İki İstanbul

mahmut-ekenel-istanbul

İki İstanbul.İstanbul resimlerine baktım bu hafta içinde. Mahmut Ekenel yazdı.

İki İstanbul

İstanbul resimlerine baktım bu hafta içinde. İlk önce elime geçen Ara Güler’in resimlerinin oluşturduğu siyah-beyaz bir kitaptı.

Sürekli İstanbul’u övmemden etkilenen ve sonunda dayanamayıp İstanbul’u ziyaret eden bir iş arkadaşım alıp getirmişti bana. Siyah ve beyaz resimlerle ne güzel anlatılmış eski İstanbul diye düşündüm ilk önce.

Beyoğlu resimlerine bayılmıştım. Sene 1954. İnsanlar kıravatlı ve ütülü takım elbiseleriyle yürüyorlardı yollarda. Henüz köprüler yoktu ortalıkta. Haliç’in her yeri ise kayık kaynıyordu. Dikkatimi çekti, iki bayan vardı bir kayıkta. Neşe içinde geçiyorlardı karşıya. Belki eğlencesine kürek çekiyorlardı, belki de amaç alışverişti.

Bir başka resimde arka arkaya dizilmişlerdi tramvaylar Haliç köprüsü üzerinde. Solda taksiler vardı; sağda ise eli cebinde, başı kasketli iş bekleyen işsizler. Eminönü güvercinlerle kaplıydı her zamanki gibi.

Gri bir kaban giymiş genç bir çocuk onları yemlerken eğleniyordu sanki. Karlı bir Beyoğlu sokağında, tramvay ile aynı çerçeve içinde, zar zor at arabasını çekerek eşya götürmeye çalışan bir amca vardı, basında kasketi, ağzında sigarası, yüzünde ise tasası. Elbette balıkçı tekneleri de vardı, hem de onlarca; hayır, yüzlerce. İstanbul’un silüetini gri ve tatsız bir renge boyayan vapur dumanlarının arasında sessiz sedasız yol alıyorlardı.

Sonra o meşhur yalılar çıktı karşıma kayıkları takip ederken; cephelerinde sönmüş bir yangının izi vardı ama, önünde oturup ayaklarını suya sokmuş ihtiyar teyzenin güller açıyordu yanaklarında. Balık pazarı çok farklı gelmemişti ama, elinde demir bir güğüm ile su taşıyan takkeli esnafı görmeyeli çok olmuştu bana. Sonra sırtında kömür taşıyan tellaklar çıktı karşıma. Ama bir eve değildi taşınan kömürler, kömürle çalışan bir vapura; güzelim karaköy limanında. Ellerinin ve yüzlerinin siyahı bulaşmıştı şapkalarına, ya da siyah beyaz fotoğrafta herşey kömür karası görünüyordu bana..

istanbul-ara-guler

Derken içim sıkıldı. Siyah beyaz resimler; vapurlardan çıkan siyahi duman; herkeste sanki kopya makinasında kopyalanmış gibi siyah tekerlek şapkalar, gri kasketker, siyah paltolar; sırtını bir elektirik direğine dayamış, paçasını çorabının içine sokmuş umutsuz bir yüzle iş bekleyen genç; evine ekmek götüren siyah mantolu yorgun bir teyze; yıkık dökük, kül karası renge boyanmış virane evler; sırtında helva şekeri satan yaşlı bir amca, ağzında sigara; irili ufaklı gri renkli parke taşlarla döşenmiş arka sokaklar; her resmin arkasında gri bulutlar arasında belli belirsiz görünen Süleymaniye ya da Yeni Cami.

Bitiremedim Ara Güler’in kitabını; kapattım sayfalarını. Sonra da gözlerimi. Ama bir türlü İstanbul’u terk edemedim. Artık 2012 yılına gelmek istedim. Şimdi Facebook vardı; içinde de benim gördüğüm güzel bir İstanbul resmi. Işıl ışıl parlıyordu her yer. Artık İstanbul’da İki tane köprü vardı. Güzeller güzeli bir kızın boynuna taktığı parıltılı bir elmas kolye gibi bağlıyorlardı iki yanı. Gökdelenler sarmıştı her yeri.

Hani yağmurdan sonra rengarenk bir gökkuşağı çıkarya, aynen öyle renklerle kamaştırıyorlardı gözleri. Hem Süleymaniye’nin, hem de Yeni Cami’nin minareleri göğü yarıp geçen birer güneş ışığına benziyorlardı. Her yer ateş içinde yanıyordu. Sanki biri yıldızları alıp İstanbulun üstüne saçıyordu. Derken dayanamadım.

Ara Güler’in kitabını tekrar açtım. Geride kalan sayfalara baktım. Resimler hala siyah beyazdı ama, daha sıcak görünmeye başlamışlardı bana. Eski bir evde merdivenleri çıkmaya çalışan küçük bir bebeğin gülüşünün renklerini görüyordum. Pazardan gelen bir teyzeye yardım eden gencin etraftaki karları erittiğine şahit oluyordum. Eski bir mezarlıkta ecdadına dua eden bir amcanın açtığı ellerinden göğe doğru süzünen renkli bir hüzün hissediyordum. Önceki resimlerin birinde kömür taşıyan siyah şapkalı adamın elinden tuttuğu çocuğu ile topladığı çiçeklerin kokusunu alıyordum. Sokakta şerbet satan satıcının şerbetinin lezzetinin verdiği mutluluğun resmi boyadığını görüyordum. İstanbul işte böyle bir yerdi. Renkli ve siyah beyaz. Resimlerine baktınız mı, duygu tünelinden geçmiş gibi hissedersiniz kendinizi.

Mahmut Ekenel

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?