fbpx
Anasayfa Haberler Türkiye Havuzda boğulmak?!

Havuzda boğulmak?!

havuz bogulmak

Havuzda boğulmak. Hayrullah Mahmud yazdı.

28 ŞUBAT SÜRECİ YA DA BÜYÜK HAVUZ OPERASYONU?!

Havuzda boğulmak?!

9. Cumhurbaşkanı Demirel’e ulaşamayan mektup ile yeniden gündemin en tepesine oturan “Laik 28 Şubat süreci” bağlamında, giz perdesini aralayan birkaç satır daha…

AKP’nin yeni iktidar olduğu günlerdi.

Cüneyd Zapsu ile Can Ataklı’nın bulunduğu bir ortamda ayaküstü laflıyorduk.

Zapsu’ya “İyi bir icraatın altına imza atacağınızı duydum, ülke için hayırlısı olsun” dedim.

Heyecanla “Neymiş o?” diye sordu.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’ye atfen, “Kamu Tek Hesabı’nı hayata geçiriyormuşsunuz” diye cevap verdim.

Zapsu, bir anda öfkelenerek, yüksek perdeden konuşmaya başladı:

“Ne alakası var. O partiyle ilgilensin. O dediğini ancak parti içinde yapabilir. Hükümette asla. Hükümetin gündeminde böyle bir şey yok, bunu böyle bilin!”

Zapsu’nun heyecanlanmasına yol açan “Kamu Tek Hesabı”, “Laik 28 Şubat süreci”nin en büyük tetikleyicilerinden biriydi.

Hatta bir numaralı sebebiydi.

Neden mi?!

Anlatayım:

LAİK 28 ŞUBAT SÜRECİ

RP Genel Başkanı Necmeddin Erbakan, Başbakan olduğunda adını tarihe yazdıracak büyük projeler üretme ve bunları hayata geçirme peşindeydi.

“Havuz hesabı”nı da bu amaçla kuvveden fiile geçirmek istiyordu.

Erbakan, “Havuz hesabı” ile “Kamu kurumlarının nakit ihtiyacını, piyasadan, tefeci faizi ile borçlanarak değil, kendi imkanlarından maksimum faydalanarak temin etmek” istiyordu.

Erbakan’ın ekonomi kurmayları, kamu kuruluşlarının kasasında biriken parayı, mesai saati bitiminde bir havuz içinde toplayıp, ihtiyacı olan kurumun kasasına, aynı hızla aktarmayı hedeflemişlerdi.

Yani…

Nakite ihtiyacı olan kurum, gecelik faiz üzerinden borçlanmak yerine, ihtiyacı olan parayı, havuz hesabından temin edebilecekti.

Bu sayede devletin gereksiz borçlanma ihtiyacı sıfırlanacak, kamunun sırtından, havadan fahiş para kazanılmasının da önüne geçilmiş olacaktı.

Hayali dahi güzel bir projeydi!

Hayata geçmesi zor ve de riskliydi.

Çünkü fincancı katırları ürkebilir, her an için yeni bir rejim bunalımı yaşanabilirdi.

Ne var ki, her şey endişe edildiği gibi oldu.

Devletin sırtından beslenen “bir kısım finans çevreleri”, bu proje konuşulmaya başladığı an, kuytu bir köşede toplantı yapıp, Erbakan Hükümeti’nin ipini çekme kararı aldı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Gedikli’nin, “Kamu Tek Hesabı’na geçeceğiz” diye bana müjdelediği proje, o dönemde de, bu dönemde de, hoş bir hayal olmaktan öteye geçemedi.

Fikir jimnastiğini, “mek parmak” aşamadı.

Erdoğan Hükümeti döneminde de bu projenin hayata geçmesini, Zapsu’nun şahsında yeniden hayat bulan yine o aynı zihniyet engelledi.

Hülasa, “Laik 28 Şubat süreci”nde Erbakan iktidarını “Havuzda boğan” o zihniyet, şimdi “Dinci 28 Şubat süreci” ile aynı havuzda Türkiye’yi boğmaya çalışıyor.

Nitekim…

28 Şubat’ın öncesinde, Erbakan’ın iktidara yürüyüşünü medyada “Demokrat Muhafazakar” bir adım olarak nitelendirenler arasında ben de vardım. Erbakan’ın siyasi argümanlarını hiç desteklememiş olan ben, hükümet programına onay verdim.

