Gündem: Nükleer?!

GÜNDEM: İRAN / GÜNDEM “NÜKLEER” YA DA TÜSİAD’IN PARFÜMÜ VEYAHUT TSK’NIN LAİK DEMOKRASİ ÜZERİNDEKİ GÜCÜ ÇÖZÜLÜYOR MU?!

 

Gündem: Nükleer?!

 

Yeni Şafak: Asıl gündem “İran”!

https://yenisafak.com.tr/Politika/?t=12.04.2010&i=251604

(…)

İran, ABD’yi BM’ye şikayet etmeye hazırlanıyor!

https://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=12.04.2010&i=251522

(…)

İsrail medyasından bomba iddia: Türkiye, gelecek ay İsrail’e meydan okuyacak ve Gazze’nin Hamas liderlerine destek sağlayacak bir girişim planlıyor!”

https://www.milliyet.com.tr/israil-medyasindan-bomba-iddia/dunya/sondakika/12.04.2010/1223966/default.htm

(…)

Kadri Gürsel: İki yüzlü nükleer oyun!

https://www.milliyet.com.tr/israil-tabusu-ve-nukleer-zirve/kadri-gursel/dunya/yazardetay/12.04.2010/1223829/default.htm

(…)

Erdoğan, ABD yolunda “İran” dedi!

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/14390252.asp?gid=373

(…)

Soner Yalçın: “Devrimciler” ve “Gericiler” arasındaki 100 yıllık hesaplaşma!

https://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14382989&yazarid=218&tarih=2010-04-11

(…)

Washington Post: (Gül) Ordunun laik demokrasi üzerindeki gücü çözülüyor!

https://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=12.04.2010&i=251524

(…)

 

………………

 

 

TÜSİAD’IN PARFÜMÜ / TÜSİAD, VEHBİ KOÇ’UN DEDİĞİ GİBİ “ADAMLAR DERNEĞİ” Mİ OLACAK YOKSA VATANA İHANET EDENLER LOCASI MI?!

 

Adamlar Derneği?!

 

Vehbi Koç’un adını “Adamlar Derneği” koyduğu TÜSİAD, tarihinde ilk defa bir kadını başkan seçti.

“Patronlar Kulübü”nün 37’nci Genel Kurulu’nda Arzuhan Doğan Yalçındağ “Başkan” seçildi.

Anlaşılan o ki, 2007’nin ilk günleri itibariyle TÜSİAD’a hamarat bir kadının eli değecek; “Patronlar Kulübü” locasının dörtbir yanını “kadın kokusu” saracak!

Yalçındağ’a bu zorlu dönemde teslim aldığı “Başkanlık” görevinde başarılar dilerim.

İşte bu bağlamda Koç’tan Sabancı’ya uzanan çizgide TÜSİAD’da değişen atmosferi yansıtan maziden bir enstantane yansıtayım…

Bundan 10 yıl öncesiydi…

Sabancı suikasti”nin üzerinden bir yıl, çevik bir paşanın arkasında durduğu “28 Şubat Kararları”nın üzerinden ise birkaç ay geçmişti…

İzmir’de yayınlanan haftalık GÖZLEM Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı’ydım.

Aynı zamanda ESİAD’ın dergisi “Egevizyon”un Yayın Kurulu Üyesi’ydim.

Şimdi ESİAD’ın Başkanı olan Mehmet Ali Kasalı ile o dergiyi hazırladığımız günlerden başlayan sıcak bir dostluğumuz vardır.

Birçok Egeli işadamı dostumu da, o günlerde yakından tanıma imkanı elde ettim.

İşte o günlerden birinde, şu anda olduğu gibi yine TÜSİAD, Bülent Tanör’ün daha önce hazırladığı “Demokratikleşme Raporu”nun arkasında durma kararı aldı.

Sonrasında da “rapor”un tanıtımı için “Patronlar Kulübü”nün Başkanı Muharrem Hilmi Kayhan, İzmir’e gelip, biz gazetecilere özel bir sunumda bulundu.

