Dolma kalemle işgal?!

dolma kalem

Dolma kalemle işgal. Hayrullah Mahmud yazdı.

AYTUNÇ ALTINDAL UYARIYOR: TÜRKİYE’Yİ DOLMAKALEMLE İŞGAL EDİYORLAR!..

Dolma kalemle işgal?!

Milli Gazete’de bugün birbirinden güzel yazılar vardı.

Gözünüzden kaçmış olabilir düşüncesi ile buraya almayı uygun buldum.

İşte, o haber, söyleşi ve yazılardan minik bir derleme:

xxx

Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal:

“Türkiye’yi DOLMAKALEM ile işgal ediyorlar!”

Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal, Türkiye’nin AB sürecini, Müslüman Türklerin Anadolu’dan atılması için tezgahlandığını belirterek, Türkiye’nin masa başında satıldığını vurguladı. Altındal, “Çünkü; Türkiye, topla tüfekle işgal edilemez. Dolma kalemle işgal edilir. Türkiye’nin her zaman bir hain kontenjanı olmuştur ama bu dönem çok fazla. Türkiye, tarihinin en kritik dönemini yaşıyor. Ayağa kalkmalıyız. Bu ek protokolün Meclis’ten geçmemesi gerekiyor. Eğer geçerse, medeniyetimizi vermiş oluruz ve medeniyetsiz kalırız” dedi. Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları tarafından organize edilen Millî Görüş Haftası Etkinlikleri çerçevesinde Araştırmaca-Yazar Aytunç Altındal, dünyadaki siyasi olayların perde arkasında yaşananlar hakkında konferans verdi. Fuar Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansa, Saadet Partisi Konya İl Başkanı Zülfikar Gazi, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) Konya Şube Başkanı Prof. Dr. Ali Akmaz, Meram Eski Belediye Başkanı Mustafa Özkan ve çok sayıda vatandaş katıldı. Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları Başkanı Avukat Mustafa Derbentli’nin açılış konuşmasıyla başlayan programda ESAM Konya Şube Başkanı Ali Akmaz, ekonomik, siyasi ve sosyal gelişmeler hakkında kısa bir değerlendirmede bulundu. Prof. Dr. Akmaz, Avrupa Birliği başlangıç çerçevesinin ilmik ilmik incelenmesi gerektiğini vurgulayarak, ülkenin bağımsızlığı, sosyal ve ekonomik açıdan ülkenin darboğaza sürüklenmek istendiğini açıkladı. Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Avrupa Birliği projesinin oluşturulma nedenlerini tek tek anlattı. Altındal, Batı medeniyetinin geliştirilip 21. yüzyılı çıkartabilmesi için geliştirilen bir projenin ‘AB projesi’ olduğunu belirtti. Batı’nın kendisini geliştirmek için oluşturduğu projenin Türkiye için ‘medeniyet değiştirme’ projesi olduğunu ifade eden Altındal, “Bu proje Türkiye’ye, medeniyet değiştirme projesi olarak sunuluyor. Batı için kendini geliştirme, Türkiye için medeniyet değiştirme projesi. Peki, medeniyette ne var? Din, dil ve kültür var. Avrupa Birliği ile yapılmak istenen Türkiye’nin medeniyetini değiştirmesidir ve bize sunulan kriterler de bunların gerçekleştirilmesini amaçlıyor” şeklinde konuştu. “Amaç, Türkiye’nin yönetici kademesine devşirmeleri getirmek” Ek protokolü Meclis’ten geçirmek isteyen iktidar partisi milletvekillerine ‘o maddeleri okuyun da utanın’ diye seslenen Altındal, ruhban okulunun açılması, Alevi ve Kürtlerin azınlık statüsüne koyulması, Ermeni soykırımı tasarısı gibi maddelerin kabulünden sonra Türkiye’nin yine AB’ye giremeyeceğini şu sözlerle açıkladı: “Müktesebatı sindiremezsiniz, diyorlar. Çünkü, o müktesebat Müslümanlığı bitirmek için. Amaçları, 15 yıl sürecek müzakere sonunda, ülkenin yönetimine devşirme, dönme ve masonları getirmek. Bir buçuk milyon insanı Hıristiyanlaştırıp, Türkiye’yi sömürmek. Ancak, bu kıvama geldikten sonra Türkiye’yi birliğe alabilirler. Bir buçuk milyon devşirmenin başında bulunduğu bir Müslüman ülke, onların istediği. İşte, burada Millî Görüş olayı ortaya çıkıyor. Millî Görüş, üç beş kelime ile anlatılabilecek bir şey değil, bir varoluş tarzıdır.” “Milli Görüş gömleğini çıkaranlar, çıplak kalır” Konuşmalarında sık sık ‘Milli Görüş gömleğini çıkarttık’ diyen Başbakan Tayip Erdoğan’ı, “Milli Görüş gömleğini çıkaranlar ya çıplak kalır ya da gayri Milli Görüş gömleği giyer” diyerek eleştiren Altındal, “Bu kişilere sorduğunuzda; biz gerekirse müzakere masasından kalkarız, diyorlar. 17 Aralık’ta yaptığını, müzakere masasında yapamazsın. Oturdun mu, kalkıp gidemezsin. Türkiye’nin AB’ye girmesi için Vatikan ve Papalıktan izin alması gerektiğini söylüyorlar. Bunu şu an görevde bulunan Papa, 89 yılında yayınlanan bir kitabında açıklıyor. O zaman Papa değildi, şimdi Papa oldu. Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki görüşlerini soruyorlar. Erdoğan’da ‘o eskidendi, şimdi değişti’ diyor. Papa senin gibi değil ki, değişsin. Çünkü, Papa olduktan sonraki kitabında da, Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyor” değerlendirmesinde bulundu. Altındal, ayrıca Vatikan’ın Türkiye’den toprak talebi olduğunu ve bu isteklerin müzakere masasında tek tek Türkiye’nin önüne konulacağını aktardı. (Milli Gazete / Naim İpek / Konya)

