Darbesi olmayan BALYOZ ortamı!

Erdoğan GATA üzerinden aslında niçin sızlanıyor?

AKP’yi içine düştüğü “yılanlı kuyudan” çıkartmak için debelenen operasyon ekibinin, gösterdiği çabayı ve amansız mesaiyi dikkatle izledik. Doğrusu o ya, pek yeteneksiz oldukları da söylenemez, özellikle 2007’den bu tarafa icat etmedik operasyon, uydurmadık senaryo ve kampanya bırakmadılar, yerli dizileri bile solladılar ama olmadı, olmuyor.

Kanada’da mukim bir “kimliksiz” üzerinden yarattıkları “Ergenekon süreci” başlı başına bir hukuk faciası iken bununla da yetinmediler, Kafesler, Poyrazköy arkeolojik kazıları, kozmik oda zorlamaları, suikast planları ve dahi balyozlar marifetiyle AKP’ye “biat etmeyenlerin” ne kadar “fena insanlar” olduğunu anlatmaya ve ispatlamaya çalıştılarsa da tutmadı, tutturamadılar.

Çünkü küresel güç odaklarının Türkiye’ye yeni biçim vermek için iktidara yapıştırdığı AKP’den ola ola işte bu kadar iktidar olacaktı, takke düştü kel göründü.

Öyle bir çuvalladılar ki, lise talebeleri bile şu basit mantık sorusunu soruyorlar şimdi:

Türkiye’de darbeci bir ordu varsa, rektörler ve üniversite profesörleri darbeci ise, gazeteciler darbeci ise, düşünürler, yazarlar darbeci ise, sendikacılar darbeci ise, bütün CHP’liler darbeci ise, bu hesaba göre karşıdan gelen her üç kişiden biri AKP’ye oy vermemiş seçmen ve tabii ki bu yüzden de darbeci ise, “Türkiye’den neden darbe olmamış abilerim, ablalarım?” lütfen izah eder misiniz?

Çünkü bu oyunu kuranlar yanlış yaptı, oyunları bozuldu.

Birincisi, AKP asgari bir “cumhuriyet iktidarı” bile olamayacak kadar bünyeye “yabancı” idi.

Daha baştan, “küresel oyunu” anlayabilmiş, akıbeti okuyabilmiş değillerdi, BOP eş başkanlığının ne manaya geldiğini bile bilmiyorlardı.

İkincisi, Soğuk savaş şartlarının sona ermiş olmasıyla dünyadaki yeni dengeler ve yeni güç adresleri baş göstermeye başlamış, neo-con çılgınlığının tek başına küreye nizamat vermesinin şartları ortadan kalkmıştı. Bu sebeple zaten BOP operasyonu da çökmeye, çökertilmeye mahkûmdu. İlk başta her şey çok “easy” görünüyordu ama aslında o kadar da “esay” değildi. Daha 1 Mart tezkeresi Meclis’te çuvallayınca karpuz eşşekten düşmüştü.

Karpuzu tekrar merkebin sırtındaki heybeye yerleştirme ve AKP’yi de merkebe oturtup mayınlı araziden çıkarma işi, yerli “senaristlerin” üzerine yüklendi.

Medya marifetiyle medya üzerinden iktidar edilen AKP, yine medya üzerinden, medyatik hünerbazlıklarla iktidarda tutulacaktı.

Bunun için de, medyanın pompalayacağı, kamuoyunu serseme çevirecek senaryo ve karalama kampanyalarına ihtiyaç vardı.

Bunun için medyada gerekli düzenlemeler yapıldı, Londra, Washington ve Paris “pasaportlu” sahte liberaller ile avanak demokratlar başköşelere yerleştirildi. Yeteneksiz muhafazakârlar bu ekibe monte edildi. Ortaya hem şakşakçı hem de alabildiğine saldırgan bir koro çıktı.

Yetmiyordu.

Klasik gazetecilikten gelenlerin önemli bir kısmı, ürkütüldü, pasifize edildi, Özkökgiller’in başını çektiği kadro eliyle de “sit-comculuk” furyası başlatıldı.

Türk medyasının kafasına çuval geçiriliyordu ama çaktırmadan…

Yukarıda Allah var, medyada çok ince çalıştılar, tayinleri, atamaları, iş bölümünü ve kaydırmaları başarılı(!) bir şekilde gerçekleştirdiler.

Çoğunlukta ve etkili olan medyatikler “sit-comculuk” yoluyla tam bir laylaylom ortamı yaratırken, liberal faşistler köşelerinden AKP iktidarına “akıl hocalığına” soyundular, muhalifleri de sindirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Bu öyle bir sit-com atmosferiydi ki, cin gibi bir işadamı olan Aydın Doğan bile, muhafazakâr-liberal kadro ile katıldığı “fasıl gecelerinde”, hüzzamla hicaz arasında tercih yapmaya çalışırken, yaklaşan vergi yumruğunun kokusunu alamadı. Yumruktan sonra, 20 yıllık “başarılı” sitcomcusu Ertuğrul’u merkez valiliğine, Milliyet’i yöneten Sedat Ergin’i de yazarlığa çekerek “ağırlık atmaya” çalıştıysa da içinde uçtuğu balon “alçalışı” kesmedi.

Şimdi güya her şeyi kızına devrederek saklanmaya çalışıyor, kafası kumun içindeyken kuyruğunun dışarıda olduğunu sanki kimse görmeyecek.

