İpekçi & Cıvaoğlu?!

TÜRK MEDYASINDA “ROL-MODEL” BUNALIMI YA DA GAZETELER, “AVRUPA YAKASI” SEVİYESİNDEN, HALKIN “DUYARLILIK SEVİYESİ”NE TIRMANMALI?!

 

İpekçi & Cıvaoğlu?!

 

Usta gazeteci Şakir Süter’in, “Kendine hayran gazeteciler” başlıklı yazısı bağlamında, bizim mesleğe dair birkaç gözlemimi paylaşayım.

Öncelikle..

Şakir Süter’in Akşam’daki yazısı:

“Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, gazeteci Ayşe Arman’a ilgi çekici açıklamalarda bulunmuş. Gazetesinin konumu, ‘cemaat’ kavramları ve sağ-sol üzerine tartışılacak sözleri var Dumanlı’nın.. Ancak, Ayşe Arman’ın ‘söyleşisinin’ dünkü ve son bölümünde Ekrem Dumanlı’nın şu sözleri bize çarpıcı geldi. ‘….Mesleğimizdeki en büyük hatalardan birinin ‘kendini beğenmek’ olduğunu zannediyorum.’ Bir alıntı daha: ‘…Ne yazık ki, kendine âşık, kendine hayran insanlarla dolu Türk medyası. Hatta, kendine tapınacak kadar hayran. Ve onlar, kendilerini bir ‘icazet makamı’ olarak görüyorlar.’ Haksız mı Ekrem Dumanlı? İnsanın kendisine saygı duyması başkaaa… Karşısındakileri aşağılayarak, kendisine saygı duyulmasını sağlamaya çalışmak başka şeydir. Kişiliğinden değil, yeteneklerinden hiç değil… Sadece mesleğin doğal avantajlarından ötürü kendisini yere-göğe koyamayan meslektaşlarımız, alay mevzuu olduklarını bir anlayabilseler. Değerli sayılmak için hiçbir çaba harcamadan… ‘Önemli ve önünde elpençe durulan kişiyi’ canlandırmanın dayanılmaz hafiflik olduğunu bir kavrayabilseler.

 

SONRADAN GÖRME GAZETECİLER

Önceki gün, önemli bir kuruluşun basın danışmanı hanımla sohbet ediyorduk.
12 yıl gazetecilik yapmış bu meslektaşımız (isimler de vererek) bakın ne diyordu:
– Kendilerini telefonla aradığım hanım yazarlardan biri resmen küfür etti.
– Suçunuz?!
– Niçin sekreterini değil de kendisini doğrudan aramışım! Diğeri de benzer bir nedenle yüzüme çat diye telefon kapattı. Bunlar mı benim meslektaşlarım?!
……..
Kendisine tapınacak kadar hayran meslektaşlarımızı gördükçe, kendi kendimize şöyle diyoruz:
– İnşallah şaşırmaz ve bu perişan durumlara düşmeyiz!
Ekliyoruz:
– Allah, insana taşıyabileceği kadar şöhret, makam ve para versin!
Çünkü, bu fazlası ‘taşınamayanlar’ insanı rezil kepaze ediyor.
Tabii bir farkla.. Ya ‘meşhur bir zavallı’  ya da ‘çok zengin bir rezil’  oluyorsunuz!
Eeeeee… Tevazunun eşeklikle eş anlama geldiği… Kuru kuru övünmenin ‘özgüven işareti’ sayıldığı… ‘Ben, ben, ben’ dururken ‘biz’ demenin salaklık ya da özgüven eksikliği gibi algılandığı… Bilgi sunmak değil, ansiklopedik bilgiyle okur ya da dinleyici dövmenin ‘marifet’ diye değerlendirildiği bir medya dünyasında… Daha ne beklenir değil mi?
Tabii ki herkese tepeden, küçümseyerek bakılacak.. Sütçü beygirinin kuyruğundaki sinek olduklarının bilincinden uzak bu muhteremler, kendilerini küheylan sanacaklar. Sonra da saygı bekleyecekler. Ne saygısı yahu? Sizler, selam aldığınıza şükredin!..”

Nitekim…

Bu anlamda başka çarpıcı örnekler de var.

Her meslekte olduğu kadar, bizim meslekte de, uzunca bir zamandır sahada temizlik yapılmadığı için “ayrıkot”ları çoğaldı!

Fihakika, yukarıya aldığım satırlar, Türk Basını’nın içine düştüğü durumu aynel yakin yansıtıyor.

Yaptıkları tespitler bağlamında usta gazeteci Şakir Süter’e de, sevgili Ekrem Dumanlı’ya da hak vermemek elde değil!

Üstad Hasan Pulur ise günlerdir bir dantel oyası inceliğinde, mesleğimizdeki bozulmayı köşesinde işliyor, çuvaldızı dibine dek batırıyor.