xxx

Ek Protokol sadece başlangıç!

Büyük Türk dostu(!) Mustafaolli, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın bile anlayacağı dilden konuştu: ‘Ek Protokol’ü hemen Meclis’ten geçirin ve yürürlüğe koyun’. Ardından ekledi: ‘Ek Protokol konusunda teminat aldım’.

Bu Protokol bu Meclis’ten geçmezse müzakerelere başlanmayacak. 3-4 Ekim gecesi başlayan müzakereler değil miydi zaten? Hayır değildi, tarama süreciydi ve devamı pek çok şartın yerine getirilmesine bağlı. Bu şartların Kıbrıs’la ilgili bölümlerine kısaca bir göz atmak, vaziyetin ne derece vahim olduğunu ortaya koyuyor. Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Kıbrıs ile ilgili ilk şart Türkiye’nin müzakerelerde katedeceği mesafenin nelere bağlı olduğunu izah ettiği bölümde ortaya konuluyor. Buna göre Türkiye, Kıbrıs konusunda BM çerçevesinde ama AB’nin temel ilkelerine uygun bir çözüm konusunda elinden gelen hiç bir gayreti esirgemeyecek. Ayrıca bütün AB ülkeleri ve hasseten de Kıbrıs Cumhuriyeti ile ikili ilişkilerini geliştirme yönünde ilerleme sağlayacak. Ek Protokol’ün onaylanmasıyla birlikte bu şartların ne anlama geldiğine bakacak olursak, Rumlara önce liman ve havaalanlarımızı açacağız. Ardından da Rumlar Ankara’da büyükelçilik açmak da dahil olmak üzere taleplerle karşımıza çıkacaklar. Çünkü kendileriyle ikili ilişkilerimizi normalleştirmemiz isteniyor. Bu arada Türkiye’nin üye olmasına kadar geçecek sürede, üçüncü ülkelere yönelik bütün politikalarımızı ve uluslararası örgütlerdeki tutum ve tavırlarımızı AB üyesi ülkelerin politikaları ve tavırlarıyla uyumlu hale getireceğiz. Buna, AB üyesi ülkelerin uluslararası örgütlere üyelikleri de dahil. Yani Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ihtilafta AB tarafı Ermenistan’dan yana tavır koyarsa, biz de aynısını yapacağız. Ayrıca Kıbrıs konusunda da aynı şeyler geçerli. Bu arada Rumların NATO ve OECD gibi bizim üye olduğumuz ve Rumların girmesine izin vermediğimiz yerlere dahil olmalarının da önü açılmış. İngiltere’nin bu konuda Konsey’in rızasıyla yaptığı açıklamanın yakında Lipponen mektubu gibi unutulması muhtemel. Bu arada 11. maddede anılanların da doğrudan Kıbrıs meselesiyle alakalı olduğu ortada. Burada Türkiye’nin üyeliği halinde daha evvelden imzalamış olduğu ve AB müktesebatı ile uyumlu olmayan bütün uluslararası anlaşmaların geçersiz farzedileceği yazılı ki, buna KKTC ile yaptığımız bütün anlaşmaları dahil edebiliriz. Çünkü KKTC AB müktesebatına aykırı ve AB müktesebatı Kıbrıs’ta sadece bir devleti yani Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla Rumları tanıyor. KKTC topraklarını ise ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin etkili kontrolünde olmayan topraklar’ olarak anıyor. Bu çerçevede sadece bizim KKTC ile yaptığımız anlaşmalar değil 1959 ve 1960 antlaşmalarının da AB müktesebatına aykırı olduğu iddia edilebilir. Ayrıca yedinci maddede anılan ve Türkiye’nin üçüncü ülkelere yönelik politikalarını AB ülkelerinin politikaları ile uyumlu hale getirmesi ameliyesi her halükarda Kıbrıs’ı da kapsayacak şekilde kullanılacaktır. Yani bizden Kıbrıs politikamızı değiştirmemiz istenecek ve aksine davrandığımız takdirde, müzakerelerin kesileceği tehdidi öne sürülecektir. AB’nin geçenlerde yayımladığı karşı deklarasyonda bahsettiği emredici hükümlerin hepsinin de Türkiye açısından bir mecburiyet olduğu hükme bağlanmış. Bu tür deklarasyonlar da müktesebatın parçası olmuş. Avrupa Parlamentosunun kararları da… Ve bütün bunları niye yapacağız? İçi boş ve kötü bir özel statüyü elde etmek için. Ve öyle bir statüyü elde etmek için de yaklaşık yirmi sene boyunca AB’nin yalvarma odasında canımız çıkacak. Oysa Abdullah Gül 1995’de AB hakkında Refah Partisi adına konuşurken ne kadar doğru şeyler söylemiş. Şimdi de bunları gördükçe içi cız ediyordur, eminim. Ama maalesef çok geç. Bu süreç onları da, partilerini de mahvedecek. Ama Türkiye’ye yazık oluyor. (Milli Gazete/ Hasan Ünal)