Medyayı organize edenleri bir noktada da tebrik etmek gerekiyor ki, bu döneme kadar nerede saklandıkları ve nasıl beslendikleri asla bilinmeyecek sayısız “gazeteci müsveddesi” birbiri ardından pıtrak gibi ortaya çıkartıldı ve yerlerine yerleştirildi.

Misal, Kanal 24’te ne yaptığı anlaşılamayan bir çocuğun Star gazetesinde köşe yazmaya başlamasına; “servis haberciliği” ile aniden tebarüz eden Mehmet Baransu’nun etkinliklerine; ordudan disiplinsizlikten atılmış subayların bile köşe yazarı yapılmasına bakıldığında, insanın dudaklarının uçuklamaması işten değil.

Ki buradaki en tecessüse şayan nokta, bu kadar “kuyruk acılı” elemanın, bu kadar kuyruk acısının nasıl biriktirebildiği noktasıdır.

Nihayetinde, iş geldi, gazete ve televizyon haberlerine malzeme temin edilmesine dayandı.

Organizatörler medyanın kafasına çuvalı geçirdikten sonra malum “senaryo ekibi” devreye girdi.

Vazife mühimdi.

ABD’de bile çöken Neo-conlar ile dünyada debelenen küresel sermayenin ülkemizdeki kuyruğunun (AKP) dik tutulması vazifesi hem mühim hem de çok zordu. Evelallah bu görevin üzerinden kafasına çuval geçirilmiş medya sayesinde gelinecekti.

Kara propaganda, kirli haber, dezenformasyon senaryoları birbiri ardına patlamaya başladı.

Liseli bir kız çocuğu gibi hatır defteri tuttuğu ileri sürülen Deniz Kuvvetleri komutanından yola çıkılarak, hukuk faciası mesabesindeki Ergenekon dalgaları ile önce kamuoyu sus pus edildi. Ardından, Kafesler, paşalara suikast düşleyen denizciler, Poyrazköy’deki antropolojik kazılar, ıslak imzalı hükümet düşürme kâğıtları, Arınç’a suikast planları, birbiri ardına sökün etti.

Allah biliyor ya, medya “iyi” düzenlenmişti ve işini “iyi” kotarıyordu.

Anlı şanlı profesörler, emekli görevliler, hukukçu geçinenler, liberal, demokrat ve Avrupacı yazarlar, “her şey olmuş bitmiş” gibi, suçlar mahkemelerde sübut bulmuş, Yargıtay’ca da onanmış gibi özgürce yazıp çiziyorlardı.

Televizyonlarda her akşam milletin karşısına “anchorman” diye çıkan hukuk kaçkınları ve cahil ekran muhabirleri, görüntü üzerine görüntü bindiriyor, yalan yanlış feryatlarla “sanki suçlar sahiden işlenmiş gibi” milletin kafasını ütülüyorlardı. Nasılsa televizyon haberciliğinde, izleyenleri maymuna çeviren görüntüler önemliydi, kimin ne söylediği önem taşımıyordu.

Böylece “hipnotize” ile bir 2-5, 3 yıl geçirdi Türkiye…

Geriye ne kaldığına bakılırsa, bütün davalar devam ediyor, bir tek Yarbay Mustafa Dönmez 4 yıl ceza yedi, o cezayı da nihayet askeri mahkeme bir subaya verdi.

Bütün bu süreçte, en iyi niyetliler bile ancak “davalar mahkemede, lütfen kararları bekleyelim” demekle geçirdiler. Hâlbuki bu kadar davayı mahkemelerin selametle sürdürmesinin ve adaletle sonuçlandırmasının şartları, bizatihi medya tarafından ortadan kaldırılmıştı bile…

Zanlılar, gözaltına alınanlar, tutuklananlar kamuoyu bilincinde “infaz” edilmişlerdi.

Ve lakin bütün bu “insanüstü” çabaya, gözü dönmüş, hukuk tanımaz senaryoculuğa, tekmil kirli medya desteğine ve yalan korosuna rağmen, elde edilen neydi ve nerede yanlış yapılmıştı?

Tıpkı, 2007 seçimlerindeki yüzde 47’lik başarıda olduğu gibi medya üzerinden şahane bir illüzyon yaratmışlardı ama yarattıklarının illüzyon olduğu ille de ortaya çıkacaktı.

Birincisi, insanlar sofraya oturup illüzyon yemiyorlardı, sokakta cüzdanlarını açtıklarında illüzyon harcamıyorlardı, borçlular bankalara illüzyonla ödeme yapamıyorlardı, çocukların okul masrafları illüzyonla ödenmiyordu.

Ekonomik kriz sebebiyle işsiz kalan yüz binlerce insan, anne babasının evine taşınmak zorunda kalırken, “Olsun be, yine de Mehmet Altan şahane demokrasi hikâyeleri anlatıyor” demiyordu. Milyonlarca işsiz, Cengiz Çandar’ı okuyup, “Biz açlıktan gebersek de, siyasal Kürtlere yapılan açılım her şeye bedeldir” diye alkış tutmuyordu.

Hülasa illüzyonlar, ekonomik ve fizik kuralların yerine geçmiyor, geçemiyordu.