Basın toplantısı bittikten sonra İzmir Hilton Oteli’ne geçildi.

Bu defa da TÜSİAD Başkanı ile ESİAD Yönetim Kurulu Üyeleri’nin basına kapalı toplantısı başladı. ESİAD Üyesi dostlarım, beni yabancı saymadıkları için özel toplantıya iştirak etmemde bir sakınca görmediler, aralarına buyur ettiler.

Kayhan’ın gündemle ilgili değerlendirmesinin ardından, toplantıya katılan Egeli işadamları, bu raporun arkasında durmanın akıl karı bir şey olmadığının altını çizdiler.

Masada “Demokratikleşme Raporu”nun aleyhinde bir hava oluşmaya başlayınca, TÜSİAD Başkanı Kayhan hemen araya girip şu açıklamayı yapma ihtiyacı kastetti:

“Generaller ile de görüştük. Raporu destekliyorlar, arkamızdalar. Çekinecek bir şey yok!”

 

HANGİ GENERAL

 

Bu defa da ben araya girdim ve Kayhan’a büyük bir illüzyon yaşadıklarını belirtip, şunları söyledim:

“Görüşlerinize katılmam mümkün değil. Bu raporun arkasında duracak generalin generalliğinden de şüphe ederim. TSK’da görevli bir generalle görüştüğünüzden emin misiniz? Ki, bu sözlerinizden TSK’yı hiç tanımadığınızı anlıyorum. TSK’daki generaller, belli yaşa gelmiş ve usta bir diplomat yeteneği kazanmış Türk Subayları’dır. Size hiçbiri, gözünüzün içine bakarak, şunu yap ya da bunu yap demez. Şu saatten sonra da zaten demelerini beklemeyin. Çünkü TÜSİAD Başkanı olarak siz neyi yapıp yapmayacağınızı ve hatta yapmamanız gerektiğini bilecek yaştasınız. Herkes bedeline katlanmak şartı ile eylemlerinde hürdür. Bu bakımdan diyorum ki, böyle demokrasi raporu olmaz. Bu alenen Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyenlerin değirmenine su taşıma operasyonudur. Açıkladığınız raporun savunulacak, arkasında durulacak hiçbir yanı yoktur!”

Sözlerimin ardından Kayhan, beni tanımadığını belirtip ne zaman ESİAD Üyesi olduğumu sordu.

Hiçbir zaman” dedim ve ekledim:

“Şu anda ben yönetim kurulu üyeleri ile yaptığınız toplantıya bir dost olarak iştirak ediyorum. ESİAD’ın dergisini hazırlayan ekip içindeyim. Buradaki işadamları da benim dostlarım! Onların da pek farklı düşündüğünü sanmıyorum!”

Bunun üzerine Kayhan öfkelenerek ayağa kalktı, “Burada konuşulanları yazamazsın, seni patronuna şikayet edeceğim” dedi.

Ben de TÜSİAD’ın o dönemki uzun boylu başkanına şu cevabı verdim:

“Beyefendi, burada sizin şaşkınlığınız dışında yazılacak bir şey yok! Beni istediğiniz yere şikayet edebilirsiniz. Ki, patronum da bu derneğin kurucuları arasındadır, aynı zamanda üyesidir. O da şu anda burada olsa aynı sözleri tekrarlardı. Yanlış yolda mesafe almaya çalışıyorsunuz. Bilmenizi isterim ki, açıkladığınız bu rapor ile Türk Milleti’ne hizmet etmiyorsunuz! Son sözüm budur!”

Gergin geçen sohbetin ardından toplantı yıldırım hızı ile sona erdi.

Gazeteye döndüm ve “Patronlar Kulübü”nün Bülent Tanör’e hazırlattığı “Demokratikleşme Raporu”nu eleştiren bir yazı kaleme aldım.

Yeri gelmişken, 7 Nisan 1997 tarihli GÖZLEM Gazetesi’nin, “Başyazı” sütununda “TÜSİAD’ın Parfümü” başlığı altında yayınlanan o yazıyı, önemine binaen burada bir kez daha tekrarlıyorum:

 

TÜSİAD’IN PARFÜMÜ?!