Hayrullah Mahmud

11 Ekim 2005

MURAT BARDAKÇI UYARIYOR: BİZ 148 YIL ÖNCE BÖYLE BİR SALONDA AVRUPALI OLMUŞ, SONRA YIKILMIŞTIK

Murat Bardakçı (*)

Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Roma’daki Conservatori Sarayı’nda Papa Onuncu Innocent’in heykelinin önünde Avrupa Anayasası’nın nihai senedini imzalamaları bana artık unuttuğumuz bir başka Avrupa maceramızı, 1856’nın 30 Mart’ındaki Paris Anlaşması’nı hatırlattı.

Biz, bu anlaşma ile kağıt üzerinde de kalsa resmen ‘Avrupalı’ olmuş, ‘büyük devlet’ kabul edilmiş, o zamanın AB’si sayılan ‘Avrupa Devletleri Konseyi’ne girmiştik ama işler başka türlü neticelenmişti: Paris Anlaşması ile toprak bütünlüğümüzü garanti altına alan Avrupa’nın baskısıyla, anlaşmanın üzerinden geçen 50 sene boyunca her vesileyle toprak kaybetmiştik.

Hazırlanması için neredeyse elli seneden beri çaba gösterilen Avrupa Anayasası, iki gün önce Roma’daki Conservatori Sarayı’nda ve Papa Onuncu Innocent’in heykelinin önünde imzalandı. Anayasaya birliğe üye 25 ülkenin lideri imza koyarken, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de diğer iki aday ülke ile beraber anayasayı değil, nihai senedi imzaladılar.

İmza merasiminin AB üyeliğimiz kesinleşmiş gibi gösterilmesi, bana bundan tam 148 sene önce, 1856’nın 30 Mart’ında imzaladığımız bir başka metni hatırlattı: Paris Anlaşması’nı… Biz, bu anlaşma ile kağıt üzerinde de kalsa resmen ‘Avrupalı’ olmuş ve o zamanın AB’si sayılan ‘Avrupa Devletleri Konseyi’ne girmiştik.