Bu yüzden destekçileri “iyi gidiyoruz” diye AKP iktidarını uyutmaya devam ederken, Türkiye’de her gün biraz daha kitlelerin soru işareti dolu bakışları, AKP hükümetine doğru yönelmekteydi. Her şey şahane gidiyorsa, biz niye batıyoruz, sorusuydu bu!

İkinci olarak da illüzyonistler, Türkiye’yi hafife aldılar. Değişen konjonktürü okuyamadılar. Memleketin dürüst, namuslu aydınlarını, bürokratlarını, askerlerini, hukukçularını, akademisyenlerini ve gazetecilerini hesaba katmadılar.

Tipik bir Amerikan hastalığı olan “medya fetişizminin” kurbanı oldular.

Medyayla yarattık, medyayla yürütürüz dediler, yürütemediler.

………………….

Şimdi illüzyonu yaratmaya çalışan o “arka planı” biraz tanıyalım:

Bu ekip, asker-sivil-siyasetçi-bürokrat bir ekip! Ve tabii ki “yerel” bir ekip.

Bu iktidar tarafından devşirilmiş bürokratlar.

Cemaat tarafından “bağlanmış” asker-sivil unsurlar.

“Yurt” duygularını yitirmiş istihbaratçılar.

İktidar çevrelerine kendilerini “analist-stratejist” olarak kakalamış, TSK’nde yer bulamamış, çoğu kırgın, öfkeli veya kurumlarına kin ve nefret dolu emekli subaylar.

Ve bunlarla “dış” bağlantıları sağlayan görevliler, kuryeler…

Nihayetinde de “dış bağlantılar”, yani küresel adreslerin mümessilleri!

Ekip bu!

Ahmet, Mehmet, Hüseyin…

John, George, Smith, Pierre, fark etmiyor.

Bunlar çekirdek kadrolar!

Duruma ve gelişmelere göre, tıpkı Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu eserinin, orasına burasına ilavelerle dizileştirilip seyircilerin manyağa çevrildiği gibi, kurulmuş senaryoyu her gün ekleme ve takviyelerle lastik gibi uzatarak medya üzerinden Türkiye kamuoyunu iktidar karşısında “pasifize ve dezenforme” etmeye yönelik bir senaryonun tasarlayıcı ve uygulayıcıları…

AKP’nin etrafını sarmış olan, istihbaratçılar, bürokratlar, emekli askerler ve danışmanlar heyeti!

AKP’nin iktidarının desteklenmesi gerektiğine ve psikolojik harp teknikleri ile cumhuriyet güçlerinin geriletilebileceğine inanmış bir heyet. Lokal planda, psikolojik harp teknik ve malzemelerini planlayan ve devreye sokanlar.

Küresel kaynaklı bir fırtına, Türkiye üzerinde iç içe geçmiş bir sürü oyun kurup, oyun bozmaktayken, çok sonuçlu, çoklu parametrelerle yürüyen, İsviçre bıçağı tarzında neresinden ne çıkacağı bilinmeyen bir kurgu ülkeyi kasıp kavurmaktayken, oyuncu devletler tarafından her defasında yapılanın bozulduğu, bozulanın tamir edildiği, ya da bir başka taktiğin ileri sürüldüğü sürekli değişen bir oyun sahnelenirken…

Medya üzerinden yürütülen AKP illüzyonlarının ne kadar etkili olabileceği zaten en baştan  tartışmalı değil miydi?

Örneğin, sahte liberaller “barış getirecek diye” Obama’yı alkışlarken, şimdi aynı Obama Bush’tan bile yüksek savaş bütçesi yaptığında ve Basra Körfezi’ni uçak gemileri ile çevirmeye başladığında millete bu nasıl izah edilecekti?

Örneğin, Türk medyasında AKP dönemindeki devasa yolsuzluklardan tek kelime ile söz edilmezken, sanki ülkeyi “melekler yönetiyormuş” havası pompalanırken, fısıltı gazetesinde ayyuka çıkan yolsuzluklar nasıl örtbas edilecek, türbanlı hatunların fiyaka yaptığı dört çekerler nereye saklanacaktı?

Başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, Yargı’ya, Cumhuriyet kurumlarına ve değerlerine, medyadaki namuslu unsurlara, yerleşik mevzuat yapısına bu kadar saldırıya geçmenin “mantığı” halka nasıl anlatılacaktı?

Ruhlarını ve kişiliklerini reytinglere satmış bir güruhun işgali altındaki televizyon programlarında Türk aile yapısını, örf ve adetlerini hiçe sayan görüntüler sergilenirken, açlık ve işsizlikle boğuşan halkın sinirleri hangi ilaçla teskin edilecekti?

İllüzyonistler, hem kendilerine hem de uluslararası bağlantılarına, akıl hocalarına fazla güvendiler. Hem kendilerini, hem ABD’yi, hem İngiltere’yi, hem Cemaat’i ve hem de AKP’yi abarttılar.

“Türkler” ise küçümsediler, hafife aldılar.

Osmanlı ile Sevr’i imzalayan İngilizlerin, İstiklal harbinde sopayı yedikten sonra “Koca Türk’ü unuttuk” derken itiraf ettiği Türkleri unuttular.

AKP’ye biat etmeyen Türkler, illüzyon stratejisini fark ettiler ve sabırla açığa çıkardılar. Deşifre ettiler.

