Fatih Terim İle İlgili Birkaç Kelam Ve Yeni Sezonda G.Saray 1

Fatih Terim İle İlgili Birkaç Kelam Ve Yeni Sezonda G.Saray 1. Harun Gökyiğit yazdı.

Fatih Terim İle İlgili Birkaç Kelam Ve Yeni Sezonda G.Saray 1

Bence Fatih Terim Türkiye’nin vasatını temsil ediyor. Ekibi de öyle. Milli takımdaki kadroya çağırdığı futbolcuların çoğu da öyle. Futbolcu olan gençlerin hayat hikayesine baktığımız zaman büyük oranda bu sosyolojik gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Halkımızın çoğunluğunun henüz dönüşemediği Türkiye’de egemen bir burjuva sınıfının eksik kalmış olan sanayi devrimi nedeniyle tarihsel gelişim sürecindeki yerini alamadığını o yüzden kısmen değişen üretim şekliyle çoğunluğu, ne feodal toplum yapısını oluşturan köylüler olarak kalabilmiş nede şehirli olabilmiş bir halk yığınıyla karşı karşıyayız, bu arada bir yerlere sıkışmış kalmış lümpenleri de unutmamak lazım. Sayıları az da olsa modern hayata eklenebilmiş olan ailelerden futbol oynamak yerine yurt dışında eğitim görmek isteyen gençlerin çıktığını görüyoruz, futbolu sevseler dahi bu ancak izlemek ve yorumlamak düzeyinde kalıyor. Mektep yerine futbol sahasını tercih eden gençler daha çok kültürel anlamda taşralı olarak kalmış ailelerin çocukları.

Türk halkının bu kesimini oluşturan insanların nasıl bir siyasi kimlik taşıdıkları malum yine çoğunluk anlamında konuşuyorum tabii.

Gerek cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi gereği ilköğretimde verilen eğitim, gerekse soğuk savaşın etkisiyle başka toplumlarda ( mesela Almanya ) veba muamelesi gören milliyetçiliğin Türkiye’de olmazsa olmaz, lüzumlu, en kutsal ideoloji olduğu; beraberinde kolay ulaşılabilecek olması ve zahmet gerektirmemesiyle, sığınılması en uygun liman olduğu yanılgısına kapılmış kitlelere sahibiz ülkemizde. O yüzden, aileden ilkokul sıralarına milliyetçiliğin kutsal sayıldığı bir ülkede buradan daha öteye gidecek zihinsel gelişim sağlayacak katalizatörlerle karşılaşmayan gençler kendilerini milliyetçi olarak tanımlayabilirler. Eminim büyük bir çoğunluğu  apolitiktir ve milliyetçi söylem ile sloganlarla olan ilişkileri ancak yukarıda bahsettiğim nedenlerle bağlıdır.

Fatih Terim örneğinde de aynı durumu görebiliriz bence.

Fatih Terim’in milliyetçi hatta faşişt olduğu söyleniyor.

Bana kalırsa Fatih Terim ve ekibindeki diğer pekçok kafa tokuşturduğu iddia edilenlerin esasında faşişt kime denir? milliyetçilik nedir? bu türden ideolojileri oluşturan temel paradigmalar nelerdir? nerden başlar nerde biter? kimlerdir bu tür ideolojilerin lokomotifi vazifesini gören entellektüeller? nasıl bir süreçten geçip de bu idelojojiye varılır? gibi bu soruların cevaplarını bilmiyorlardır.

Bir bütünün diferansiyel elemanı gibi bu yapılanmalarında, çoğunluğu kendisini milliyetçi olarak tanımlayan Türk halkının küçük bir fotoğrafı olarak karşımıza çıkması normaldir.

Buraya kadar iddia edilenleri anlayabiliyorum. Ama benim itirazım da bundan sonra başlıyor işte.

Ben ülkemizde futbolu bunlardan bağımsız tartışmak, düşünmek ve okumak istiyorum. Halbuki özellikle okumuş kesimin ( zaman zaman buna kendi şahsımı da dahil edebilirim bir itiraf olarak ) şehirli futbolsever ve yorumlayanları ısrarla Türkiye ve dünya üzerindeki futbol okumalarında konuyu bir şekilde dönüp dolaştırıp siyasete bağlıyor ve kendilerinin ait olmadığı siyasi gelenekten gelenleri futbol üzerinden eleştirebiliyorlar.