 

Asker/sivil tartışmalarında ölçüyü kaçıran, iz’an’dan yoksun bazı Refahlı ve Türkiye gerçeklerinden uzak, tatlısu demokratlarının ortaya attıkları argümanlara dair birkaç satır…

Öncelikle…

1779 tarihli Virginia İnsan Hakları Bildirisi’nin 13. Maddesi’nde yer alan sözler:

“Her halukarda, askeri kuvvet, kesin surette, sivil idareye tabi olacaktır!”

TÜSİAD’ın Prof. Dr. Bülent Tanör’e hazırlattığı “TÜRKİYE’DE DEMOKRATİKLEŞME PERSPEKTİFLERİ” raporunun 71 ve 72. sayfalarında da benzer ifadeler var.

Oysa ki…

Genelkurmay Başkanlığı, zaten Milli Savunma Bakanlığı’na bağlıydı.

Menderes’in başbakanlığı döneminde, ordudan Albay rütbesi ile ayrılan Seyfi Kurtbek, önünde selam çaktığı, çivi gibi “Hazır ol!” durumuna geçtiği komutanların tepesine, Milli Savunma Bakanı olarak atanmıştı.

Son derece basiretsiz ve talihsiz bir atama olan bu karar, bir bakıma komutanlarla dalga geçmekti. Çünkü, bir “Albay”ın peşine takılacaklar, önünde selam çakacaklardı.

Kurtbek’in Milli Savunma Bakanlığı’na atanması, Menderes’in bir bakıma kuvvetini kanıtlama hevesiydi de! Kurtbek’in tepki alması üzerine yerine, Milli Savunma Bakanı olarak Ethem Menderes atandı.

İlk zamanlar, Genelkurmay Başkanı ile aralarından su sızmazdı.

Fakat, gün geçtikçe, ikisi arasındaki münasebetler tatsızlaşmaya başladı.

O da, Kurtbek gibi Adnan Menderes’e olan yakınlığından cesaret alarak, Silahlı Kuvvetler üzerinde bazı denemelere girişti.

Nitekim…

Bir gün Genelkurmay Başkanı’nın, Milli Sa­vunma Bakanı’nı bir iş için ziyarete gittiği ve Özel Kalem Müdürü’nün odasında 15 dakika bekletildiği haberi subaylar arasında hemen yayıldı.

Genç subaylar tatsız konuşmaya, büyüklerine karşı yapılan bu eylemden dolayı huzursuz olduklarını ifade etmeye başladılar.

Tüm bu olumsuzluklar yetmiyormuş gibi üstüne üstlük bir başka gün, hipodromda, resmi geçit sırasında, yine Milli Savunma Bakanı Ethem Mende­res’in, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Baransel’i parmağı ile işaret ederek çağırması, bardağı taşırmış ve aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:

“Ethem Bey, bir Genelkurmay Başkanı’nı böyle parmak işareti ile çağıramayacağınızı bilmenizi isterim.”

Bu sözlerin ardından Baransel ile Menderes arasında tatsız münakaşalar yaşandığı, Kenan Evren’in anılarının kayıtlı olduğu kitaplarda ayrıntılarıyla yazılıdır.

Ethem Menderes, makamına gelen generallere hakaret etmekle, Genelkurmay Başkanı veya Kuvvet Komutanları’nı kapısında bekletmekle orduyu sindirebileceğini zannetmişti.

 

EMİR-KOMUTA ZİNCİRİ!

 

O dönemde subaylara, aldığı maaş yüzünden ev dahi kiralamazlar, “Siz burayı kiralayamazsınız, maaşı verseniz kafi gelmez” derlerdi.

Adları “gazozcu”ya çıkmıştı.

Zira, gazinoya gidebilenler ancak, gazoz içebilirlerdi de ondan…

Bu durumu düzeltmeye çalışacaklarına, orduyu rencide edecek hareketlere devam etmekte, art arda hatalar yapmaktaydılar.