AKP’nin iktidar finalinde…

Deşifre edilen kadroları bir kez daha anmakta ve emeği geçen herkese “neyin ne olduğunun, kimin de kim olduğunun” ortaya çıkmış olması bakımından teşekkür etmekte yarar var.

AKP’ye ikinci iktidar döneminde hizmette kusur etmeyen illüzyonistleri tanımalıyız:

Birinci planda; taktik ile stratejinin ne olduğunu bilen, psikolojik harp tekniklerinde bilgi ve tecrübe sahibi emekli asker kadrolar. Kimileri muvazzaflık döneminde kendini “saklamayı” başarmış cumhuriyet karşıtları, kimileri ise hırslı, gözü makam ve paradan başka şey görmeyenler.

Türk “Genelkurmay”ının tarihinde ilk kez “Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı sistemli bir psikolojik harekât yürütülmektedir” diyorsa, bu tür kadroların mutlak dahli olmalıdır. Askerlerin canını ancak askerler acıtabilir!

Nihayet, bu heyetle iç içe geçmiş olup, taktik adımların arasını dolduran, malzeme temin ve tedarik eden, yerel oyuncuları görevlendirip yönlendirenler istihbaratçılar. “Yurt duygularını” kaybetmiş, istikbal ve iktidar peşinde koşturanlar istihbaratçılar.

Bu kadronun üst kademesi de bittabi ki, uluslar arası adreslerle bağlantıları kurmaktadır.

Çekirdek kadro bu şekilde oluşturulduktan sonra, kişisel izzet, ikbal, makam ve imkân arayışı ile Türkiye’nin karıştırılması, AKP’nin korunup kollanması, iktidarının pekiştirilmesi amaçları birbirine sarmal olarak girince, ortaya muazzam bir “operasyon aşuresi” çıktı.

Km bilir belki “BOP günleri” bile geri gelebilirdi, filan…

İstihbarı psikolojik operasyonlar, öylesine sıklaştırıldı ve içleri öylesine boşaltıldı ki, operasyon manyağı haline getirilen kamuoyu nezdinde operasyoncular “yalancı çobana” döndüler.

Bugün TSK aniden yönetime el koyacak olsa, millet garnizonların kapısına dayanıp soracak: “Harbiden yönetime el koydunuz mu, yoksa bu şerefsizler yine bize darbe masalı mı anlatıyor?”

NATO destekli darbelerle neredeyse “şerbetli” hale gelmiş Türk kamuoyu bile, servis edilen “darbe illüzyonları” sebebiyle bırakın darbe planını, olmuş bir darbeye bile inanamayacak hale getirildi. İroniye bakınız:

5000 sayfalık “darbe” kompozisyon çalışması(!) yapılmış olduğu halde 7 yıldır darbe olmuyor; darbe olmadığı halde 7 yıldır sürekli darbe tehlikesinden bahsediliyor fakat sonunda millet bir darbe olsa da şu darbe çığırtkanlarından temelli kurtulsak diye düşünmeye başlıyor.

Siz hiç hayatınızda darbeye küfrede küfrede, darbe istemiyoruz diye ciyak ciyak bağıra bağıra  darbe şartları hazırlanmasına tanık oldunuz mu, olun işte!

Neticede Altan biraderler ile tayfasının memlekete hayırları dokunduğunu söylemek bile mümkün: Onlar “Bize yeni bir silahlı kuvvetler lazım” diye bağırdıkça, toplumda diri bir “cumhuriyetçi muhalefet” oluştu. Adeta güçlü bir cumhuriyetçi direniş örgütlendi kendiliğinden…

Buna karşılık “medyadaki rezalet” de apaçık ortaya serildi. Değişik kadrolar, değişik kademelerden AKP’ci illüzyonistlere çanak tuttu.

Apartman dairelerinden villalara, Tofaş otomobillerden ciplere terfi eden ve kendilerini eski tabanlarına muhafazakâr olarak tanıtan çete ile sahte liberaller, alınlarından bir daha silinmeyecek biçimde “AKP yardakçılığı” damgasını yediler. Bu damga onlara da, torunlarına da yeter, iltifat olmasın diye “TSK’nin düşmanlığı” damgasını yüzlerine vurmuyorum, çünkü böyle söyleyince de kendilerinin “demokrat” olduğunu zannediyor fikir fukaraları.

Sit-comcu Özkökgiller ise ellerindeki medya kudretini kullanırken ne yazık ki “nitelikli muhalefet” yapmamakla “malul” oldular.

Kendileri nitelikli muhalefet yapmadıkları yetmiyormuş gibi, yönettikleri gazete ve televizyonlarda çoğu emekli yargıç, savcı, istihbaratçı, subay ve emniyetçiyi sahaya sürerek AKP’ye “örtülü destek” sağladılar.

“Kahrolsun statüko”cularla, “yaşasın güzel hayat”çıların ittifakı, “yaşasın AKP” sloganını destekledi.

Bu arada halk yığınları sürünebilirdi, beyaz yakalılar da borca batabilirdi, beis yoktu.

Bir Balyoz darbesi yapılmadı ama “balyoz ortamı” yaratıldı işte böyle yaratıldı.

Merak eden halkın ne konuştuğuna kulak kabartabilir.

……………….

