Hangi Recep?!

HANGİ RECEP DAHA DEMOKRAT YA DA “BAŞBAKAN RECEP BEY’İN KORKTUĞU GAZETECİ”?!

 

Hangi Recep?!

 

Bir yanda tarihe “faşist diktatör” olarak geçmiş bir Başbakan var.

Adı da; Recep Peker!

Diğer yanda ise “bir kısım medya”nın “tamamen duygusal” gerekçelerle “liberal, çağdaş, Batıcı Başbakan” ilan ettiği, bir başka Recep Bey var.

Onun adı da, Recep Tayyip Erdoğan!

Haftalık’ın bu pazarki sayısında, Emel Lakşe imzası ile “Başbakan Recep Bey’in korktuğu gazeteci” başlığı altında, yakın tarihten şu anektoda yer verilmiş.

Aynen yansıtıyorum:

“Emniyet Genel Müdürlüğü son günlerde yaşanan bilgi kirliliğinden şikayetçi. Bu kirliliğin açık adresi olarak da medyayı göste­riyor. Hiç şaşırtıcı değil. Zaten Türkiye’de aklına esenin, kafası kızanın medyaya çat­ması olağan işlerden sayılıyor. Herkes için tek suçlu var; basın… Neden? Doğrusunu isterseniz artık bu soruyu sorabilmek bile ce­saret ister oldu. Görünen o ki yıllar önce Başbakan Erdoğan’ın hem adaşı hem mevkidaşı olan eski bir siyasetçinin verdiği ce­vapla yetinmek zorundayız. 1946 seçimleri sonrası… Demokrat Parti 65 milletvekiliyle parlamentoya girmeyi başarmış, çok partili sistemin doğal bir gereği olarak genel kurul toplantıları olaylı oturumlara sahne olmaya başlamışta. Bu celselerden birinde Başba­kan Recep Peker’in Menderes için ‘Psiko­pat varlık’ ifadesini kullanması yalnız Meclis’te değil basında da epey gürültü kopar­mıştı. Bedii Faik’in Tasvir’deki yazısında bu yüzden başbakana iğneli bir üslupla çatması Sıkıyönetim’in sadece gazeteyi değil matbaayı da kapatmasıyla sonuçlanmıştır. Bedii Faik, Başbakan Peker’den randevu alarak hiç değilse matbaanın açılması için ricada bulunmak ister. Makam odasında karşı karşıya geldiklerinde sert karakteriyle tanınan başbakan sorar: ‘Bana ne anlatacak­sın?’ Bedii Faik heyecanla olaydan kendisi­ni sorumlu hissettiğini, bir ceza verilecekse sadece kendisine verilmesi gerektiğini anla­tır. Konuşmaya o kadar kaptırmıştır ki, baş­bakandan gelen soruya hazırlıksız yakala­nır: ‘Sen benden korkuyor musun?’ Bedii Bey’in ağzından biraz da endişeli bir ‘Ha­yır’ dökülür. Peker’se tarihe geçecek cüm­lesini söylerken onun kadar tereddüt içinde değildir: ‘Fakat biz senden korkuyor olma­lıyız ki gazeteni kapatmışız’ Bununla da kalmaz ve ekler: ‘İşi bu tarafından al ve ra­hat et. Sen cesaret sahibi bir genç yazarsın. Bunu hiç kaybetme.” Ertesi gün öğleden sonra Tasvir gazetesi açılmıştır. Sert karakteriyle tanınan Başbakan Recep Peker söyledikleriyle genç gazeteci Bedii Faik’i çok şaşırtmıştı.”

Nitekim…

Dünkü Milliyet gazetesinde, zaman tünelindeki bu kısa yolculuğun ardından, “2000’li yılların Başbakan Recep Beyi” hakkında, fikir sahibi olmamıza katkıda bulunacak, şu satırlar yer alıyordu:

“Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, ‘Kurtlar Vadisi – Terör’ dizisinin Radyo Televizyon Üst Kurulu’na (RTÜK) giden olumsuz eleştiriler sonrasında yayından kaldırılmasıyla ilgili olarak, ‘Abdülhamid dönemi geri geldi’ dedi. Diziyi hiç izlemediğini belirten Şener, ‘Türkiye’de basın özgürlüğü bulunduğunu, sansürün basın özgürlüğüyle bağdaşmayan bir kavram olduğunu’ belirterek, şunları söyledi: ‘Zaman zaman televizyonlara, sinemalara bakıyorum. Rambo, Terminatör tipi çok daha ağır şiddet içeren yayınlar, çok serbestçe bir kez değil, hatta onlarca kez tekrar tekrar çeşitli kanallarda gösterilebiliyor. O zaman şu tartışılır, ‘Tüm filmleri, dizileri, eşit ve eşzamanlı aynı ilkeye tabi tutacak bir sisteme ihtiyaç var mı?’ Şener, İstanbul’da bir grup gazeteciye yaptığı açıklamada ise şu ifadeleri kullandı: ‘Yazılı basında böyle bir uygulama olsa bunun adı sansür olur. Abdülhamid dönemi geri geldi. Kuralsız yapılan işleri hiçbir zaman doğru bulmadım. Ben kuralsızlığa karşıyım. Kurallar olmalı ve herkese eşit olmalıdır. Şiddet nedeniyle bir diziyi kaldırırken şiddet içeren Rambo gibi dizi ve diğer filmler oynatılırsa çelişki olmaz mı? Kurallar herkese eşit olmalıdır.”