İşte bu yanlış ve hatalar zincirinin halkaları eklene eklene, nihayet bildiğimiz 27 Mayıs gelmiştir. Bu, Adnan Men­deres’in, “Ben ordu falan anlamam, istediğim olur” felsefesinin bir sonucuydu.

Bu hareketini pahalıya hem kendisi ödedi, hem de halka ödettirdi.

27 Mayıs İhtilali’nden sonra böylesi durumların olmaması için Genelkurmay Başkanlığı doğrudan “Başbakanlık”a bağlandı.

Ve, şimdiki haliyle “Milli Savunma Bakanları”, devlet protokolünde “Genelkurmay Başkanları”nın gerisine çekildiler.

Aradan epey bir süre geçti…

Seçilmişler ve atanmışlar ayrımı bir ölçüttür.

Komutanlar barış zamanından öte, savaş sınırlara dayandığı zaman ülkelerin ve milletlerin yazgılarını çizebilecek sorumlulukları olduğu unutulmamalıdır.

Bu arada 27 Mayıs’ın şekline dönük de birkaç satır yansıtayım…

27 Mayıs albayların, yarbayların, binbaşıların, yüzbaşıların, üsteğmenlerin “ihtilal”idir.

General Madanoğlu, General Özdilek ihtilal sabahı harekata katılmışlardı. Hatta Harp Okulu Komutanı General Sıtkı Ulay da öyle… Onlara bir baş gerekiyordu. İhtilal’in başarıya iyice ulaştığı anlaşıldıktan sonradır ki, Kara kuvvetleri Komutanı Cemal Aga (Gürsel) uçakla getirilmiş ve harekatın başına oturtulmuştu.

Ne ilginçtir ki, devrin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un görev süresi özel olarak 2 yıl uzatılınca, o dev­rin Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel için artık birkaç ay sonra emeklilik gelip çatmıştı. Daha sonra talih ve tarih O’nu Genelkurmay Başkanı, Devlet Başkanı yaptı. İhtilal Konseyi’nin başına getirdi. Rüştü Erdelhun ise “İhtilal Mahkemesi” olan Yassıada’da yargılandı.

27 Mayıs İhtilali’nde küçük rütbeli genç subaylar, orgenerallerin önlerinde yürüyorlardı. Onlardan bazıları sağ ellerini ünüformalarının göğüs düğmeleri arasına sokar, sol ellerini de arkaya, bellerine götürür, orgenerallerin önlerinde öyle yürürlerdi.

Bu vücut dili, Napolyon’a aittir.

Azamet simgesidir.

Her şey bir yana, orduya en büyük rahatsızlığı orgenerallerin ve diğer generallerin, üsteğmen binbaşı, yarbay, albayların arkasından yürümeleri vermiştir.

General terfilerini, tayinlerini bu küçük rütbeli subayların yapması ordu geleneklerini, hiyerarşisini altüst etmiştir. Daha sonraki müdahalelerde ordunun yönetime bir bütün halinde el koyması ve Genelkurmay Başkanı’ndan nefere kadar, emir ve kumanda zinciri içinde hareket edilmesinin geri kayıtlarında, yukarıya aldığım tarihsel parametreler vardır.

 

TÜSİAD’IN YANLIŞI

 

Bu bakımdan, Refah’ın ordu ile halkı, iş dünyasını, politikacıları karşı karşıya getirme oyununa gelinmemelidir.

Sonuçta onların amaçları belli:

“Orduyu yıpratmak, gücünü zayıflatmak!”

Ama, ya ortaya çıkıp zamanlaması fevkalade yanlış bir dönemde, sivil/asker tartışmasına giren tatlısu demokratlarına ne demeli?

Patronlar Kulübü’nün içinden bana ulaşan bilgilere göre, Muharrem Hilmi Kayhan yönetimi, Tanör’ün hazırladığı o raporu, çözüm niyetine, bir kez daha kamuoyunun önüne çıkarmaya hazırlanıyor.