 

AKP iktidarının “şişirilmiş” yüzde 47’lik seçim zaferinden(!) sonra girişilen psikolojik operasyonlar sonucunda gelinen nokta şu:

7 yıldır ülkeye hükmeden başbakan Erdoğan, eşinin askeri hastaneyi ziyaret edememesi sebebiyle ağlaşıyor! Üç yıl önce meydana gelmiş bir hadiseyi gündeme bizzat kendisi taşıyor, sonra da eşinin gözyaşları üzerinden “politik mağduriyeti” oynuyor.

Ülkede Aydın Doğan’ınkiler dâhil bütün medyayı, sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları, akademik dünyayı, polisi ve Yargı’yı neredeyse “sustalı maymuna” çevirmiş bir başbakanın “eşinin gözyaşları” üzerinden mağduriyet oynamasına kim inanır?

Emine Hanım, GATA’da yatan Nejat Uygur’u ziyaret etmek istemiş de türbanı sebebiyle girişine izin verilmemiş. Hanımefendi gözyaşları dökmüş…

Medya üzerinden 4 yıldızlı komutanlara bile “gece bekçisi” muamelesi çekilirken, bütün bu hakaretamiz saldırılara seyirci kalan Erdoğan, eşi GATA’ya alınmadığı için çok ama çok içerliyor.

Ülke yöneten bir “devlet adamı” için, eşinin gözyaşları ile memleketin “Silahlı Kuvvetleri” karşı karşıya getirilmeyecek, biri diğerine tercih edilmeyecek şeyler değil midir?

Bir Başbakan, ülkenin silahlı kuvvetlerinin yıllardır binlerce şehit verdiğini, şehit analarının bacılarının geceler boyu gözyaşı döktüğünü bilmez mi?

Bir tarafta hasta ziyareti yapamamış bir hanımın üzüntüsü, öteki tarafta bir ülkenin, bir milletin iffeti, namusu ve haysiyetinin koruyucusu olan devasa bir kurum ve o kurumun izzet-i nefsi söz konusudur.

Ayrıca, Emine Hanım acaba Nejat Uygur’u ziyaret edemediği için mi gözyaşı döktü, yoksa GATA’ya türbanıyla giremediği için mi?

Ama bizim konumuz şu:

Erdoğan niye ağlaşıyor?

Eşi üzerinden niçin “dram” yapıyor, soru bu!

Memlekette herkesin sesi kısılmışken, bütün ekranlarda istediği zaman istediği kadar konuşan o…

Her hafta Meclis grubunda saatlerce vaaz veren, istediği ekranda istediği gazetecileri karşısına “sepet” gibi oturtup ahkâm kesen o…

Her uçak yolculuğunda “bende”lerini toplayıp havada beyanat patlatan o…

Tekel işçilerine posta koyan o…

Eczacıları, doktorları silkeleyen o…

8 milyon emekliyi yüzde 4.5 zam ile çırak çıkartan o…

250 bin bakkalı bir kalemde çizen o…

İşadamlarının üzerine maliyeyi salan o…

Gazete yöneticilerini ilk mektep çocuklarına döndüren, anlı şanlı gazete patronlarını “kedi-fare oyununa” hapsetmiş olan kudret o…

Davos’ta İsrail üzerinden bütün dünyaya kafa atan yine o…

“Görünen” kudret bu iken, Erdoğan’ın “eşinin gözyaşlarını” mağduriyet sebebi olarak sunması, nasıl bir psikolojiyi yansıtıyor acaba?

Artık gerçek kudreti elde ettiği için eşinin üç yıl önceki gözyaşlarının hesabını mı soruyor yoksa “çıkışsızlığın” yarattığı psikoloji ile mi sızlanıyor?

Eskiden sadece Mehmet Barlas, yanağından makas alırken, şimdi bütün medyada yüzlerce köşe yazarı Erdoğan’ın yanağını sevgiyle okşuyor da Erdoğan hala mutsuz ve üzgün ise, bunu neye yormalı, nasıl anlamalıyız?

Nasıl oluyor da eşinin gözyaşları üzerinden ağlaşabiliyor?

Memlekette işsiz, aşsız kalmış, gururu incinmiş, çaresiz kalmış, anaları, karıları, kız kardeşleri her gün gizlice gözyaşı döken milyonlarca adam varken üstelik…

Üç yıl önce GATA’nın kapısına dayanıp koysaydı omuzu, anlardık.

Neyi beklemiş, bugün niye hala üzgün?

Erdoğan, mağduriyet oynamaya çok alıştığı için kolayca bu tür davranışlara girebiliyor ama asıl mesele de bu değil.

Asıl mesele, Erdoğan’ın kudret koltuğundaki kudretsizliği!

Tartışılmaz görünen AKP iktidarında olmayan erk!

Çıkışsızlık ve çözümsüzlük… Yönetemezlik, göremezlik!

Erdoğan’ın “görünen” iktidarı yükseliyor, görünmeyen “gerçek erk” alçalıyor.

AKP lehine yürütülen onca propagandaya, onca psikolojik operasyona rağmen Başbakan Erdoğan’ın gelebildiği nokta “eşinin gözyaşlarına sığınarak” mağduriyet ise yürütülen süreç iflas etmiş demektir.

 

 

————————–

 

“Görüntü” gücü açalım biraz:

Erdoğan bir hafta önce, TRT’de “bende”si haline getirdiği gazete genel yayın müdürlerini topluyor. Onların “güya” yönelttikleri çanak soruları cevaplıyor, ertesi gün de bütün gazeteler bu programdan çıkan başlıkları manşetlere taşıyor.