Önyargılı davranmamış, o dönem genel yayın müdürlüğünü ve başyazarlığını yaptığım Gözlem Gazetesi’nde, bu anlamda tam sayfa analizler kaleme aldım.

Hocam Öcal Uluç ile yeni dönemin Türkiye’ye faydalı olacağını düşünerek, Erbakan iktidarını destekledik.

Yalnız ne kadar çabalarsanız çabalayın, İzmir’den Ankara’yı anlamak güç!

Başkentteki “ayak oyun”larını yakalamak zor.

Erbakan’ın “havuz sistemine geçiyoruz” açıklamasının ardından, gazetede ziyaretçi trafiğimiz arttı. Havuz’un, Türkiye için ne denli zararlı olduğunu anlatan birçok ziyaretçimiz oldu. Havuz lobisi çalışmaya başladı.

Zaten…

Tam bu sırada, Erbakan’ın olaylı Libya gezisi gerçekleşti ve Başbakanlık’ta tarikat liderlerini ağırladığı o sıkıntılı fotoğraf, bir anda kamuoyunun gündemine oturuverdi.

Kalkancı’sından Fadime Şahin’ine, Hasan Mezarcı’sından Şevki Yılmaz’ına dek uzanan diğer kareleri burada yeniden hatırlatmama gerek yok sanırım.

Çünkü bunların hepsi, “havuz hesabı”nın oluşturulacağının duyurulmasından sonra bir anda ortaya çıkmış, çıkarılmış ucube karelerdi.

Birçok kişi gibi ben de, o süreçte aynı soruyu sordum:

“Türkiye, nereye gidiyor? Erbakan Hükümeti bizi nereye sürüklüyor?”

Çünkü bir anda gündemin bir numaralı konusu, “havuz”ken “irtica” olmuştu.

Derken, Çevik Bir Paşa’nın demokrasiye “balans ayarı” çektiklerini açıkladığı o süreç, hızlanarak yol almaya başladı.

O günlerde, Türkiye’ye hangi taşı kaldırsan altından “irticacı” çıkacakmış gibi bir hava hakimdi. Medyada, “28 Şubat’ın sivil paşaları” tarafından estirilen irtica rüzgarından etkilenmemek mümkün değildi.

Sanki, Türkiye “şeyhler, dervişler cumhuriyeti” oluyormuş gibi bir hava vardı.

Ben de bu süreçte birçok vatansever gibi ülkem adına ciddi endişelere kapıldım.

Sonrasında da, bir farkla, endişeye kapılmakta haklı olduğumu öğrendim.

Asıl endişenin kaynağı Erbakan Hükümeti değil, Çevik Bir’in, Türkiye’yi sürüklediği uçurum olduğunu geç de olsa anladım.

DİNCİ 28 ŞUBAT SÜRECİ

Sonrasında yaşananlar ortada.

Hangi Paşalar’ın hangi holdinglerin yönetim kurullarından çıktıkları da!..

28 Şubat süreci sırasında, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunları yapıldı.

Hatta…

Bazı sivil asker kesim tarafından, adeta işadamlarına ellerinde bulunan kurumların kasaları zorla boşalttırıldı. Servetlerini yurtdışına transfer etmeleri tavsiye edildi.

Herkes şurasını çok iyi görmeli ve anlamalıdır ki, “28 Şubat süreci” Türkiye tarihinin “17 Aralık Mutabakatı”ndan sonraki en büyük aldatmacasıdır.

Erbakan Hükümeti’ni “irtica geliyor” paranoyası ile yıkanların, ilk icraatları, sessizce “Havuz hesabı”nı gündemden düşürmek oldu.

“Siyah” kod adlı zatın, o günlerde “havuz” nedeniyle Erbakan Hükümeti’ni yıkmak isteyen lobi adına belge arayışı, başkentteki bazı “derin gırtlak”ların hafızasında ilk günkü sıcaklığında duruyor.

O günlerde Çevik Bir Paşa’nın estirdiği “irtica paranoyası”nın arkasında da, şimdi herkesin yakından tanıdığı “Açık Toplumcular” ile bazı Musevi düşünce kuruluşları vardı.

1999 depremi…

2001 ekonomik krizi…

Türkiye’yi yıkmak isteyenlere, aradıkları rahat ortamı hazırladı.

Kemal Derviş’in, Türkiye’yi “tefeci faizi” ile borçlandırdığı günler ise 28 Şubat’ın sivil paşalarının yönettiği gazetelerde “Büyük kurtarıcı” manşetleri ile yer buldu.

