplomatik rüşvet alanları, yürütmenin (yani Hükümet’in) tüm yolsuzluk yapanlarını biliyoruz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye almıyoruz.

Terörü önleyeceğiz ama “devletlerarası sorun” olur diye önlemiyoruz.

Devlet hazinesini talan edenleri, “Devlet”i şirketlere satanları biliyoruz ama “devletlerarası sorun olur” diye göz yumuyoruz.

Cemaatlerde ve tarikatlarda dönen her şeyi biliyoruz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye gereğini yapmıyoruz.

Cüneyt Zapsu’yu 24 saat izliyoruz, tüm görüşmelerini ve çevirdiği dolapları biliyoruz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye dokunmuyoruz.

İTO Başkanı’nın yabancı gizli servislerce nasıl kullanıldığını biliyoruz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye bilmezden geliyoruz.

Melih Gökçek’in 24 saatini biliyoruz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye adalete teslim etmiyoruz.

Osman Baydemir’i iki dakikada içeri tıkacak her şeye sahibiz ama “devletlerarası sorun olabilir” diye …

Barzani’yi, Talabani’yi bir saatte bitirebiliriz ama “devletlerarası sorun olmasın” diye …

AKP milletvekili İhsan Arslan’ın ne yaptığını biliyoruz, istersek hemen adalete teslim edebiliriz ama“devletlerarası sorun olmasın” diye

Gümrüklerdeki her olaya vakıfız ama “devletlerarası sorun olmasın” diye bir şey yapmıyoruz.

Türkiye’nin uğradığı her türlü operasyonu biliyoruz, önleyebilecek durumdayız ama “devletlerarası sorun olur” diye önlemiyoruz.

MİT Müsteşarının mantığını simüle ettiğimizde karşılaşacağımız tablo budur. İnsafsızlık etmeyelim. Emniyet Genel Müdürlüğü de aynı fotoğrafın içindedir.

Yine insafsızlık etmeyelim, ordu da yukarıdaki fotoğraftan sorumludur.

Ama bütün bunlardan önce devletin cumhurbaşkanı bu fotoğrafın bir numaralı sorumlusudur. Eğer Cumhurbaşkanı “Devlet”i çalıştırırsa, Türkiye’de her kurum tıkır tıkır saat gibi vazifesini yapar.

Başbakan da bir numaralı sorumludur. Ama RTE, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değil, YSK’yı ziyaret eden ve RTE’ye Başbakanlık yolunu açan Edelman’ın başbakanıdır. AKP’de öyledir. Ve böyle bir siyasi yapı “devletlerarası sorun olmasın” mantığı ve anlayışı ile Türkiye’de yürütme dümenine “Korsan Başbakan” ve “Korsan Hükümet” olarak geçmiştir.

Bu ayıp Cumhurbaşkanına da, askere de, MİT’e de yeter.

MİT Müsteşarı’nın Türkiye’ye Yapabileceği En Büyük Hizmet Nedir?

MİT Müsteşarı’nın Türk Milleti’ne ve Devleti’ne yapabileceği en büyük hizmet her şey bilindiği halde devletin niye hiçbir şey yapamadığını millete TV’lerden bir brifingle anlatması olacaktır.

Eğer MİT Müsteşarı “TV’lere çıkmam” diyorsa SESAR’ı çağırıp her şeyin bilindiği halde Türkiye’de milletin ve devletin içinde bulunduğu durumdan niye çıkmadığını anlatabilir, biz de bunu kamuoyuna duyururuz.

Burada MİT Müsteşarı diyebilir ki, “Bu iş Ahmet Necdet Sezer’e düşer.” O zaman devletin başı olarak Ahmet Necdet Sezer; “devletin” tüm her şeyi bilmesine rağmen niye hiçbir şeyin önüne geçemediğini anlatır, biz yine kamuoyuna duyururuz.