Tahtta Sultan Abdülmecid vardı ve Türkiye o günlerde de aynen şimdiki gibi Avrupalı olabilmek için yoğun şekilde çalışmaktaydı. 1839’da bu maksatla Tanzimat Fermanı ilan edilmiş, ‘gavura gavur denmeyeceği’ ve memlekette herşeyin artık çok başka olacağı söylenmişti.

Tanzimat memlekette birçok şeyi, özellikle düşünce yapısını ve günlük yaşayışı etkilemişti. Entarinin yahut kaftanın yerini ceketle pantolon alıyor, şehirliler yemeklerini artık masada yemeye başlıyor, hatta çatal-bıçak bile kullanıyorlar ama Türkiye’yi uzun zamandan beri ‘hasta adam’ olarak gören Avrupa ‘Bu kadar yetmez, daha fazla reform lazım’ diyordu.

Bütün bunların arasında 1854’e gelindi ve Kırım Savaşı patladı. Türkiye’nin zayıf bir anını yaşadığını farkeden Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoks nüfusu himayesine almak istedi, İstanbul reddedince de Eflak ile Boğdan’ı işgal etti. Boğazlar’ın Rus tehdidi altına girdiğini gören İngiltere ile Fransa, Türkiye’nin tarafını tuttular; Rusya’ya harp ilan edildi ve Tuna boylarından Kars’a kadar uzanan sahada iki yıl boyunca devam edecek bir savaş başladı. Daha sonra Avusturya ve İtalya’daki küçük Piemonte hükümeti de Osmanlılar’ın yanında savaşa katıldı, Kırım’ın neredeyse tamamı savaş meydanına döndü, 1855 Eylül’ünde Sivastopol müttefiklerin eline geçti ve hayli zorda kalan Rusya ateşkes istedi.

Barış konferansı 1856 Şubat’ında Paris’te toplanacaktı, Türkiye, Avrupa’nın kendisini artık kabul edeceğinden emindi ama konferans öncesinde müttefiklerden beklenmedik talepler gelmeye başladı: Londra ve Paris ‘Barıştan sonra yepyeni bir Avrupa kuracağız. Siz de bu düzende yer almak istiyorsanız reformlara başlayın; mesela işkenceyi yasaklayın, azınlıklara bütün haklarını verin, tam bir din hürriyeti sağlayın, ekonominizi düzeltin ve bunları yaptıktan sonra gelin, konuşalım’ diyordu.

Avrupa’nın taleplerine aynen bugünkü gibi ucu ucuna cevap verebildik. Sultan Abdülmecid, Paris Konferansı’nın başlamasından bir hafta önce, 1856’nın 18 Şubat’ında tarihlere ‘Islahat Hatt-ı Humayunu’ diye geçen meşhur fermanını yayınlayıp devlete daha çağdaş bir hava verdi. Zamanın sadrazamı Ali Paşa ‘Avrupalı olmamızın şartlarını bize resmen yazdırmalarını beklemeyelim. Böyle bir muamele devlet için utanılacak bir vaziyet yaratır. Dolayısıyla işi konferanstan önce kendimiz halledelim’ demiş ve Islahat Fermanı’nı konferansın toplanmasından bir hafta önce yayınlatıp Avrupa’yı gelişmelerden haberdar etmişti. Fermanın maddelerini İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçilerinin yazdırdıkları söyleniyordu ama herşeyi kendimiz yapmış gibi görünüp zevahiri kurtarmıştık.

Ferman işe yaradı ve 25 Şubat’ta başlayıp 30 Mart’taki imza merasimiyle sona eren Paris Konferansı’nda batı dünyası Türkiye’nin ‘Avrupalı’ olduğunu ilan etti. O devrin AB’si sayılan ‘Avrupa Devletleri Konseyi’ne de alındık ve resmen ‘Avrupalı’ olduk ve toprak bütünlüğümüz garanti edildi. Anlaşmayı Türkiye adına Sadrazam Ali Paşa ile Paris elçimiz Mehmed Cemil Bey imzaladılar.

Ama Avrupalı olmamız pek bir işimize yaramadı. İtalyan ve Alman prenslikleri devlet haline gelince Avrupa’da dengeler değişti, Fransa ile Avusturya eski gücünü kaybetti. Değişikliklerden Rusya istifade etti ve Paris Anlaşması’nın bazı maddelerini tek taraflı olarak iptal ettiğini duyurdu. Bizi kendilerinden kabul etmiş olan Avrupa ise her işimize karıştı ve Avrupa’nın her müdahalesinde daha da küçüldük.