O raporu okudum.

Batılı demokrasilerden güzel örneklemeler var.

Yalnız, daha önceden, bu sütunlardan ifade etmiştim…

“Her parfüm her tende ayrı bir koku bırakır!..”

Bizim Prof. Dr. Hüsnü Erkan’ın deyişiyle, “Türkiye’nin en büyük problemi aydın problemidir!

Türk aydını yaşamını mütercim gibi geçiriyor.

Yani, Batılı düşünce kalıplarını tercüme ederek, fikir yaşantısına yön veriyor.

Kısacası, düşünmüyor.

Bu coğrafyayı, Türk toplumunun genetik hafızasını anlamaya çalışmıyor.

Sadece, Batılı ölçütleri getirip “Böyle olmalıdır” diyor.

Sentez yapamıyor.

Oysa, “Böyle olmalıdır” derken, en azından nasıl olabileceği sorusuna da cevap vermek gerekmiyor mu?

Böbrek nakli ameliyatlarında dahi, önceden takılacak böbreği vücudun kabul edip etmeyeceğine bakılır. Test edilir. Çünkü, bünye kendisine sunulan her böbreği kabul etmez.

Bu sütunlardan, ben de değişik konularla ilgili dışarıdan örneklere atıfta bulunup, beyin fırtınası yapıyorum; ama hep o yukarıdaki nüansa dikkat ederek.

Yani, her parfümün, ancak ait olduğu bedende ayni kokuyu verdiği gerçeğini ıskalamadan…

Altını çizerek bir kez daha yinelemek istiyorum.

Türkiye için çözüm önerenler ya da önerilen çözümlere arka çıkanların, hassas günlerden geçtiğimiz bir dönemde hata yapma gibi bir lüksleri olduğunu zannetmiyorum.

TÜSİAD’ın “Arkasındayız, desteklemeye devam ediyoruz” dediği Prof. Dr. Bülent Tanör’ün hazırladığı raporun Türkiye coğrafyasında uygulanabilirlik derecesine gelince…

Bu anlamda, TÜSİAD’a -güzel kokmak adına- önerilen parfümün buram buram Anadolu kokmadığını, mütercimlik koktuğunu belirtmek isterim.

 

ADAM OLMAK

 

Bu yazıyı tamamladıktan birkaç saat sonrasıydı.

TÜSİAD Başkanı ile aramda geçen gergin dakikalardan haberdar edilen patronum Çetin Gürel odama gelip şunları söyledi:

“İyi yapmışsın, ben de olsaydım aynı sözleri söylerdim, böyle demokratikleşme raporu mu olurmuş, sen doğru olanı yapmışsın. Yanlışı TÜSİAD da yapmış olsa yanlış yanlıştır! TÜSİAD ısrarla bir şeyin arkasında durmak istiyorsa, durması gereken adres belli!”

İşte böyle!

Bir zamanlar Türk Basını’nda, bu millete sevdalı, yerini yurdunu hülasa haddini bilen basın patronları da vardı.

Kaldı ki, o basın patronu gazetesini bana emanet ederken sadece bir şart koşmuştu:

“Bu gazetede Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin aleyhine tek satır haber görmek istemem. Bunun dışında gazete senin! Haber seçiminde özgürsün! Gazete senin namusuna emanet!” 

Bir zamanlar Vehbi Koç da  “Patronlar KulübüTÜSİAD için “Adamlar Derneği” derdi.

Ardından da şu sözü tekrarlamayı hiç ihmal etmezdi:

“Devletim varsa ben de varım, benim olan her şey devletimindir!”

Ne var ki, aradan geçen süre içinde o köprülerin altından çok sular aktı.

Şimdilerde TÜSİAD’dan Türk Milleti’nin menfaatine bir açıklama duymak ne mümkün?!

Tamamıyla dış güçlerin, ezcümle “BOP’çuların sesi” olup çıktılar.

Kamuoyuna, “Milli” olan her şeye düşman bir resim veriyorlar.