Fatih Terim’in öncesi ve sonrası, kendini dev aynasında görmesi, basınla ve köşe yazarlarıyla girdiği polemikler, Belçika teknik direktörüyle yaşadığı sıkıntılar vs… bunların hepside bütünüyle eleştirilecek konulardır. Ama bunları eleştirmek için, işin neden sürekli olmayan bir takım Milli takım üzerinde kurulan faşişt yapılanmalar ve siyasal İslamcı gruplara bağlandığını anlamıyorum.

Halbuki Fatih Terim, bir liberal yada komünist de olsa yukarıda bahsettiğim eleştirilecek yanlarını yine muhafaza ediyor olurdu. Çünkü Fatih Terim’in bu yanlarının temelinde yatan dinamik onun kişilik özellikleridir.

Terim’in görev yaptığı dönemlerde futbolun içersine siyaseti karıştırdığı, olaylara zaman zaman milliyetçi tutumlarla yaklaştığı bir gerçek. Bunu inkar etmiyorum. Ama Terim’in burada yaptığı, yukarıda bahsettiğim toplumun sosyolojik yapısını çok iyi bilmesinden ötürü milliyetçi söylemleri enstrüman olarak kullanıp bu yığınları, onlara sırtını yaslamak için mobilize etme çabasıdır, onun katıksız bir ülkücü olması değil. Bence olayı bu bilinçle ele alıp değerlendirmek daha sağlıklı olur.

Öte yandan Terim’i ve benzerlerini eleştirmek için ayağımızı basmamız gereken en sağlam zemin bence kendisinin bir spor adamının taşıması gereken asgari centilmenlik ve kibarlık ölçülerine uymadığıdır.

Ülkemiz futbol dünyası üzerindeki bu sıkıntı sadece Terim üzerinden yürütülen tartışmalardan da müteşekkil değil maalesef.

Örneğin; Aykut Kocaman teknik direktörlüğe ilk başladığı dönemlerde şu anda Fatih Terim’e politik argümanlarla yüklenenler çok büyük bir destek veriyorlardı. Aykut Kocaman’dan solcu bir futbol devrimcisi yaratma projesinin ne kadar suni bir çaba olduğunu Aykut Kocaman’nın kendisi kısa bir zaman sonra göstermişti.

Oysa Aykut Kocaman’dan solcu bir futbol devrimcisi yaratmak isteyenler Kocaman’ın Melih Gökçek’in takımıyla anlaştığında ona karşı sırtlarını dönüverdiler. Oysa Aykut Kocaman, Gökçek’in takımının başına geçmeden önce ne kadar değerliyse ve ahlaklıysa ondan sonra da o kadar değerli ve ahlaklı bir spor adamıydı.

Bakınız 2008 yazında Avrupa şampiyonasında Biliç’i tanıdık hepimiz. Bizim anlı şanlı spor basımızın meşhur kalemşörlerinden bazıları Biliç’i sırf kulağına küpe taktığı için göklere çıkarıyordu. Bakın 2008 yazındaki Avrupa şampiyonası oynandığı dönemde Biliç için şu sözler yazılmıştı:

Hırvat organize kaos’unun mimarı Euro 96’nın karizmatik savunmacısı Slaven Biliç, adam hem hukukçu hemde müzisyen. Bir orkestra şefi gibi uyumlu yönetiyor takımını.  Yavaşlarken de uyumlu hızlanırken de. Bunu elde ettiğimizde bu kez bir rockçı gibi serbest bırakıyor player’larını. Sonuç: düzenden ötürü sürekli doğaçlama. Bu yanıyla yeni Mourinho dense yeri Biliç’e. Üstelik kulağı küpeli ve barışçı. Bu yüzden sempatik bir adam. Takımım olsa çekinmeden ona veririm misali. ”

Halbuki aynı Biliç Euro 96’da top oynarken Almanya karşılaşmasında hakemlere ” piçka ” derken yakalanmıştı kameralara. Yukarıdaki satırlarda bahsedilen Euro 96’da yerde sakatlanmış yatan rakibi Ziege’ye tekme atarken bile yakalanmıştı kameralara.

Yani Mourinho değil de Terim dense daha yeridir Biliç için.

Ama kulağı küpeli olduğu için, hakemlere küfür eden, yerde yatan sakatlanan meslektaşına tekme atan Biliç baştacı, sağcı bir siyasal profil çizdiği için Terim bizim ülkemizde tukaka.

Bu işin bir ortasını bulsak diyorum, oysa hem Terim’in hemde Biliç’in yaptıkları olumsuzlukları hoş görmemek gerek.

Sırf bizim ülkemizin evladı diye birine yaptığı eylemlerinden ötürü tukaka deyip benzer bir takım eylemleri yapan bir yabancı yaptığında üstelik kulağında küpesi de var deyip göklere çıkarıp örnek teknik adam olarak göstermek bence hem kendi vatan evladımıza karşı bir haksızlık hemde sportif ve insani anlamda adaletli ve doğru değil.