İşte, toprak bütünlüğümüzün garanti altına alındığı Paris Anlaşması’nın imzalanmasının üzerinden geçen 50 sene boyunca Avrupa’nın sayesinde kaybettiklerimizden sadece birkaçı:

MAYIS 1860: İngilizler Lübnan’daki Dürziler’i, Fransızlar da Maruniler’i kışkırttı; başımıza uzun seneler devam edecek olan bir ‘Lübnan meselesi’ çıktı.

HAZİRAN 1861: İngiltere, Fransa, Prusya, Rusya ve Avusturya, Lübnan’a donanma göndermeye karar verince Lübnan’da müstakil bir yönetim kurulmasını kabul ettik.

NİSAN 1867: Fransa’nın baskısıyla, Belgrad’ı Sırbistan’a terkettik.

HAZİRAN 1864: Avrupa’nın isteğine uyduk ve Eflak ile Boğdan’da seçimle işbaşına gelecek meclisler kurulmasına izin verdik.

EYLÜL 1866: Girit’te isyan çıktı, senelerce devam etti ve isyan Avrupa’ya ‘Türkler Hıristiyanları kesiyorlar’ diye yansıdı. 1897’de Yunanistan’a savaş açtık, Atina’ya girmemize ramak kalmışken Avrupa işe karıştı ve savaşta kazandığımız herşey barış görüşmelerinde elimizden çıktı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Girit’e özerklik verilmesini sağladılar, Girit Meclisi 6 Kasım 1908’de ‘Yunanistan’a ilhak’ kararı aldı ve ada Yunan toprağı oldu.

MART 1870: Rusya’nın baskısıyla Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığını tanıdık.

MAYIS 1876: Hersek’te devam eden isyan, Avrupa’nın verdiği muhtıra ile bölgenin elimizden çıkmasıyla neticelendi.

MAYIS 1876: Selanik’te olaylar çıktı ve yine Avrupa’nın baskısıyla altı Müslüman’ı idam etmek zorunda kaldık. Aynı sene Rusya ile girdiğimiz ve tarihlere ‘93 Harbi’ diye geçen savaşta yenildik, Ruslar Yeşilköy’e kadar geldiler ve çok büyük toprak kaybettik.

HAZİRAN 1878: İngiltere, Rus tehdidi karşısında vereceği desteğin bedeli olarak bizden Kıbrıs’ı istedi. Adayı, İngiltere’ye vermeye mecbur kaldı.

NİSAN 1881: Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti eden ülkelerden biri olan Fransa, Türk toprağı sayılan Tunus’u işgal etti.

TEMMUZ 1882: İngiltere, alacaklarını tahsil edebilmek için Mısır’a donanma gönderdi ve İskenderiye’yi bombalattı. Karaya çıkan birlikler Kahire’ye girdiler ve Mısır’da seneler boyu sürecek olan İngiliz işgali başladı.

EYLÜL 1895: İstanbul’un Kadırga semtinde reform bahanesiyle ayaklanan ve Avrupa’dan destek alan Ermeniler ile askerler arasında çatışma çıktı ve bu olay Ermeni sorununun başlangıcı oldu.

KASIM 1901: Fransa, alacağını tahsil etmek bahanesiyle Midilli’ye donanma gönderdi ve adadaki gümrük binasını işgal ederek adanın bütün gelirlere elkoydu.

KASIM 1906: Türkiye’nin borçlarını ödemediği gerekçesiyle, Avrupa devletleri Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale sadece Almanya katılmadı.

Erdoğan’ın arkasında heykeli duran Papa, bize KARŞI savaş açtırmıştı

Basınımız dün bir yanlış yaptı ve Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Gül’ün Avrupa Anayasası’nı imzaladıkları masanın arkasında yükselen devasa heykelin Papa Beşinci Sixtus’a ait olduğunu söyledi.

Ama heykel Papa Sixtus’a değil, Onuncu Innocentus’a aitti, 17. yüzyılın önemli heykeltıraşlarından Alessandro Algardi’nin eseriydi ve Innocentus’un tarihimizde önemli bir yeri vardı, zira onun teşvikiyle açılan bir savaş, bizi çok uğraştırmıştı.

Asıl adı Giambattista Pamphili olan Innocentus 1574’te Roma’da doğdu, 70 yaşında papa oldu ve 1655’teki ölümüne kadar 11 sene boyunca, bu makamda kaldı.

