Dahi Çocuk Değilim Ama…

Kendisini, “17 yıldır ABD’de yaşayan, ama ülkesini çok seven, tasarımcı, reklamcı kökenli bir iş adamı” olarak tarif edecek kadar mütevazı Emrah Yücel, ama… Büyük heyecanla seyrettiğimiz Amerikan sinemasının en gözde filmlerinin afişleri onun elinden çıktı. Dünyanın tanıdığı ve hayran olduğu Hollywood starları; Brad Pitt, Angelina Houston, Tom Hanks, Michael Douglas, Stephan Dorff, Kirk Douglas gibi pek çok ünlünün kişisel web sitelerini hazırladı. İstanbul Film Festivali afişlerinden Uğur Mumcu’nun kitap kapaklarına, amblem, ambalaj grafiği, broşür, CD kapaklarından, reklam kampanyalarına kadar farklı alanlarda sayısız tasarımlara imza attı. Tasarladığı afişler Kanada, New York, Paris’te sergilendi ve birçok ödül aldı. Tasarımın dahi çocuğu Emrah Yücel ile “VipMag” için çok keyifli bir röportaj yaptık.

Hollywood’daki ”dahi çocuk” olma yolundaki hikâyeniz nasıl başladı?

Hollywood’daki dahi çocuk değilim. Böyle bir soru insanın egosunu çok tatmin etmesine rağmen akşamları rahat uyuyabilmek için cevabı daha doğru bir platforma çekmek zorundayım. Türkiye’deki bakış açısı, (herhalde yıllarca içimize işlemiş Eurovision ve Oscar sendromunun etkileriyle) yurtdışında iş yapan başarılı Türkleri hemen efsaneler ligine itmek üzerine kodlanmış. Dizi oyuncuları için gazetelerde aslı olmayan ”Hollywood’dan teklif aldı” haberleri, modacılarımızın “Dünyayı Sarsan Defileleri” hep bunların bir parçası…

Pekii, “dahi çocukluğu” bir kenara bırakıp gerçekçi bir alana gelecek olursak, siz ne yapıyorsunuz?

17 yıldır ABD’de yaşayan, ama ülkesini çok seven, tasarımcı, reklamcı kökenli bir iş adamıyım. Birbirinden farklı üç-dört şirketin oluşturduğu bir yapıyı yürütmeye çalışıyorum. Bunlardan en çok bildiğiniz ağırlıklı olarak sinema reklamcılığı konusunda, tanınan ve dünyada bu alanda ilk beş arasına girmiş Iconisus. Iconisus’ta içerisinde Avatar’dan, Narnia’ya, Mirror Mirror’dan NipTuck’a pek çok uluslararası film ve dizi projelerinde çalışma şansımız oldu. Bu alanda Kill Bill’den Frida’ya, Cold Mountain’dan The Artist’e yüzlerce projeyi içeren, 11 yıllık bir geçmişimiz var. Bu etkileyici ve parıltılı portfolio her zaman medyanın ilgisini çekti ve röportajlarda yaptığımız diğer işler Hollywood’un parıltılı ışıklarının gölgesinde kaldı.  Yürüttüğüm diğer şirketlerden biri de Imean it Creative.. Bu yapı ağırlıklı olarak marka yaratımı, danışmanlığı, reklamcılık ve medya alımı konularında çalışıyor. Imean it’te Türkiye turizm tanıtma projelerinden İzmir’in şehir markalaşma çalışmalarına, Godiva New York için ürün konumlandırma ve satış stratejileri geliştirmeye, Nijerya Serbest Ticaret bölgesi için markalaşma işleri ile Avrupa AUDI için reklam çalışmalarına kadar çok geniş bir yelpaze üzerinde işler üretiyoruz.

Kendinizi İsviçre çakısına benzetiyorsunuz… Neden İsviçre çakısı?

Çünkü İsviçre çakısı, pek çok fonksiyonu içeren bir araç olmasına rağmen özeliklerinden sadece birisi olan ”çakı” yönü ile tanınmaya ve isimlendirilmeye mahkumdur. Şarap açmaktan, makasa, şişe açacağından, törpüye kadar farklı işler yapsa da hep aynı fonksiyonu ile anılır. Ben de reklamcılıktan, marka oluşturmaya, medya alımından, web tasarımına kadar pek çok fonksiyonda işler yapmama rağmen hep “Hollywood’da sinema afişi yapan Türk çocuk” olarak kalmaya mahkum oldum. Bundan şikayetçi gibi gözüksem de aramızda kalsın hoşuma gidiyor… Bir anda büyük fark yaratıyorsunuz…

Yunan Ortodoks’u için 650 sayfalık bir web site yapmanız size ‘Webby’ ödülünü ‘Ruhani  Dalda’ birinci olarak kazandırdı. Hatta dünyadaki üç dine web sitesi hazırladınız. Bu bir ilk, bu ilkte bir Türk olmak, Emrah Yücel olmak nasıl bir duydu?