Yok EMASYA kaldırılacakmış, yok bir yerlerde bir takım kirli oyunlar tezgahlanmaktaymış, yok Türkiye’nin huzur ve sükununa kast eden cuntacılara geçit verilmeyecekmiş, yok şuymuş yok buymuş!

Gazeteciler, ağzından dökülen her cümle “inci”ymiş gibi Erdoğan’ın hayran hayran ağzına bakmakta…

Ama bu meslekte, böylesi bir “başbakan-gazeteci” fotoğrafı ne görülmüş ne de duyulmuştur.

Muhabir ve yazar olarak Demirel’i, Ecevit’i, Özal’ı, İnönü’yü, Yılmaz’ı, Çiller’i takip etmiş, soru sormuş, haber yapmış, yazı yazmış bir gazeteciyim. Hatta 12 Eylül ertesinde 83 seçimlerine kadar dönemin en kudretli siyasi ismi Evren’i bile izledik.

İnanın bu kadar tefessüh etmiş, içi boşalmış bir “gazeteci-başbakan dengesi” görmedim.

Gazeteciler, darbe lideri Kenan Evren karşısında bile çok daha rahat ve özgüvenli idiler. Evren bile karşısındakilerin “gazeteci” olduklarının farkındaydı ve o kabul içindeydi.

TRT’deki programda Başbakan Erdoğan’ın bakışlarını, mimiklerini, vücut dilini dikkatle izledim. Bütün dışavurumunda şunu anons ediyordu:

Bu adamlar, ağzımdan çıkanı not almak için koşturup gelmiş zavallılardır. Benim fikir ve görüşlerim önemlidir, onlar da bunları yazmakla görevlendirdiğim, lütfettiğim “gureba gazeteci” tayfasındandır. Benim karşımda bir fiskelik canları var.

Oradaki “siyasetçi-gazeteci ilişkisinin” psikolojik altyapısı ve yansıyışı bence buydu. O nedenle de aslında gazete yöneticisi yazarların Başbakan Erdoğan’ın karşısında yere diz çökmüş ve önlerinde rahle düzeniyle oturmaları daha isabetli olurdu. Elde de uzun bir sopa yaramazlık yapanın kafasına ekleştirmek için…

Oysa Kenan Evren’in karşısında bile gazeteciler “gazeteci” gibi oturmuştu, 30 yıl önce… Özal da severdi gazeteci ile “oynamayı” ama bu kadarı onun bile aklının ucundan geçmemiştir inanın.

“Görünen” kudret işte bu, böyle bir şey ama sadece “görüntü!”

AKP’nin psikolojik harp uzmanlarının geldikleri nokta sonunda Erdoğan’ı bile köpürttü:

“Beni gaza getirmeyin kardeşim!” diye isyan etti sonunda. Bir nevi, “Allah topunuzun belasını versin” mealinde…

İnsanların kudret makamındayken bile neye niçin sinirlendiğine, öfkelendiğine ve üzüldüğüne dikkat etmek gerekiyor.

Erdoğan gazetecilere bu davranışı reva görüyorsa, orada bir sivil dikta söz konusudur demiyorum, çünkü o “sivil vesayet” muhabbeti de sonuçları itibariyle AKP’ye yapılmış bir “muz orta” hissi uyandırmaktadır, Erdoğan kafayı çaksın diye…

O zokayı, AKP iktidarıyla birlikte medyada el bebek gül bebek yüceltilen akademisyenlerden biri olan Nuray Mert gibi “hırslı” kadınlar yutar ancak…

Ahmet Hakan gibi hokkabazlarla bi güzel “paslaşınca” da tarihe tanıklık ettiklerini falan zannederler, hepsi o… Oysa Ahmet Hakan gibi parlattıkları kifayetsiz kalemler, “eleştiriyormuş” gibi yapıp “tersten” Erdoğan’a full destek çıktığının “hiç fark edilmediğini” düşünecek kadar da şımarıklık içinde debeleniyor.

Bütün bu medyatik operasyonlar neticesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne söylenmedik söz, yapılmadık hakaret bırakılmamışken…

Dört yıldızlı paşalar, yurtsever aydınlar, akademisyenler, gazeteciler, düşünürler içeri tıkılmışken iktidarın fotoğrafı düşündürücü:

Yedi yıldır medyatik sistematik tam gaz devam ediyor, medyada yaratılmış ve medyada süren AKP iktidarı “tartışılmaz kudrette” devam ediyor ama sokaktaki gerçeğe bakıldığında, son yerel seçimlerde millet iktidar partisine “seçmen kitlesinin tamamına” oranla sadece yüzde 32 oy veriyor.

Alınan oylar, sandığa giden seçmenlere göre “yüzde 38” diye hesaplanıyor, işbirlikçi medyacılar tarafından “muazzam milli irade” diye etiketleniyor ama 48.5 milyon genel seçmen kitlesine oranla sadece yüzde 32, yani sadece 15.3 milyon seçmen AKP’ye evet diyor! Kara politik propagandanın iflası!