Innocentus, papalığı döneminde iki konuya ağırlık verdi: Yolsuzluklarla mücadeleye ve Avrupa’daki Türk varlığını ortadan kaldırmaya… Papalık tahtına oturmasından bir sene sonra Türkiye’nin Girit’i fetih planlarını öğrenince adayı elinde bulunduran Venedik’i Türkiye’ye karşı savaşa teşvik etti ve her türlü mali desteği sağladı.

Osmanlı donanmasının 1645 ilkbaharında başlattığı Girit seferi, Papa Innocent’in bu desteği yüzünden tahminlerden çok daha fazla sürecek ve ada 24 sene devam eden savaşlardan sonra alınabilecekti.

Türkiye’nin Avrupa Anayasası’nın nihai senedini kendisine karşı bundan asırlarca önce başlatılan büyük bir savaşı finanse etmiş olan Papa Innocent’in heykelinin önünde imzalamasındaki tarihi cilvenin bize mi, yoksa Papa’ya mı yapıldığına artık siz karar verin.

Paris’te 1856’nın 30 Mart’ında imzalanan anlaşmanın yedinci maddesi bizi ‘Avrupalı’ yapıyor, bir sonraki madde ise Türkiye’yi uluslararası anlaşmazlıklarını hakeme götürmeye mecbur ediyordu.

İşte, bizi 148 sene önce Avrupalı yapan Paris Anlaşması’nın bu maddeleri:

MADDE 7: Avusturya İmparatoru, Fransız İmparatoru, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Kraliçesi, Prusya Kralı, Sardunya Kralı ve Rusya İmparatoru, Osmanlı Hükümeti’nin Avrupa Devleti sayılmasını, Avrupa devletlerinin bütün haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyi’nden faydalanmasını kabul ettiklerini duyururlar. Bu hükümdarlardan her biri, Osmanlı Devleti’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi kabul ederlerken bu saygının devamı konusunda birbirlerine kefil olurlar. Bu kurala aykırı olan her hareket, kendileri tarafından genel çıkarlarla ilgili bir mesele şeklinde görülecektir.

MADDE 8: Osmanlı Devleti ile bu anlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında bir anlaşmazlık çıktığı takdirde, Osmanlı tarafı ve Osmanlı ile ihtilaflı olan taraf kuvvete başvurmadan önce bu anlaşmayı imzalamış olan diğer devletlerin aracılığına başvuracaklardır.

(*) 31 Ekim 2004, Pazar tarihli Hürriyet Gazetesi’nden alınmıştır.

xxx

AB Türkleri Kovmak İçin Kuruldu!

Murat Bardakçı (*)

Bugün üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin temelini Türk korkusu oluşturmuş ve Türkler’i Avrupa’dan atmak için birlik fikri, asırlar önce ortaya atılmıştı. Bugünkü birliğin ilk fikir babası, Bohemya Kralı George Podiebrad idi ve Podiebrad, 1462’de Avrupa’da hem iç barışı sağlamak, hem de Türkler’i kovmak hayaliyle bir ‘Avrupa Birliği’ kurulmasını teklif etmişti. Günümüzde várolan Avrupa Birliği, temelini Kral Podiebrad’ın işte bu düşüncesinden alıyor.

Bugün üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin temelini Türk korkusu oluşturmuş ve Türkler’i Avrupa’dan atmak için birlik fikri, asırlar önce ortaya atılmıştı.

Avrupalılar’ı Türk ‘tehdidi’ ile tanıştıran kişi, Batı Hunları’nın beşinci yüzyılda yaşayan lideri Attila idi. Attila, Avrupa’yı hallaç pamuğu gibi atıp Roma kapılarına kadar dayandı, ancak 453 yılında ölmesinden sonra Türk tehlikesi birkaç asır için sona erdi.

Hristiyanlar için ikinci Türk tehlikesi, 11. yüzyılda Selçuklular’ın Anadolu’ya akınlarıyla başladı. Türkiye Selçukluları’nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 11. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’yu İznik’e kadar fethedip İstanbul’u da tehdit edince, Haçlı Seferleri başladı. Bizans bu seferler sayesinde bir müddet daha devam etti ama Türk tehlikesi bitmemişti.