Kıdemli meslektaşlarımın “gazetecilik” mesleğine dair gündeme getirdikleri endişeleri, ben de paylaşıyorum.

Rahmetli Zeki Müren, Şakir Süter’in yazısında bahsi geçen “sonradan görme yeni yetmeler” için şöyle derdi:

“Şöhretle para karbonatla hazmedilmez!”

Filvaki, bahsi geçen meslektaşlarımız, ne kadar “karbonat” yutarlarsa yutsunlar, mevcut pozisyonlarını bundan sonrası için de hazmetmeleri pek mümkün gözükmüyor!

Çünkü emek vermeden elde edilen her makam/mevki, bir süre sonra o alanı işgal edenin de, ettirenin de başına dert oluyor!

İsmi lazım değil, hak edilmemiş her unvan, her sıfat, bir süre bu namı taşıyanın üstüne ağırlık yapıp, kabus gibi çöküyor!

 

BONZAİ GAZETECİLİĞİ

 

Ki…

Türk Medyası’nın tepe noktalarına gelen bazı isimlerin Hürriyet yazarı Ayşe Arman’a verdikleri söyleşilerden öğreniyoruz ki, hemen hepsinin, kendisine rol-model olarak seçtikleri gazeteci; Güneri Cıvaoğlu!

Hemen hepsi de usta gazeteci Cıvaoğlu gibi iyi yaşamak, iyi tüketmek, göze çarpmak istiyor!

Oysa ki, Cıvaoğlu’nu kendilerine örnek alan yöneticilerin atladıkları çok önemli bir nokta var!

O da şu; usta gazeteci Cıvaoğlu’nun meslek yaşamı, çok çalışma, titiz el emeği, sıkı örülmüş ilişkiler ağı üzerine kuruludur. Aynı zamanda sadece kendisinin değil, çalışma arkadaşlarının da yaşam kalitesini yükseltmeyi başarmış bir gazete yöneticisi/patronudur.

Bir dönem çok kazanan, çok tüketen, yaşam tarzı ile göze batan bir gazeteci olmuş olabilir ama bunların hiçbiri Güneri Cıvaoğlu’nda varolan “gazetecilik heyecanı”nı ortadan kaldırmamıştır. Ezcümle, Cıvaoğlu’nun snop’luğu, gazetecilik mesleğinin ilgi alanı ile sınırlı kalmıştır. Başka işlere bulaşmamış, adı nahoş ilişkilere karışmamıştır.

Onu örnek alan gazeteci/yöneticilerin kimisi, çok para kazandıktan sonra ya alkolik oldular, ya kumarbaz, ya eşlerini boşadılar ya da meslekten kopup ortadan kayboldular.

Güneri Cıvaoğlu ise meslekteki eski hızını sürdüremese de önemli ölçüde ağırlığını ve saygınlığını korumaya devam ediyor!

Ne var ki, “Lale Devri” sadece Türkiye’de değil, tüm Batı’da son demlerini yaşıyor.

Bir yanda tüketimin en renkli halinin ekranlara, gazete sayfalarına yansıdığı enstantaneler, diğer yanda bir avuç dolar/enerji için patlayan bombalar, ölen insanlar!..

Irak’ta patlayan bombalara, Filistin’de ölen çocuklara, Çağlayan’da tavır koyan yüzbinleri  görmezden gelmeye devam eden ama buna karşılık “naylon poşete hayır” diyerek çevreye, doğaya, insan yaşamına sahip çıktığına inanan “plaza”larda gerçeklerden kopuk olarak yaşayan, büyütülen “bonzai -bodur- gazeteciliği”!

2000’li yılların “Dünya”sında ve “Türkiye”sinde, artık yeni “Gazete Yöneticisi Duruşu”na ihtiyaç var!

Bu duruş, Abdi İpekçi ile Güneri Cıvaoğlu karışımı bir duruş olabilir!

2000’li yılların ortasında, kitlelerin heyecanını, beklentilerini sürükleyecek, meslek içinde de saygı görecek, destek bulacak, yeni bir “rol-model”e ihtiyaç var.

(Bu arada belirtmeliyim ki, ben kendi adıma, örnek aldığım Hocam Öcal Uluç’un mesleki duruşundan memnunum! Yolum onun yolu!)

Aksi halde, Türk Medyası kendi yarattığı illüzyonun, pembe/yalan dünyanın içinde kaybolacak, boğulacak!

Bu arada, hiç gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir nokta var:

Türkiye, şu anda dünyanın merkezi!

Bu coğrafyanın, “yüzük taşı” konumundaki tek ülkesi!

“Türk Medyası” dünya gerçeklerinden kopuk haberler üretirken, sınırlarımızın yanıbaşında bombalar patlıyor.

