Hayallerdeki diyarlar

Bir bahçe düşünün… Pasifik kıyısında, şöyle hafif rüzgarlı, bol güneşli bir tepede tek şeritli bir yol kenarının kıyısında. Burası öyle bir bahçe olsun ki rüzgar güllerinin sesi küçük süs havuzlarından gelen su şırıltılarına karışsın. İnsansız, sessiz sakin olsun. Yaklaştıkça birbirinden ilginç ve her biri birer sanat eseri, el emeği göz nuru heykeller büyülesin gözleri… Alsın başka diyarlara götürsün. Hiçbir bahçeye benzemesin daha önce görülen. Gizemini dünyayı sırtında taşıyan bir kadına, merdiven kenarındaki bir Buddha heykeline, rengarenk çiçeklerine gizlesin… İşte bu bahçe bana bunları düşündürdü. Ruhum gezindi dolaştı sanki o bahçede, keşfe çıktı aklım ve öykülerini dinlemek istedi fotoğraf karesi gibi 50 mmlik göz algıma giren her bir güzelliği. İşte Madison Square & Garden Cafe

 

 

Bir tablo düşünün New York’taki bir sanat galerisinin yeni sergisinin açılış resmi olarak… Ressam bir restoran hayal etmiş olsun. Ne çok sade, ne çok dikkat çekici ama kendi karakteri olan daha içeri girmeden tüm hatlarını ve ne kadar kaliteli olduğunu tahta döşemelerinden belli eden bir restoran. Ahşap kapıları olsun, beyaz uzun penceleri. Girişinde ise 1950’lerin eski bir sinema salonundan alınmış bekleme koltukları karşılasın. Zıt renkler palmiyeler yanında ahenk yaratsın. Bahçesi olsun pek bir özenli. İşte Cottage, işte restoranın kelime anlamı…

Bir mekan hayal edin, 17. Yüzyıl Avrupa’sına zamanda yolculuğa çıktığınızı… Bu öyle bir mekan olsun ki, bir şatonun krala ait odasında yemek daveti verdiğinizi, o zamanın kıyafetleri ile post modern bir barın dekorasyonunda tarihi bir gezintiye çıktığınızı… İşte Javier’s, işte demir gibi sert bir o kadar estetik bir mimari harika sanki…

 

Bir sinema hayal edin, uzun zamandır gösterime girmesini beklediğiniz bir film artık sinemalarda…  Biletlerinizi alıp, heyecanla saatin 4 olmasını, 7 olmasını filmin başlaması için saatler saydığınızı düşünün. Ama bu sinema öyle bir yerde olsunki, çıkışta bir dondurmacıya da gitmek isteseniz bir kahve dükkanına da hemen yanıbaşınızda olsun. Önünüzde bir sahil, sahilden dalga sesleri duyulsun, deniz feneri göz kırpsın hava kararınca. İşte Laguna Cinemas işte sinema keyfinin arttığı, yeni ve güzel anılar mekanı…

Kendi limitlerinden uzaklaşmalı insan bazen. Bir şey istediğimizde, hayal ettiğimizde, gözümüzde canladırıp mutlu olduğumuzda, hedef koyduğunda engelleri küçümsemeli kendini önplana almalı, güçlü olmalı. Hayat kısa, hayat güzel, görüş açısına bağlı olarak canlanıyor her şey. Renk buluyor hayat buluyor mutluluklar, sevinçler, heyecanlar… Yoksa hayat tadsız, sınırlarımız karanlık… Oysa her şey bakış açımızda, her şeyi renklendirmek de bizim elimizde…

Her hayat ayrı bir tablo sanki, fırçalar elimizde, renkli renkli boyalar da… İstersek inanılmaz güzellikte şaheser niteliğinde çiziyoruz o tabloyu istersek solgun, bezgin renklerle sıradanlaştırıyoruz. Hayat bize imkanlar tanıyor, fırsatlar çıkarıyor, onları değerlendirip Madison Square çiçekleri kokusunda, Cottage yemekleri tadında, Javier’s estetiğiyle, kendi sınırlarımızı aşarak mutlu bir filmcesine yaşayalım hayatı…

İrem Akdere / Los Angeles
[email protected]

1 YORUM

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?