Bu kapsamda önce Cumhurbaşkanı’na, sonra MİT Müsteşarına ilk sorumuz şu:

AKP’nin ve RTE’nin ABD, İngiliz, İsrail kurgusu ile iktidara getirilişine ilişkin tüm deliller devletin elinde olmasına rağmen niye Başbakanlık koltuğu AKP’ye teslim edildi? Devletlerarası sorun olmasın diye mi?

YSK’ya Edelman’ı alan Tufan Algan’a neden dokunulmadı?

Erken seçim için Devlet Bahçeli’ye emir veren kimdir?

Bu emir niçin verilmiştir?

Türk milletinin bunları bilmeye hakkı var.

Sonuç olarak:

MİT Müsteşarı “Fahriye Erdal’ı alırız ama bu devletlerarası sorun olur” tespitinin altını çiziyoruz. Çünkü bu hükmü verecek olan ve bu cümleyi kuracak olan ya Dışişleri Bakanı ya da Başbakandır; yahut da en son olarak Cumhurbaşkanıdır. Yani MİT Müsteşarı bürokrattır, “devletlerarası sorun olur” tespitini ve önerisini yapamaz.

MİT İktidar Olunca

AKP İktidarı ile ilgili elimizdeki tüm veriler, yerli ve yabancı istihbarat servislerinin bir kısmının hükümeti yönettiğini gösteriyor.

Bu bağlamda, RTE’nin grup konuşmaları ve demeçleri ile icraatları MİT’in konsepti ile birebir örtüşüyor.

MİT’in medyadaki, bürokrasideki ve profesyonel siyasi hayattaki tüm unsurları ve MİT’le beraber, AKP iktidarında bulunan yabancı istihbarat servislerinin uzantıları AKP’ye özellikle “uluslararası sömürü çarkının dışına çıkmamayı, uluslararası sistemden sapmamaya” dikte ediyorlar.

Ama artık bir uluslararası sistem kalmadığı ve AKP’nin yabancı ve yerli gizli servis arkaplanın Türkiye’yi emperyalizme teslim ettiği de gözlerden saklanamıyor. Ya da politikaların böyle bir sonuca yol açtığı artık açıkça görülüyor.

Hükümet’in MİT’in elindeki enformasyondan istifade etmesi Türk Devleti’nin kazancıdır. Ancak bu işlemin “kazanç” olabilmesi için, enformasyonun, politikanın ve stratejinin doğru olması kaçınılmazdır. Oysa sorun da AKP’nin ve MİT’in enformasyon, politika ve stratejilerindeki zincirleme yanlışlardır.

Bu yanlışlar, Türk Milleti’ni ve Devleti’ni hızla iç savaşa sürüklüyor ve dış operasyonlara açık hale getiriyor.

Bilenler bilir ki, ne AKP ne MİT ne de ABD, İsrail, İngiltere’ye ve diğerlerine özel düşmanlığımız var.

Sorun Türk Milleti’nin ve devletinin varlığına, haklarına yani bekasına doğrudan bir saldırının olması ve saldırının da tanıdık, bildik ve müttefik odaklardan gelmesidir.

MİT’in emekli espiyonaj elemanlarından Bülent Rusçuklu üzerinden ifade ettiği ABD ile birlikte olma yani “lideri talip etme” stratejisi benimsenemez.

Zira devletler koyun değildir; bir koçu takip etsin!

Ederse ne olur?!

Güneydoğu ve doğuda habere konu olan koçun ardından atlayan sürü trajedisini bu sefer Türk Milleti yaşar!

MİT’in, Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin bekaasını bilerek ve isteyerek tehlikeye atmayacağını biliyoruz.

Ancak Türkiye’de:

1- TSK’nın

2- MİT’in

Yanlış yapma hakkı yoktur!

Bu kapsamda son dönem Ağar’ın, AKP, MİT ve ABD-İngiliz-İsrail bloku ile paralel yürüttüğü; CHP ve MHP gibi partilerin de ikna edildiği istihbarat bazlı iç ve dış politika operasyonu ve etnik strateji, ciddi tehlikeler içermektedir.

(…)

MİT Müsteşarı devletlerarası sorun olabilecek hususları deklare ederken, (mefhumun muhalifinden) iktidar olduğunu da ortaya koymuş oldu!