AKP’ye ısmarlama kamuoyu araştırmaları yapıyor olmalı ki, en son “TSK’ne güven azılıyor” diye yumurtlayan Adil Gür’e de şunu sormak gerekir:

İyi bak bakalım, TSK’ne karşı şikâyetler artmış ise, bunlar “hala yönetime el koymamış olmasından” kaynaklanan sitem ve şikâyetler olmasın sakın!

Adil Bey’e, son yerel seçimlerde her 3 seçmenden 2’sinin AKP’ye oy vermemiş olduğunu hatırlatmak isterim. Bu “AKP heyulasına”, binbir illüzyona, kara propagandaya ve başbakan Erdoğan’ın da el hak ustaca yürüttüğü halk tipi ajitasyona rağmen 48 milyon seçmenin 30 milyondan fazlası AKP’ye oy vermemiş!

Bu seçmene ve bu millete şapka çıkarılmaz da, AKP’ye mi şapka çıkartılır, söyleyin.

Binnetice:  

Büyük ve konforlu bir at arabası var. Arabada AKP iktidarı oturmakta.

“Arabacı ekip”, arabayı doludizgin sürmek, yolunu açmak ve hedefe götürmekle mükellef.

Bunun için yorulmuş atların yerine dinç atların devamlı arabaya koşulması gerekiyor.

Fakat üç yıldır çılgınca kırbaçlanan atlar, gemi azıya almış ve kontrolden çıkmış. Bilinmedik bir yöne koşmakta.

Artık atsız kalmış olan iktidar arabası da  bir uçuruma doğru hızla ilerlemekte.

Arabaya koşulan atlar mı?

Medyada aylardır izlediğiniz darbe illüzyonları, suikast planları, balyozlar, kafesler, kozmik oda aramaları hepsi nefesi taze dinç birer at olarak arabaya sürüldü.

İktidar arabasına koştukları ilk beygirlerden biri de Kanada’ya kaçmış zavallı bir çocuktu aslında. Onu attılar, bir başkasını sürdüler, onu attılar bir başkasını sürdüler arabaya…

Sonra ne oldu?

At olarak kullanılan operasyonlar, hepsi bir kenara atıldı, geriye sokaklara dökülen işsizler ve çaresizler, yangın yerine dönen çarşı pazar,  borca batmış milyonlarca yurttaş, hacizler, intiharlar kaldı.

Hırsla kamçılanan atlar, arabayı geçtiler, gemi azıya alıp gittiler.

Yanlış, haksız ve hukuksuz operasyonlar tesirsiz hale geldi. Kamuoyu “yalama” oldu.

Medyadaki ayakçılar, “turkuvaz devrimin gerçekleştiğini” zannedecek kadar kafayı sıyırdılar.

Sonuçta, AKP’nin “önünü açtığı” zannedilen operasyon kadrosu, eksiksiz, kusursuz bir darbe ortamı yarattı!

1994 finansal krizinde, 28 Şubat politik krizinde ve 2001 ekonomik krizinde bile soğukkanlılığını korumuş olan millet, şu sıralar dört gözle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni izlemeye başladı.

………………………….

 

Başbakan Erdoğan çok üzgün, çünkü hem AKP iktidarının nereye geldiğini hissediyor hem de kendisine en büyük entelektüel lojistik desteği sağlayan 2. cumhuriyetçilerin, AB’cilerin nasıl çöktüğünü ve kaypaklığını görmeye başladı.

AB’ci tayfanın entelektüel çöküşünü, bizzat AB hazırlıyor.

Kürede esasen Avrupa Birliği diye bir “siyasi reelpolitik” yok. Kendi çıkarlarının peşinde olan Almanya var, Fransa var, İngiltere var, İtalya var, Hollanda var, hatta şimdilerde çöküşte olan Yunanistan, İspanya, Portekiz falan var. Bulgaristan var, Sırbistan bile var.

Daha üç gün önce Fransa ile Almanya “AB’yi ikili yönetmeye” yönelik anlaşma yaptı.

Avrupa Birliği konsepti, hepten konsept haline geldi.

Angela Merkel, İsviçre bankalarından “hacker”lar marifetiyle alman zenginlerinin listesini çaldırıyor, aynı “hacker”lar Fransa’ya zenginlerinin listesini teslim etmişler bile…

Buradaki “hacker”ları, devlet gibi servisleri, listeleri temin edilen zenginleri de “hırsız CEO’lar” olarak okumak herhalde daha uygun düşer.

İngiliz Devleti, küresel sermayenin köpeği olarak kendisini Irak’ta bataklığa sürüklemiş Blair’in ifadesini almakta…

İtalya ise sırtına kene gibi yapıştırılmış Berlusconi’yi meydanlarda yumrukluyor, karısı üzerinden rezil-i rüsva ediyor. Fransa’da Sorkozy husye oğlanı haline getirildi.

AB, bir bütündü, muazzam bir çağdaş konsept idi de, Yunanistan niye battı, peki? İspanya, Portekiz niye yağmurda kalmış köpek yavrusu gibi titremekte? Salak mı bu arkadaşlar?

 Hayır salak değiller! Bütün gelişmeler AB’nin finalini gösteriyor o kadar.

Bizim domatesten AB’ciler ise “demokrat” kabul edilsinler, sözleri dinlensin diye “AB sahiden varmış” gibi yapıyorlar.

Yüzleri kızarır mı bilmem:

AİHM Başkanı Fransız yargıç Jean Paul Costa son AİHM yıllık raporunu açıkladı.