Güzel bir duygu, tartışmasız…  Üç din için birer yıl arayla üç farklı web sitesi tasarladım. Bunlar sırasıyla Kaballah.com, Amerikadaki Yunan Ortodoks Kiliseleri web sitesi ve İslam dünyası için de Sonpeygamber.org sitesi… Bunların arasından Yunan kilisesi sitesi Webby’lerde, ki bu sektörün Oscar ödülleri olarak değerlendirilir,” spirituality” dalında birincilik aldı. Peşinden Sonpeygamber sitesi de Dubai’de Peygamberimiz için yapılmış en başarılı “medium” ödülünü aldı. Bu kulvarda rakiplerimiz peygamberimiz için yazılmış olan araştırmalardan tutun da kitaplara ve mimari projelere kadar pek çok farklı ürünü içeriyordu.

“Uğur Mumcu kitapları kariyerimin kırılma noktasıdır” diyorsunuz, nedenini anlatır mısınız?

Kendi şirketlerimi oluşturmadan önce, New York’ta yaşadığım yıllardı o dönem. Kendimi, özellikle Amerikan kurumsal dünyasına adapte etmeye çalıştığım bu günlerde, Los Angeles’tan gelen bir teklifin arkasındaki isim Tony Seiniger, benim, özellikle Uğur Mumcu Vakfı için yaptığım 23 kitap kapağını çok beğenmişti.  Geçmişte, benim için manevi değeri çok büyük olan bu işin, yıllar sonra Hollywood’un büyük reklam ajanslarından birine girmeme sebep olması benim için çok şaşırtıcıydı.

Aynı zamanda Türk Film Konseyi’nin (Turkish Film Council) başındasınız. Buradaki amacınız nedir?

Türk Film Konseyi bir ‘tink tank’ yaklaşımı ile yaklaşık altı yıl önce kuruldu. 16 tane danışma kurulu üyesinin oluşturduğu ve kâr amacı gütmeyen bir oluşum… Amaç Türkiye’nin uluslararası ve özellikle Hollywood projelerinde kullanılan bir platform olması için lobby faaliyetleri yapmak, yasal düzenlemelere öncülük etmek ve etkinlikler düzenlemekti. Şu ana kadar Dünya Lokasyon Fuarı’nda aldığı birincilik ödülleri, Türkiye’deki “yabancı yapımlara teşvik” yasasının temellerini atması gibi pek çok işlevi oldu. Bizler gelen soruları ve başvuruları  Kültür Bakanlığı’na ve Türkiye’deki prodüksiyon şirketlerine iletiyoruz. Bu anlamda son yıllarda Türkiye’de çekilen pek çok filmin ilişkilerini kurmanın yanı sıra, Martha Steward ve Andrew Zimmern gibi Türkiye’ye gelen TV show’larının Amerika’daki ilk danışma noktaları olduk. Türkiye’de takım çalışması ruhu ve disiplini çok gelişmediği için burada biraz yalnız kaldığımı hissediyorum açıkçası. Yıllar içerisinde bu yapının ayakta kalması için çok paralar harcadım. Katıldığımız fuarlardan, verdiğimiz reklamlara, web’teki çalışmalarımızdan ağırlama ve ulaşım giderlerine kadar pek çok kalemi finans ettim. Buna rağmen bazı grup Türk sinemacıları bu çabalarımızı ‘kötü niyetli’ algıladı.  Bu platformu ve tüm ilişkilerini ileride devletin kuracağı bir yapıya aktarmayı ve sadece danışman olarak var olmayı umut ediyorum.

Türkiye’de yeterince el üstünde tutulduğunuzu düşünüyor musunuz?