Buna başka örneklerde verebilirim.

Örneğin; Şimdilerde Real Madrid’den hiçbir farkı kalmayan Bercelona’nın ısrarla sempati figürü olarak gösterilme çabası. Bir zamanlar kralın takımı Real Madrid karşısına dikilip ezilen Katalunya halkının bayraktarlığını yaptığı için. Yada maddi anlamda Bayern’den hiçte aşağı kalır bir güce sahip olmayan Shalke 04’ün hala Rulr bölgesinin madenci emekçilerinin gariban takımı gibi gösterilmesi gibi.

Bütün bu yaklaşımların futbolun güzelliğini gölgelediğini, onun doğası itibariyle  evrensel bir din, dil ve ırka sahip olduğu gerçeğini kirlettiğini düşünüyorum.

Bir müdahalede yer alan kendime biat edecek kahramanlar yarattım iftirası ve çamuruyla karşı karşıya kalmam da işte bu yüzden.

Futbol güzel ve basit bir oyun ve bu oyunun üzerinde dolaşan siyasi ellerin bu güzelliği kirletmesi karşısında isyan ediyorum.

Fatih Terim’e siyasi argümanlarla yüklenenler diyalektik gereği kendi karşıtlıklarında figüratif anlamda Terim’i siyasi olarak güçlendiriyorlar. Oysa olayı salt spor ve futbol değerleri açısından değerlendirseler Fatih Terim’i de olumlu yönde değişime çok daha kolay itecekler bence muhtemelen.

G.Saray’da 4 yıl üst üstte yaşanan şampiyonluk, Uefa kupası şampiyonluğu, Fiorentina ve AC Milan’da teknik direktörlük yapması, Milli takımla Avrupa şampiyonasında yarı final oynamak gibi yaşadığı başarılara karşılık Fatih Terim’in eleştirilmesinin ne kadar saçma olduğu söylenmiyor ve yazılmıyor mu bugün?

Fatih Terim, biraz mütevazi olmayı deneyip daha eleştiriye açık bir insan olsa, yapılan her eleştiriye karşı polemiklere girmese, özür dilerken bile araya ne kadar müthiş bir hoca olduğu gerçeğini dile getirmeye çalışmasa, kötü bir sonuçla biten maçtan sonra işin işinden sıyrılmaya çalışıp olaya farklı yönlere çekmeye çalışmasa ne kadar iyi olur oysa.

Ama Fatih Terim’de kendisi açısından haklı. Çevresinde ona hep gaz veren, haşmetlüm senden büyük yok, sen imparatorsun, sen en büyüksün, en mükemmelsin, sen tanrının kusursuz yaratıp dünyaya gönderdiği emsali olmayan yeni bir elçisin. diye diye konuşanların olduğu bir çevre ortamında kendisini değiştirmesi yada geliştirmesi mümkün olmaz. Bu yüzden zaman zaman ona hak veriyorum bazı davranışlarında. O ortamın içersinde farklı bir davranış içersinde olup farklı bir söylem içersinde olması bu yüzden mümkün olmuyor.

Fatih Terim, Milan’ın başındayken laboratuvar çalışmaları dahil her türlü bilimsel verilerden yararlandım, bilim adamlarının futbola bakış açısını izledim. demişti.

Acaba şimdi Türkiye’de Fatih Terim, laboratuvar çalışmaları da dahil bilimsel verilerden yararlanıyor mu? ülkemizdeki bilim adamlarının futbola bakış açılarını izleyebiliyor mu? Ülkemizdeki bilim futbolumuzun neresinde? ve ülkemiz futbolunda hangi aşamalarında bilim devreye giriyor? ülkemiz futbolu bilimden ne derece istifade edebiliyor? Bilimin ve bilimsel çalışmaların dışlandığı futbolda dahil hangi sektörde gerçek manada kalıcı  ve sürekli başarılar olabilir ki?

2010 Dünya kupasına fazla bir süre kalmadı. Artık seneyi bile yarıladık, yılbaşından itibaren Türkiye’de ve dünyada en çok konuşulacak organizasyonlardan biri Dünya kupası olacak. Şubat-Mart aylarından itibaren insanlar Dünya kupasının havasına girmeye başlarlar. Reklamlarda ve sokaktaki alış veriş merkezlerindeki reyonlarda televizyon satışlarındaki indirim kampanyaları sıkca karşımıza çıkmaya başlar.

Peki ya 2010 Dünya kupasına milli takımımız gidemezse o zaman ne olur?