2009’da Türkiye aleyhine 4 bin 474 başvuru yapıldı. Geçen yıl hükme bağlanan 350 davanın 341’i Türkiye aleyhine sonuçlandı. Türkiye aleyhine toplam şikayet sayısı ise 13 bin 100.

Beyler bir karar verin artık; AKP hukuk ve demokrasiye inanıyorsa bu nasıl tablo?

AB’ci şeklinde temayüz etmiş unsunlar zaten afişe oldular. Asıl dikkatle izlenmesi gerekenler, “ortada” ve “tarafsız” gibi görünenler…

Medyadaki en kalabalık kadro bu kadro…

Fatih Altaylı’dan, Ruşen Çakır’a kadar uzanan “beş benzemez” türü bir kadro bu!

İçlerinde Can Ataklı’dan, Ece Temelkuran’a, oradan Yiğit Bulut’a, oradan Can Dündar’a kadar giden bir yelpaze!

Pek deşifre olmamış bir hâkim kanat…

Meslekten yakından tanıdığımız bu arkadaşlar yer yer AKP’ye yönelik eleştiriler seslendiriyorlarsa da en büyük günahları “nitelikli muhalefet” yapmamalarıdır.

Yapıyormuş gibi yapıyorlar, durumlarını koruyorlar. Korktularsa, bu korkuyu anlamak da bir noktaya kadar mümkündür. Ama gerçek gazetecilik, iktidara nitelikli muhalefet gerektiriyor.

Mesela alın Ruşen Çakır’ı…

Vatan’da ortaya koyduğu flu, siyasi çizgisine, ntv ekranlarındaki “Yazı İşleri” programında da devam ediyor. O da yetmiyor, Basın Odası ile akşamlara sarkıyor.

Ne bu aşırı yetenek mi? İktidara karşı elzem nitelikli muhalefet mi? Yoksa dostlar “gazetecilikte” görsün mü? Hangisi?

Mustafa Karaalioğlu ile Türkiye mi aydınlatılıyor? Tıpkı Fehmi Koru’nun neredeyse sayısız televizyon ekranı ve gazete sayfası arasında mekik dokuyarak sergilediği büyük fedakarlık ile memleketin tenevvür etmesi gibi…

Zafer Mutlu yönetmeye başladığı gün gazeteden şutlanacağı hissedilen Ece Temelkuran nasıl oluyor da Habertürk’e küüt diye transfer ediliyor? Bir anlamı olsaydı Zafer bırakmazdı. Habertürk’e ne katacak ayrıca?

Can Ataklı’yı her gece ekran ekran kimler gezdiriyorsa, Yiğit Bulut’u Aydın Doğan ile papaz edip, Ciner grubuna kimler yapıştırdı ise, Ece’yi bir yerden bir yere pas edenler de onlar. Çünkü medya da kocaman bir oyuncak haline getirildi.

Türkiye’de siyasetle birlikte medya da tefessüh etti.

O sebeple çok özel bir duygumu paylaşmama izin verilirse, 20 küsur yıl emek verdiğim Sabah gazetesinden uzaklaştırılmamda verdikleri emek nedeniyle AKP ve Cemaat çevrelerine teşekkürü bir borç bilirim.

………………

 

Neticeten…

AKP’li illüzyonistler herkesi kör âlemi sersem sandılar.

Görevlendirilmiş medya kalemşorları, ortada bir mahkeme kararı yokken, bütün iddianamelere kuduz gibi saldırıp “infaz” yaparken…

Geride kalan siyasetçisi, gazetecisi, yazarı düşünürü, sokaktaki adamı…

İçinden çıkılmaz operasyonların tamamının “yargının kucağına” bırakıldığının farkına bile varılmadı, “yargı bunu nasıl çözecek” diye düşünülmedi. Adeta yargı ile alay edildi. Savcılar, “iddia, plan, kalkışma” ile serseme çevrildi.

Herhangi bir askeri planın zaten “haber vermeden” geleceği düşünülmeden yapılan “darbe illüzyonları” ellerinde patladı.

Ne Yargı davaları “çözebildi” ne de darbe geldi.

Bebekler arkadaşların kucağında kaldı, şimdi ıngaaaa diye bağırıyor.

Gazetecilik tükenmişse, iktidarda tükenmiştir.

Bir dengenin veya bir cebirsel eşitliğin bir tarafı sıfırsa, ne kadar heybetli ve güçlü görünürse görünsün öteki tarafı da sıfırdır.

Basın ile iktidar bir madalyonun iki yüzü gibidir.

Tek yüzlü madalyon olmaz.

Eğer madalyon bu hale gelmişse, yeni bir süreç çoktan başlamış demektir.

Tıpkı, halife-i ru-i zemin hazretleri yüce padişahımızın sadık bendeleri İstanbul basınının tefessüh ettiği yıllarda, gerçekte Osmanlı’nın da çökmüş bulunduğu gibi…

Maazallah Başbakan Erdoğan’ın yerinde olsam, kendime sadece iki soru sorardım:

Neden beni bu kadar seviyor ve itaat ediyorlar? Ve ben neden buna rağmen mutsuz ve huzursuzum?

Medyada yaratılan AKP iktidarının çöküşü de çok yakında onu yaratan medya eliyle anons edilecektir.

……………………….

 

İlker Sarıer

09. 02 2010

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?