O halde iktidar olan MİT, bildiği her şeye rağmen Türkiye’de asayişsizliği, hırsızlığı, vurgunları, ihanetleri bir bir sıralayıp üstesinden gelmeli değil mi?

Devlette bazı kurumlar vardır ki, hükümetle birlikte politika yapamaz.

Eğer yapar ise partileri aklarlar, hesap onlara kalır.

Bu bağlamda lideri takip stratejisi lideri de mahvetmiştir.

Çünkü ABD-İngiliz-İsrail bloğunda, bir lider yok, üç lider var.

Üçünün de hedefleri farklı!

İyisi mi siz lideri değil de, Türkiye’nin haklarını ve bekasını hedef alan çizgiyi takip ediniz.

Bunun için oturup birilerini enforme etmek gerekiyor ise bunu da yapmalısınız!

Ama bir şartla!

Bir şeyler bildiğini düşündüğünüz devletler, artık “bir şeyler bilmiyor”!

Onların “stratejist”lerinin fikirleri, doğru ve isabetli olduğu için değil, devletleri güçlü olduğu için uygulanıyor.

Aynen zengin bir ailenin çocuklarının her dediğini yapması gibi bir abukluk!

Bu bakımdan lideri takip etme stratejisini tekrar tekrar gözden geçirmek gerekiyor.

Tabi bu görev de “Başbakan Yardımcısı” (!) Emre Taner’e düşüyor.

Saygılar

SESAR

27.11 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

ERDOĞAN’DAN SESAR’A DAVA:

ANKARA 11. SULH CEZA MAHKEMESİ 2006 / 27 E.

Müştekiler : Recep Tayyip ERDOĞAN

Kemal UNAKITAN

Binali YILDIRIM

Vekili : Av. Hayrettin KÜÇÜKSAN

Sanık : SESAR Araş. Ltd Şti.

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA 7. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 249 E.

Davacı : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN – AV. Muammer CEMALOĞLU

Davalı : SESAR Araş. Ltd Şti.

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

İSTANBUL 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 225 E.

Davacı : Hasan Cüneyd ZAPSU

Vekili : Av. Aydın COŞAR – AV. Banu COŞAR

Davalı : SESAR Araş. Ltd Şti. – İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA 5. SULH CEZA MAHKEMESİ 2006 / 120 E.

Davacı : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN

Davalı : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA ASLİYE 17. HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 351 E.

Davacı : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN

Davalı : SESAR Araş. Ltd Şti.

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

İSTANBUL 5. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 221 E.

Davacı : M. İhsan ARSLAN – Ali İhsan ARSLAN

Vekili : Av. Aydın COŞAR

Davalı : SESAR Araş. Ltd Şti. – İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA ASLİYE 3. HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 285 E.

Davacı : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN

Davalı : SESAR Araş. Ltd Şti.

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA ASLİYE 9. HUKUK MAHKEMESİ 2006 / 326 E.

Davacı : 1) Kemal UNAKITAN 2) Binali YILDIRIM

Vekili : Av. Ali ÖZKAYA

Davalı : 1) SESAR Araş. Ltd Şti. 2) İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

ANKARA ASLİYE 4. SULH CEZA MAHKEMESİ 2006 / 792

Müşteki : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN

Sanık : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

Ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan açılan

soruşturma dosyalarına birkaç örnek;

(…)

Basın Soruşturma No: 2006 / 975

Müşteki : Recep Tayyip ERDOĞAN

Vekili : Av. Fatih ŞAHİN

Sanık : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

Basın Soruşturma No: 2006 / 1367

Sanık : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

Basın Soruşturma No: 2006 / 1864

Müşteki : Hasan Cüneyd ZAPSU

Vekili : AV. Aydın COŞAR

Sanık : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

Basın Soruşturma No: 2006 / 1909

Sanık : İsmail YILDIZ

Vekili : Av. Dursun YASSIKAYA

(…)

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Sevgiler

8 Haziran 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?