İslam olmak?!

HANGİ İSLAM / BAŞKENT ANKARA’DA, FOUCHE İLE HOOVER’IN HAYALETLERİ NEDEN DOLAŞIYOR YA DA ERDOĞAN TÜRKİYESİ’NDE “İSLAM”IN VE “İMAN”IN ŞARTI KAÇ VEYAHUT “YAHUDİ TERÖRİST” OLUR AMA “İSLAMCI TERÖRİST” OLMAZ; ÇÜNKÜ “İSLAM”, ALLAH’IN KAİNATI YÖNETTİĞİ SİSTEMİN ADIDIR?!İslam olmak?!

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün cehaletini ortaya koyduğu “Yahudi terörist varsa, İslami terörist de vardır” argümanı bağlamında, İslam’ın özüne dair birkaç satır yansıtayım…

İslam, diğer dinlerden farklı olarak, Allah’ın kainatı yönettiği sistemin adıdır.

Biz “nefs”li faniler de, Allah’ın izin verdiği ölçüde “İslam”ı yaşamaya çalışırız.

Özkök’ün bahsettiği İslam ise daha ziyade dünyevileşmiş, “Siyasal İslam”dır.

“Siyasal İslam”ın da Allah’ın son Peygamber Hz Muhammed aracılığı ile tüm kainata tebliğ ettiği İslam’la pek alakası yoktur. “İslam” ile “Siyasal İslam” arasında bazı benzer noktalar olmakla birlikte, “gerçek İslam” çok farklıdır.

“Siyasal İslam” daha ziyade Museviliğe ve Hristiyanlığa benzer. Eklektiktir. Bu dinin içinde başka dinlerden de bazı alıntılar mevcuttur. Dinlerarasında köprü kurmaya çalışan “Diyalog”çuların çabaları da “Siyasal İslam” kapsamı altında değerlendirilmelidir.

Allah’ın, kainatı yönettiği İslam ise tüm nefslilerin öyle ya da böyle bir gün tanışacağı “sistem”in adıdır. O İslam ile de ne “terörist” “köktendinci” ne de nefsin azdırdığı herhangi bir şey yanyana gelebilir.

Neden mi?!

Anlatayım:

HANGİ İSLAM

1980’li yılların sonlarıydı sanırım…

İş dünyasının zirvelerinde yer alan, profesyonel yöneticilik alanında saygın bir isme sahip Ali Nail Kubalı’dan şöylesi bir itiraf dinlemiştim:

“İnan Hayrullah, gençliğim çok hareketli geçti. Her şeyi değiştirebileceğini sanan gençlerdendik biz de! Tabii, o sıralarda eylem yapmanın yanında çok da kitap okuduk. Hemen her şeyi diyebilirim. Sonra herkes kendi yolunda yürüdü ve hayatta da başarılı oldu. Ama, şurasını itiraf etmeliyim ki, bugün 50’li yaşları geçtim, daha Kur-an’ı Kerim’i yeni okudum. Aslında bunu çok önceden yapmalıydım. Hatamı, şimdi yeni yeni anlıyorum!”

Pentagon çıkışlı, perde arkasında “Siyonist cunta”nın olduğu global medyada son yıllarda estirilmeye çalışılan “İslamcı teröristler” ya da “Radikal İslamcılar” veya “Fundamentalistler mi geliyor?” rüzgarının ardında da aynı çaba var.

İslam’ı kötülemek!..

Nitekim…

“Fundamentalist”, aslında biz Müslümanlar bu deyimi pek kullanmayız.

Anglo-Saksonlara ait bir terimdir bu! Bir Protestan terimidir…

İncil’in harfiyen kabulünden yana olan, yorumu küfür sayanlar için kullanılmıştır.

Ki…

İslam, Arapça bir kelimedir.

İslam kelimesiyle “Selam”, “Teslim” gibi kelimeler, Arapça dil yapısına göre, aynı kökten türemişlerdir…

“Selam”, Arapça’da “barış” anlamına gelir.