Ki…

“Matbuat”, “basın” derken günümüz “Türk Medyası”nda, bu kısa zaman aralığında, Başbakan Yardımcısı Şener’in sözlerini teyid eden bir başka gelişme daha yaşandı

ANKA’nın geçtiği ve bugünkü Zaman’da yayınlanan haberden aynen aktarıyorum:

“Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nca 8 Ocak 2007’de bankalara gönderilen yazıda, yapılmakta olan vergi incelemesi nedeniyle listede yer verilen kurum ve kuruluşlarla ilgili 1 Ocak 2004 ile 31 Aralık 2006 dönemine ait bilgi ve belgelere ihtiyaç duyulduğu ifade edildi. Gelirler Kontrolörü Metin Ölçek’in imzasını taşıyan yazıda, kimlik bilgilerine yer verilen kurum ve şahısların bankalar nezdindeki ‘TL, YTL, döviz, çek, yatırım, kredi gibi hesaplarının olup olmadığı, varsa bu hesaplara yatan ve çekilen paralara ilişkin olarak, tutar, tarih, cins ve şahıs bilgileri ile hesap özetleri’nin excel ya da CD, disket ortamında gönderilmesi istendi. Bankalardan bankaya gelen ve giden havale, swift, eft ve benzeri para transferlerinin tarihi, cinsi, tutarı, kimden ve nereden geldiği, kime gönderildiğinin (detaylı olarak) ulaştırılması talep edildi. Ayrıca, işlem görmüş ve bunlar adına, bunlar tarafından ciro edilen çeklerin onaylı birer fotokopisinin gönderilmesi istendi. Yazının sonuç bölümünde de, ‘Söz konusu bilgileri içeren yazınızın ve eklerinin her bir kurum ve şahıs için ayrı ayrı olacak şekilde imzalı ve mühürlü bir örneğinin 15 gün içerisinde çalışma adresimize gönderilmesi gerekmektedir. İstenilen sürede ve eksik gönderilmesi durumunda Vergi Usul Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca işlem yapılacaktır’ denildi. Maliye’nin tutumunu ‘örtülü servet araştırması’ olarak yorumlayan gazeteci Tuncay Özkan, konuya ilişkin olarak dava açacaklarını söyledi. Gazeteci Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay, ART’de yaptıkları programda, konuyla ilgili değerlendirmede bulundu. Tuncay Özkan, 4 Şubat’ta Bahçeşehir Üniversitesi’nin düzenlediği bir programda ‘Kanaltürk televizyonunun kurulması sırasında kullanılan 17 milyon doları nereden buldunuz?’ şeklindeki soruya, ‘Bir kısmını sünnet düğününden, bir kısmını ninemin yastık altındaki parasından kullandım.’ açıklamasını yapmıştı.”

Kanal Türk’te çalışan meslektaşlarımın ne gibi endişeler yaşadıklarını, duygularını tahmin edebiliyorum. Çünkü; benzer bir süreci, şimdi Berat Albayrak’ın CEO’luğunu yaptığı star’da, bundan üç yıl önce biz de yaşamıştık.

Hülasa, eskilerin deyişiyle, damdan düşenin halinden, en iyi damdan düşenin anlaması gerekir değil mi?!

Ama nerde?!

İşte; bu anlamda “2000’li yılların Başbakan Recep Beyi”, 27 Kasım 2004’te Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu Üyeleri onuruna verilen bir yemekte, “Türkiye artık gazetecilerin hapse atıldığı, etkin kalemlerin susturulduğu, sivil toplum örgütlerinin gözaltı çileleri yaşadığı susan bir ülke olmaktan çıkmıştır. Türkçe’de bir söz vardır; ‘Damdan düşenin halini, ancak damdan düşen anlar!’ Yıllar önce okuduğu bir şiir yüzünden hapse atılmış bir Başbakan olarak, düşünce ve ifade hürriyetine verdiğim önem her şeyin önündedir. Çünkü zamanında biz de damdan düştük ve damdan düşenin halini çok iyi biliyoruz. Ülkemizdeki özgürlük alanlarını, istismara yer vermeyecek tedbirlerle genişletmekte kararlıyız” diye vaatte bulunmasına rağmen, icraatları ortada.

Ezcümle, görünen köy/sansür kılavuz istemiyor.

Ve…

Son olarak…

Bu anlamda bir soru:

“Sizce ‘İki Recep’ Başbakan’dan hangisi daha hoşgörülü ve de demokrat?!”

Ezcümle; 2000’li yılların Türkiyesi’nde “ifade özgürlüğü” Abdülhamid dönemine kadar gerilemiş ya da bir dönemin despot Başbakanı Recep Peker’i dahi aratacak bir hale dönüşmüş ise o ülkede “demokrasi”nin varlığından söz edilebilir mi?!

Sevgiler

 

Hayrullah Mahmud

19 Şubat 2007

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?