İlk olacak olan şu; 2010 Dünya kupası Türkiye’de sönük geçer çünkü kimse Türkiye’nin olmadığı bir Dünya kupasını sıcak yaz günlerinde televizyon başında izlemez. Şahsen şimdiden söylüyorum bende izlemem, Dünya kupası hiç umurumda da olmaz açıkcası.

Fatih Terim, 2010 Dünya kupası oynandığı dönemlerde milli takım bu kupada yer alamadığı için muhtemelen o yazda yerden yere vurulmaya başlanacaktır, o saatten sonra huzurlu ve rahat bir çalışma ortamına sahip olabileceğini düşünmüyorum açıkcası. Yani milli takımdan ayrılması bence kaçınılmaz olur.

Peki ya 2010 Dünya kupasına milli takımımız katılırsa ne olur?

O zaman ülkede herşey toz pembe olur.

Memleketimizin kurtuluşu, huzuru ve refahı Fatih Terim ve milli takımımızın futbolcularının sırtında olur.

Memleketi yöneten iktidardaki politikacıların huzur ve refahı sağlayamadığı, insanların ekonomik gelir seviyelerini artıramadığı için hem Fatih Terim’in, hem ekibinin hemde futbolcularımızın sırtına aslında olmaması gereken ama her defasında da olan bir ekstra yük daha bindirilmiş olur.

Hadi koçum, hadi aslanım, haydi Fatih’in talebeleri aman bir iki iyi sonuç alında memlekette insanların yüzü gülsün, insanlar günlük dertlerinden, sıkıntılarından bir nebzede olsa arınsın, şöyle 3 ay boyunca ekonomik krizi filan unutsun denilir.

Ülkede o tarihlerde daha da derinleşmiş olacak olan ekonomik kriz kısmende olsa yazın etkisiyle unutulur, unutturulmaya çalışılır. Herkes evine Dünya kupasında milli takımımızı seyretmek için  eski televizyonunu yeni marka televizyonuyla değiştirmek için alış veriş yapmaya başlar.

Okulların açılacağı Eylül ayına kadar Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz konuşulmaz ama Eylül ayından sonra Türkiye’de fırtınalar kopar ve Türkiye 2011 ilkbaharında yada AKP iktidarı sonbahara kadar dayanabilirse 2011’de erken seçime her halükarda mutlak surette gidilir.

İki kere iki madem dört ediyor o halde Türkiye’de 2011 yılında erken seçim olacağı da aşikardır. Değil AKP iktidarda isterse tanrı dahil firavunlarıyla birlikte iktidar koltuğunda otursa 2011 yılında sandıktan kaçamaz nerde kaldı şimdi ki; Hükümet başkanı Bay R.Tayyip Erdoğan ve yandaşları kaçabilsin.

Fatih Terim ile ilgili birkaç kelam edelim dedim laf yine nerelere geldi. Aslında canım futbol yazmak istemiyorum hele G.Saray ile ilgili canım hiçbirşeyler yazmak ve söylemek istemiyorum. Neden derseniz futboldan artık sıkıldım da ondan. Artık televizyonda futbol maçlarını da seyretmek istemiyorum. Çünkü artık futbol sıkıcı gelmeye başladı, bir yerden sonra artık insanın futbola olan hevesini ve sevgisini de soğutuyorlar.

Hele bu sıcak yaz günlerinde bir yerlere yığışmış onlarca erkeğin ve sigara dumanı içersinde futbol maçı seyretmektense bahçede börtü böcek eşliğinle toprakla uğraşırım daha iyi.

Futbol maçı seyretmek bana artık sanki abazan erkek işiymiş gibi gelmeye başladı. Hele hele maça gidesim hiç yok. Çünkü keyfime ve rahatıma düşkün bir insanım G.Saray ne zaman ki adam gibi modern bir stada sahip olur işte ancak o zaman maç seyretmeye ve gönlümdeki aşkımı desteklemek için tribünde yerimi alırım.

Evde dahi tek başıma da olsam maç seyretmek artık sıkıcı geliyor hele birde futbol oynanmıyorsa ya kanalı değiştiriyorum yada televizyonu kapatıyorum.

Olimpiyat stadında bazı maçlar oluyor 2.lig takımları arasında olan takımlar karşı karşıya geliyor.

Futbolsever bir arkadaşım daveti üzerine bir maça gitmiştim, Olimpiyat stadı allah için güzel ve modern bir stad ama adı üstünde bir olimpiyat stadı gerçek bir futbol stadı değil. Her neyse inanın maçı seyretmek için içeride 10 dakika zor kaldım, o kadar temposu düşük ve sıkıcı maçlar oynanıyor burada.