Zira, Patronlar Kulübü, gündeme getirdiği “Demokratik talep”lerde gerçekten samimi (!) ise onlara tavsiyem, bu çağrıyı önce AB’ye, sonra ABD’ye, ardından da İsrail’e yapmaları yönünde olacaktır.

Çünkü 2000’li yıllarda Batı’nın ne kadar demokrat ve de ne kadar çağdaş olduğunu tüm dünya bir kez daha gördü!

Irak’ta asılan Saddam’dan Ebu Gureyp’e, Kana’ya, Guantanamo ve benzeri yerlere kadar her yerde onların kanlı parmak izleri var!

Ve hatta Türkiye’de akıtılan Türk, Kürt, Ermeni kanından da yine onlar sorumlular!

Bu bakımdan aradan geçen 10 yılın ardından 2007 Ocak’ı itibariyle tekrar söylüyorum; TÜSİAD, Türkiye’yi karıştırmak, bölüp parçalamak isteyen dış mihrakların, BOP’çuların değirmenine su taşıyor. Vehbi Koç’un deyişi ile “Adamlar Derneği”ne PKK’nın ağzı ile konuşmak hiç ama hiç yakışmıyor!

Ezcümle, TÜSİAD yaptığı açıklamalar ile Türkiye’nin destabilize edilmesi sürecine katkıda bulunuyor!

Kaldı ki, merhum Sakıp Sabancı’nın açıkladığı “Kürt Raporu” sonrasında Alparslan Türkeş’in verdiği cevap hala hafızalarda kazılı duruyor.

Anlaşılan o ki, at izinin it izine karıştığı bir dönemde, şimdi de yeğen Sabancı ve Bahçeli maziyi yad edip, tarihi bir tekerrürden ibaret kılmaya çalışıyorlar.

Yazık!

Hem de çok yazık!

Ülke alenen parçalanmak, Arap kılıfı geçirilmiş Yahudi sermayesine peşkeş çekilmek istenirken ve hatta Lousidu davası sonrasında tazminat ödemeyi kabul eden AKP’li Bakanlar’a vatan haini demekten özenle kaçınan Devlet Bahçeli, şimdi dumanlı havanın kokusunu almış olmalı ki, bir anda “Türkiye’nin tehdit altında” olduğuna karar vermiş, verebilmiş!

Hülasa, diyeceğim odur ki, Türkiye bu tuzağa düşmemeli!

BOP’çuların oyununa gelmemeli!

Çünkü bu coğrafyada kaostan kimlerin beslendiği ortada!

Ezcümle, Vehbi Koç’un “Adamlar Derneği” dediği TÜSİAD’a, ne bu gayr-ı milli duruş ne de kaosa hizmet eden beyanlar yakışıyor.

Bakalım, her geçen gün biraz daha TSK ve Türkiye düşmanı bir görünüm kazanan, Türk Milleti’nin aleyhine bir resim veren TÜSİAD, Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın “Başkan”lığı döneminde “milli” bir duruş sergileyebilecek mi?!

Sözün özü Arzuhan Hanım’a, dünyanın ve Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu şu “Alacakaranlık kuşağı” ortamında çok büyük görevler düşüyor.

Bakalım bu defa, narin bir “hanım”ın ellerine emanet edilen TÜSİAD, nasıl kokacak?!

“Milli mi yoksa gayr-ı milli mi?!”

Ne dersiniz?!

 

Sevgiler

26 Ocak 2007

Hayrullah Mahmud

Önceki haberSihirli İksir
Sonraki haberYazıklar Olsun 2 !!!
Amerika'nın ilk Türkçe internet Gazetesi, Alaturka Online, 2001 yılından beri Amerika'da en çok okunan, tamamen bağımsız ve tarafsız haber yapan tek Türk Gazetesi. First Turkish American Newspaper - Amerika'daki Türklere Ulaşmanın en Kolay Yolu ! Habersizsiniz ya da Haber Sizsiniz! Alaturka, Gerçek insanlar, Gerçek Haberler. Amerika'daki Aileniz - Alaturka.

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?