28 Şubat’ta “laik” parantezi içinde start alan “Türkiye’yi tuğla tuğla yıkma operasyonu” ınkıtaya uğramadan, aynı hızla yoluna devam ediyordu.

Ki…

“Laik 28 Şubat süreci”ni, Wolfowitz’in kılavuzluğunda Derviş’in altyapısını hazırladığı, “Dinci 28 Şubat süreci” izledi.

“Üç artı bir”in yani İsrail, İngiltere, Fransa ve ABD’nin perde arkasında olduğu süreç, 3 Kasım seçimleri sonrasında, Erdoğan’ı iktidara taşımayı başardı.

“Üç artı bir”in adını “Anadolu ihtilali” koyduğu bu yeni süreçten bekledikleri şuydu:

“Milli sermayenin TMSF ve Özelleştirme İdaresi üzerinden kendi lehlerine dönüştürülmesi ile Atatürk Türkiyesi’ni yıkabilmek için gerekli olan kanunların TBMM’den çıkarılması!”

Bu isteklerini de “17 Aralık’ta AB, Türkiye’ye üyelik için tarih verecek masalı” ile hayata geçirdiler.

Erdoğan, iktidara tek ve güçlü bir yönetim olarak geldi, getirildi.

Adeta “dikensiz gül bahçesi içinde” bir iktidar koltuğu buldu.

Bu kadar erken “güç zehirlenmesi”ne uğramasının ardında da, o “Soros kardeşliği”nin yarattığı, küresel desteğin etkisi vardır.

İşte bu dönemde, 28 Şubat’ta “laik” eksenli olan her şey tersine döndü.

Rejime rakı kadehi üzerinden balans ayarı çeken “sivil – asker” kim varsa, hepsi Başbakan Erdoğan’a bağlılıklarını bildirmek için sıraya girdi.

Sanki sihirli bir el değmiş, herkes bir anda “Tayyipçi” olmuştu.

Şaşırtıcı olan da şuydu!

Erdoğan’ın kapısında kuyruk olan bu isimler arasında, “Türkiye’yi irticadan kurtarmak için rejime balans ayarı çeken” 28 Şubat’ın “Çevik Bir Paşa”sı da vardı.

Her ne kadar, Erdoğan iktidara gelmeden önce, Gölcük’te gözlerden ırak bir köşede toplantı yapmış olsalar da, kamuoyuna yansıyan, eski bir irticacının önünde “ceket ilikleyip, saygıda kusur etmeyen” Çevik Bir Paşa imajı önemliydi.

Her ikisinin de bağlı olduğu bazı Musevi düşünce kuruluşları, kamuoyuna yansıyacak “Tak şak Paşa” örneğindeki bir fotoğrafı menfaatleri adına uygun bulmuşlardı.

Tüm bu satırların yanı sıra “28 Şubat”, “andıç”larıyla da ünlüydü.

Mehmet Barlas’tan Nazlı Ilıcak’a, Cengiz Çandar’dan Fehmi Koru’ya, Mehmet Altan’a dek bazı gazeteci ve yazarlar “andıç”landı.

Ölümle tehdit edildi.

Bu yüzden Cengiz Çandar, Mehmet Altan bir süre ABD’de yaşamak zorunda kaldı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, “Madem herkes bu kadar Tayyip’severdi, şu gazeteciler neden andıçlandı?” diye sormadan edemiyorum.

Acaba, birileri, ortama “milli hava katmak” için kasten “ultra liberal” çizgiyi benimsemiş bazı gazetecileri, sansürleme ihtiyacı mı hissetmişti?

Neticede, Çevik Bir de, onun andıçladığı gazeteciler de, şu anda aynı ortak dava etrafında kenetlendiklerine göre insan sormadan edemiyor.

Çünkü bu isimlerin hepsi, şu anda Soros’un devlet yıkan sivil toplum çalışmalarının tamamen duygusal neferleriler.

O zaman taraflara, kahya ile çiftlik sahibinin hikayesini hatırlatıp, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor:

“Madem hepiniz Tayyip’severdiniz, ne demeye onca at pisliğini, birbirinize yedirdiniz?”

“Dinci 28 Şubat süreci”nde Erdoğan’ın gadrine uğramış yazarlardan biri olarak, zaman zaman Fehmi Koru’ya, geçmişte kendisinin kullandığı üslubun tıpkısının aynısı ile “Bunları da yazsana Fehmi” diye takılmam bu yüzden!