Moğollar’ın önünden kaçan yüzbinlerce Türkmen, Ege bölgesini fethederek burada çeşitli beylikler kurdular. Türkmen beyliklerinden olan Osmanlılar, Marmara bölgesini kısa sürede almalarından sonra, Rumeli’ye geçtiler. Avrupalı Hristiyanlar, Türkler’in Bizans’ı sıkıştırıp Balkanlar’ı da fethetmeleri üzerine yeniden Haçlı seferleri düzenlediler, ancak Osmanlılar’ı hiçbir güç durduramadı.

Osmanlılar, 1402 ile 1413 yılları arasındaki Fetret devrinde taht kavgalarıyla uğraştıktan sonra, kendilerini toparlayarak yeniden Balkanlar’da fütuhata başladılar. Fatih’in babası olan İkinci Murad, Haçlılar’ı 1444’te Varna’da, 1448’de de İkinci Kosova Meydan Muharebesi’nde mağlup etti. Bütün bunların akabinde Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethi ise Avrupa’da büyük bir şok yarattı.

İstanbul’un fethinden sonra Avrupa için ‘Türk tehlikesi’ daha da büyüdü. Fatih Sultan Mehmed fetihlerine devam ederken, İtalya’dan Sırbistan’a kadar uzanan Avrupa ülkeleri sıranın kendilerine geldiğine inanıyor ve korkuyorlardı. Kilise váizleri şehir şehir dolaşarak Doğu Roma’nın başkentinin insanların günahları yüzünden Türkler’in eline geçtiği, eğer sapkınlıklar bırakılıp dine dönülmezse, Fatih’in Roma’ya kadar geleceğini anlatıyorlardı.

Fatih, İstanbul’dan sonra ilerlemeye devam ederek Ege adalarını, Sırbistan’ı, Hırvatistan’ı, Bosna’yı, Yunanistan’ı, Arnavutluk’u, Karadağ’ı, ve Romanya’nın bir bölümünü de fethetti.

Osmanlı ilerleyişi ve karşısında bir şey yapılamayışı, Avrupalılar üzerinde öyle bir yılgınlık yarattı ki, bu dünyanın Türkler’in, ahiretin ise Hristiyanlar’ın olduğuna inanmaya başladılar. Türk korkusu, zamanla tam bir kábusa dönüştü. Osmanlılar’ın ilerlemesi, Avrupalılar’a göre yaklaşan kıyametin habercisiydi ve bu ortamda, ortaya yepyeni fikirler atıldı. Planlardan biri Bohemya Kralı George Podiebrad’a aitti ve Podiebrad, 1462’de Avrupa’da hem iç barışı sağlamak, hem de Türkler’i kovmak hayaliyle bir ‘Avrupa Birliği’ kurulmasını teklif etti. Bu düşünce, aslında daha önceleri de ortaya atılmıştı. ‘İláhi Komedya’nın yazarı olan İtalyan şair Dante, 14. yüzyılın başlarında tek bir Avrupa fikrini ileri sürmüş, hukukçu Pierre DuBois da 15. asırda bu fikri biraz daha ileri götürerek, ‘Türkler’e karşı rahatça savaşabilecek Avrupa’ düşüncesini savunmuştu. George Podiebrad ise, Türkler’in ilerlemesini engellemek için Avrupa Birliği’nin oluşturulmasını öngören büyük bir planla ortaya çıkan ilk kraldı.

Kral Podiebrad’ın planı, sürekli bir genel meclisi, bütün üyelerden alınan vergilerle desteklenen milletlerüstü bir askeri gücü, müşterek bir para birimi ve milletlerarası bir mahkemesi olan sürekli bir Hristiyan prensler birliği idi. Podiebrad hem Roma’daki Papa’ya, hem de Osmanlı Sultanı’na karşıydı.

Birçok krallıkla prenslikten meydana gelen ve tarih boyunca birbirleriyle savaşan Avrupalılar arasında ‘Avrupalı olma’ fikrinin doğup yayılmasında Osmanlılar’ın durdurulmaz ilerleyişi karşısında Hristiyanlar’ın bu çaresizliği vardı. Bohemya Kralı, fikrini gerçekleştiremeden 22 Mart 1471’de öldü. Ancak Podiebrad’ın düşünceleri Avrupalı aydınlar tarafından daha sonra sürekli şekilde geliştirildi ve ‘Avrupa Birliği’ olarak ortaya çıktı.

(*) 13 Ekim 2005, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi’nden alınmıştır.

………….

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?