Türkiye’nin eksiklerinden biri de değerlerine sahip çıkmaması. Sadece günümüz değerleri için değil, kültürel mirasımız için de… Örneğin, Mevlana ile ilgili Türkçe yazılmış ve İngilizce’ye çevrilmiş o kadar az kitap var ki. Bu değeri dünyada İran’a kaptırmak üzereyiz. Şu ana kadar bizim onlarca Mevlana, Sarı Saltuk, Evliya Çelebi filmi yapmamız gerekirdi. Rakı’nın adı yurtdışında “Turkish Uzo”…  Nobel ödülü almış yazarımızı mahkemeye veriyoruz. Fazıl Say gibi bir isimle dil dalaşına giriyoruz. Bizim milletvekillerinden önce bu isimlere dokunulmazlık vermemiz lazım . Nuri Bilge Ceylan’a her yıl film yapması için, o istemeden bütçe oluşturmamız lazım… Bunlar saymakla bitmez. Benim özelime gelince, bu sorunun muhatabı ben olmamalıyım. Yine de sorduğunuz için teşekkür ederim.

Peki, bir filmin gişe yapmasında film afişleri çok etkili oluyor mu sizce?

Hem de nasıl…. Önce afişini gördüğünüz bir filmin trailer’ini (kısa sinema filmi tanıtım klibi) izlemeye motive oluyorsunuz. Bu yüzden Amerika’da bizim sektörümüzde Türkçe’de “film afişi” diye tanımladığımız işin adı “key-art” yani “anahtar-görsel”…  Afiş, bu anahtar görselin kullanıldığı alanlardan sadece birisi. Bu key-art, filminin akılda kalan imajı oluyor ve anahtar görevini üstleniyor. Gözlerinizi kapatın ve “Godfather” dediğimde aklınıza gelen ilk görüntüyü söyleyin dersem, hemen Brando’nun o siyah beyaz portresi gelir aklınıza. Bu yüzden “key-art’” yani Türkçe’sindeki yanlış kullanımı ile “film afişi” gelir. Bu ipucu ile artık Türkiye’deki film afişlerinin gazinocu mantığı ile kafaları yan yana dizdirmeyi bırakıp içeriği temsil edecek bir icon (simge) ile duyguları anlatmaları lazım. Son yıllarda Türk sinema sektöründen geri adım atmamızın en temel sebebi bu yaklaşımdır.

Türkiye’deki başarılarınızdan, özellikle Pamukkale kompozisyonu World Tourism Organization’da en iyi afiş seçildi. Bu başarı, Hollywood’daki başarılarınızdan daha çok ses getirdi. Kendi ülkenizde bu kadar başarılı olmak mı, yoksa Hollywood’ da dünya devleriyle çalışmak mı sizi daha çok heyecanlandırıyor?


Türkiye’nin turizm tanıtımı projemiz bize bakanlığımızın verdiği Rusya ve Amerika bölgeleri ile sınırlı. Bu iş bizim için çok önemli. Özellikle 17 yıldır yurtdışında yaşayan bir Türk olarak ülkemi daha farklı bir gözle görebiliyorum. Uluslararası platformda sadece güzel görünen değil, stratejik kampanyalar üretebiliyoruz. Bu yıl New York Times ve LA Times’da çıktığımız tam sayfa ‘Happy Christmas’ ilanları bunun en güzel göstergesi. Bir İslam ülkesinin başka bir kültürün dini bayramını neşe içerisinde kutlaması ve öte yandan Noel Baba’nın kökenlerinin Antalya Demre (Mayra) ‘de olduğunun altını çizmesi çok önemli bir yaklaşım.  Bu tavır sadece kartpostal gibi tarihi eser fotoğrafını koyup altına ‘Turkey’ demenin çok ötesinde bir stratejik yaklaşım. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, son iki yıldır bizim kampanyamızı ‘Avrupa bölgesinin en iyi ülke tanıtım kampanyası’ olarak ödüllendirdi. Bu değerlendirme Türkiye’nin değil Birleşmiş Milletlerin değerlendirmesi. Buna rağmen bakanlığımızı, beş yıldır market payımızı genişletmek konusunda ikna edemedik.  ‘Türkiye tanıtımı’ yapan ve on yıldır her ihaleden yüzde 60 market payı ile çıkan firma var Türkiye’de. Yani işimiz zor. Elimizden gelen iyi iş yapmaya devam etmek ve uzun koşuya bakmak.

Yoğunluğunuz arasında ailenizle yeterince zaman geçirebiliyor musunuz?

Yeteri kadar olmamakla birlikte güzel zaman geçiriyoruz. Cumartesi günleri 3.5 yaşındaki oğlumu futbol dersine götürmeyi ihmal etmiyorum. Mümkün olduğunca Türkiye ile bağlantılarımızı sıkı tutup, onların Türkçelerinin gelişimini sağlamaya çalışıyoruz. Evde sürekli Türkçe konuşuyoruz. Her yıl Türkiye’de tatile geliyoruz.

vipmag.com.tr – Fotoğraf: Murat Tamay

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?