Hani belki abarttığımı düşünenler olabilir ama inanın abartmıyorum birgün olimpiyat stadında 2.lig maçlarından birini seyrederseniz bana hak verirsiniz. Haftanın bir günü halı sahada komşularımızla maç yaptığımızda bile bizim aramızda oynadığımız maçlar çok daha yüksek tempolu ve keyifli geçiriyor. Oynayanlara bakıyorum birde bunlar profesyonel oyuncular, hergün antreman yapan insanlar bizim gibi haftanın bir günü toplanıp maç yapan insanlar değil yani. Ama dayanamıyorum seyretmekten hiç zevk almıyorum. Çok ağır çok düşük tempolu maçlar oynanıyor.

Günümüzde futbol artık tempo üzerine kurulu, tempolu oynamak içinde çok iyi bir fizik kondisyona sahip gerekir, bunun için günümüz futbolunda teknik adamlar fizik kondisyon antremanlarına çok daha fazla ağırlık veriyorlar. Vallahi inanın bazen böyle maçları seyrederken sahaya giresim gelip şu oynayanlara birkaç hareket gösteresim geliyor, inanılmaz birşey yani, ben bunlar gibi hergün antreman yapacak olsam 4-5 maçta resmen sezonun gol krallığını ilan ederim diye bir hisse kapılıyorum. 2.ligdeki takımların özellikle yaşları genç olan futbolcuların kendilerini çok geliştirmeleri lazım, çok ama çok çalışmaları lazım çünkü 2.lig futbolcuları tavanı zorlayacaksa bunu ancak çok çalışarak giderebilirler.

Futbol iyi ve güzel oynandığı zaman hem sahada oynaması çok zevkli ve heyecanlı bir spor hemde seyretmesi keyifli ve heyecanlı olan bir spor. Eğer sahada benim göz zevkimi okşayacak güzel futbol oynanmıyorsa hiçbir futbol maçını oturupta asla seyretmem çünkü öbür türlü çok sıkıcı geliyor bana. Bazen öyle günler oluyor ki; eğer halı sahada maç yaparken bile kendi oynadığım toptan zevk almıyorsam, havaya giremiyorsam, o keyif duygusunu hissedemiyorsam maçı bırakıp mangalın başına geçiyorum.

Futbolu sevmeyen ve futboldan anlamayan bazı kadınları şimdi daha iyi anlamaya başladım.

Futbol maçı seyretmek bence pekte keyifli bir iş değil onun yerine daha farklı işlerle vakit geçirmeli, örneğin bence birbirleriyle sohbet eden kızların arasına katılıp sohbet etmek daha keyifli, üstelik bir kızla sohbet etmek aynı zamanda hayatı öğrenmek demek, bir kız sohbet ederken erkeğin hayatında ve zihninde yeni ufuklar açabiliyor, erkeği çeşitli faydalı bilgilerle donatabiliyor yada kızlarla beraber gezip alış verişe çıkmak bence maç seyretmekten bu aralar daha keyifli. Hele birde birlikte vakit geçirilen kızlar hem güzel hemde zekiyse oh değmeyin keyfime. Hoş hem güzel hemde zeki olan bir kızla karşılaşmak bir hayli yüzdesi düşük bir ihtimal çünkü hem güzel hem zeki olma özelliklerini maalesef her kız sahip olamıyor, genelde ve çoğunlukla sadece bu özelliklerden birine sahip olabiliyorlar ama yinede bir erkeğin şansı bazen yaver gidebiliyor.

Hasan Şaş önceki gün bir televizyon kanalına canlı yayında bağlanarak üzüntülerini dile getirirken bizler eğer bazı şeyleri konuşuşacak olsak insanlar G.Saray’dan soğur, G.Saraylılığından soğur demişti.

Hasan Şaş’ın bu sözü bile demesine gerek yoktu bence zaten G.Saray’da yapılan uygulamalar insanların otomatikman G.Saray’dan da G.Saraylılığından da soğutmaya yetiyordu bile.

Şahsen ben artık bu ülkede takım taraftarı olmanın, herhangibi bir takımı tutmanın artık bu saatten sonra çok anlamlı birşey olduğunu, herhangibi bir takıma karşı aidiyet duygusu taşımanın bir hayrı ve önemini olduğunu düşünmüyorum.

Onun için ben artık G.Saraylılığımı askıya alıp naftalinleyip rafa kaldırdım. Yeni sezonda da lig maçlarını eskisi gibi takip etmeyeceğim. Bunu sadece G.Saray için söylemiyorum genel anlamda futbol maçları için söylüyorum.

Harun Gökyiğit

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?