Çünkü, “Laik 28 Şubat süreci”nde, iktidara kasteden “çevik bir gücün” gadrine uğramış bir yazar olarak, o da aynen böyle yapmıştı.

28 Şubat’a karşı demokrat bir üslupla karşı durduğu hissini veren bir kaleme, iktidara yaltaklanan bir duruş yakışmıyor.

Arada bir yazılarımda kendisini iğnelememin sebebi bu!

Çünkü “gerçek demokrat” kalemlerde, iktidar şehvetinin izi olmaz!..

Ne danışmanlar ne de çürük bakanların hiçbiri ile ilgili bir tek yazı dahi kaleme almıyor.

Şimdi de “Dinci” parantezinde yoluna devam eden “28 Şubat süreci”nde yaşanan hiçbir zulme, köşesinde yer vermiyor.

Neden?!

Niye!?

İLİŞTİRİLMİŞ MAĞDURLAR

Erdoğan üstüne vazife olmadığı halde, “Dinci 28 Şubat süreci”nde kendini eleştiren Star yazarlarını önce “andıç”lattı, ardından da TMSF üzerinden kovdurdu. Gazete ve televizyonun yönetimine kendi adamlarını atadı.

Hüsnü Mahli’yi hoşuna gitmeyen satırlar kaleme aldığı için Fehmi Koru’nun da yazarı olduğu Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinden attırdı. Zaman’da dış politika ile ilgili objektif yazılar kaleme alan Hasan Ünal’ın köşesini kapattırdı.

Fehmi Koru ve diğer 28 Şubat mağduru yazarlar, eğer “konjonktürel demokrat” değilseler, Erdoğan’ın bu baskı yöntemlerine “Dur” demeleri, karşı çıkmaları gerekmez miydi?!

Yoksa, fikir özgürlüğü sadece 28 Şubat’ta andıçlanan yazarların yazı yazma ve de Erdoğan’ın şiir okuma hürriyetinden mi ibaret?!

Yaşça büyük olmak bir şey değiştirmez!..

Vicdanı hür, kalemi demokrat olmadıktan sonra…

Ve…

Bu anlamda son birkaç satır daha…

Aradan geçen süre, 28 Şubat’ın perde arkasında yaşanan “kirli oyun”ların tek tek ortaya çıkmasını sağladı.

Her dönem İngilizler ile arası iyi olan, Fehmi Koru’nun arkadaşı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Libya gezisi ve tarikat liderlerini Başbakanlık konutunda ağırlama fikrinin mucidi olduğu ortaya çıktı.

Gül, “Hatalıydım” deyip, defteri kapattı.

Gerçekten de o “kirli defteri”, Gül’ün söylediği gibi “hatalıyım” deyip kapatmak, sanıldığı kadar kolay mıydı?!

Çünkü ortada hatadan ziyade, Atatürk Türkiyesi’ne ciddi bir suikast girişimi var!..

Malesefki, bu suikasti hazırlayanlar içinde, iç ve dış mihraklar olduğu gibi, bazı Paşalar da vardı. Şimdi “Dinci 28 Şubat süreci”nde Erdoğan, dava arkadaşı Gül’e şöyle çıkışıyor:

“Bana, Erbakan Hoca’ya yaptığımız numaranın aynını yapıyorsunuz. Benim ayağımı kaydırmak için evlerde özel toplantılar tertip ettiğinizi bilmediğimi sanma!”

Meclis lojmanlarını dahi Erbakan’a yaptıkları “adam adama” markajın bir benzeri operasyona uğramamak için “özelleştirme maskesi” altında boşalttıran Erdoğan için kaçınılmaz son yaklaşıyor.

Görünen o ki, kendisini hocası Erbakan’ın benzeri bir son bekliyor.

Hatta, Erbakan’ınkinden de ağır bir son bu!

En azından Hoca, vatana ihanetten yargılanmadı!

Ya “Sonum Menderes’ten de kötü olacak” diyen Erdoğan?!

28 Şubat’ın Çevik Bir Paşası ile Soros’un “Açık Toplumcuları” ile kolkola devam eden, “tamamen duygusal” bu serüven, bakalım nerede, nasıl son bulacak?!

Bekleyip görmekte fayda var.

Hayrullah Mahmud

29 Temmuz 2005

YORUM YOK

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?