Masum insanlar, günahsız çocuklar ölüyor!

Bu anlamda Hüsnü Mahalli, Akşam’daki yazısında, çok önemli bir hususun altını çiziyor:

“1,4 milyon insanın yaşadığı ve 39 yıldır İsrail işgali altındaki Gazze Psikiyarti Hastanesi Bölüm Başkanı Dr.Muhammed Ebu Sabah’a göre korku ve ümitsizlik akut stres bozukluklarına yol açıyor. İçine kapanma, görme ve konuşma bozuklukları ve çocuklarda güven kaybı had safhada. 15 yaşın altındakilerin yüzde 30’u idrarını kaçırıyor ve binde biri de akıl hastası! Son not, şu anda sürekli bombalanan Gazze’nin yüzölçümü 400 kilometrekaredir ve yaklaşık olarak Bakırköy kadardır!”

Mahalli’nin satırlarındaki bu ayrıntı, Hülya Avşar’ın bıkkınlık veren kiminle çiftleşeceği haberlerinden de, ne iş yaptığı belli olmayan Kaya’nın kiminle düşüp kalktığından da, ayda 20 bin dolar harçlık ile kıt kanaat geçinen Faruk Yalçın’ın kızı, Aziz Yıldırım’ın yeğeninin haberlerinden de, daha önemli olsa gerek!..

Bakalım tamamıyla tüketime endekslenmiş, bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki Türk Medyası yöneticisi, “Müslüman Mahallesi”nde daha ne kadar, “salyangoz” satma konusunda ısrarlı davranacak?!

Halbuki, gazetenin doğasında muhalefet etmek vardır!

Gazetecinin kimyasında ise haksızlığa, zulme karşı durma, tavır alma!..

Ya “Çağlayan Mitingi”ne dahi sayfalarında yer vermeyen, veremeyen “gazete yönetici”leri için ne demeli?!

Mesleki deformasyon mu, yoksa işsiz kalma korkusu mu?!

Ne dersiniz?!

 

GAZETE, HALKA ÇIKMALI?!

 

Ve…

Son olarak…

Bir avuç medya yöneticisi görmek istemese de, sokaktaki insan artık yaşananların farkında!

Türkiye ve bölge üzerine oynanan “Kirli oyun”dan haberdar!

Gerçekler belki bir müddet saklanabiliyor ama günümüz dünyasında uzunca bir süre saklamak mümkün değil!

Bu anlamda “Türk Medyası”nın patronundan genel yayın müdürüne, köşe yazarlarından bölüm şeflerine kadar “sağduyu”lu bir özeleştiri yapması şart!

Günü kurtarmaya dönük, palyatif adımlarla, hiçbir sorun çözülmüyor, sadece erteleniyor!

Sözün özü; Türkiye’de artık gazetelerin okur profili içinde yer alan ve bankalara (Ev, araba vb) kredi borçlu büyükçe bir “Beyaz Yakalı” kesim var.

Bunlar aynı zamanda tüketemedikleri, tüketecek kadar kazanamadıkları için öfkeli!

Kızgın!

Fırtına da yaklaşıyor!

Gazeteler kendi personeli içinde de bir araştırma yapsınlar bakalım, çalışanlarının ne kadarı bankalara borçlu?!

“Gazeteciyim” diyenlerin, gazete yöneticilerinin bundan böyle bindikleri dalı kesmemek adına, yapacakları yayınlarda daha özenli davranmaları gerekiyor!

Hatta bu bir zorunluluk!

Filhakika, her daim örnek gösterilen Milliyet’in efsanevi yöneticisi ve başyazarı Abdi İpekçi’nin mütevazı yaşam tarzı da ortada!

Borç harç aldığı BMW’si, Nişantaşı’nda kızı ve eşiyle birlikte yaşadığı evi ve gece yarılarına kadar süren meslek heyecanı!

“Gazetecilik mesleği”nin, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya’daki bazı caddelerle sınırlı kalmayıp, tüm Türkiye’yi ve dünyayı kucaklaması için Abdi İpekçi ile Güneri Cıvaoğlu arası yeni bir karışıma, “rol-model”e ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.

2000’li yıllarda “yazı işleri” ile “işletme”nin ayrıldığı, yeni bir “Gazeteci Yöneticisi Duruşu”na ihtiyaç var!

Hülasa; gazeteler de gazeteciler de artık milyon dolarlık soğuk plaza’lardan çıkıp sokağa inmeli, vatandaşın/okurun arasına karışmalı!

Ezcümle, birer dergi havasına bürünen “gazete”ler de artık, “Avrupa Yakası” hüviyetinden kurtulup, halkın duyarlılık seviyesine çıkmalı, tırmanmalı!..

 

Sevgiler

12 Temmuz 2006

Hayrullah Mahmud

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?