İslam ise “teslim olan” demektir.

Dinimizde “Allah’a teslim olan” anlamında kullanılır…

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de, Ali Nail Kubalı’nın altını çizdiği gibi, ülkenin laik kökenli aydınlarının kendi din ve kültürlerinden bihaber oluşlarıdır.

Amerika’nın Avrupa’nın yani Batı’nın aydınları “ateist” -Tanrı tanımaz- ve inançsız olsalar dahi Hristiyanlığı bilirler.

İncil’i ve Eski Ahit’i, yani Tevrat’ı okumuşlardır.

Kutsal kitaplar ve mensup bulundukları din, kültürleridir.

Ateistlik, onlar için bir tercihtir.

Bizde ise durum farklıdır…

Aydınlarımız İslam’ı bilmiyor.

Kur’an-ı Kerim’in bir bölümünü bile okudukları şüpheli.

Laik devleti savunmak başka şey, inanç olarak “ateist”liği tercih etmek başka şeydir…

Yeri gelmişken şu hususun altını da çizmeliyim:

“Laiklik eşittir, ateistlik değildir!..”

Onun için hangi inancı taşıyor olurlarsa olsun, aydınlarımızın en azından mensup oldukları kültür ailesini tanımak adına, bu konulara az da olsa kafalarını yorması gerekmez mi?

Bizim entelektüellerin mensup olmak istedikleri Batılı kültür ailesinin yapısına gelince…

“Judeo-Chretien” yani “Yahudi-Hıristiyan” kültür ailesindendirler…

Yani, sanıldığı gibi “ateist” değil, belli bir dini temelin üstüne kurulu bir kültür ailesini temsil etmektedir.

Kendilerini “laik aydın” olarak nitelendirenlerin en büyük yanılgısı da burada yatmaktadır!

Hem bilmiyorlar, hem de bilmediklerini bilmiyorlar.

Bu bakımdan sık sık “ölüm korkusu” yaşadığını söyleyen Ertuğrul Özkök gibi “aydın”ların hızla, kendi yaşadıkları toplumun kültürel değerlerinin bir parçası olan bir unsuru, İslamiyet’in inananlara nasıl bir yaşam vaat ettiğini öğrenmeleri gerekmez mi?!

Sonra da, ister “ateist” olarak kalırlar, ister “Müslüman”lığı seçerler, isterlerse de Batılıların tercihi olan “Yahudi-Hristiyan” kültür ailesine geçerler…

Yalnız, öncelikle Ali Nail Kubalı’nın yaptığı gibi okumaları, öğrenmeleri gerekiyor…

ŞERİAT İSTEYEN YOK

Öte yandan…

Anadolu’nun Sünni ve Alevi köylerinde, sosyal değişmeyi karşılaştıran, bu konuyla ilgili ciddi araştırmalar yapan Antropolog Devid Shankland da, yaptığı araştırmalar sonucunda, “Şeriat gelsin diyen tek bir köylüye rastlamadım” diyor.

“Laiklik, Türkiye’de tehlikede; şeriat getirecekler, radikaller geliyor” dedikodusunu çıkaranlar, bir bakıma cahilliklerini de sergilemiş olmuyorlar mı?!

Çünkü, şu anda, “laik”lik Türkiye’de değil, Avrupa’da tehdit altındadır!

“Hristiyan fundamentalizmi” egemendir Avrupa’ya.

Bu tartışmaları ortaya çıkaranların hem Türkiye’yi tanımadıkları hem de Batı’yı iyi takip etmedikleri ortaya çıkmaktadır.

“Kara Ses” Cemalettin Kaplan, Aczmendiler gibi bazı istihbarat servislerinin kullandığı dini birtakım kümelenmeler ile “İslam” kelimesini yanyana getirmek de mümkün değildir.

Bu arada, Saadet Partisi ve onun bazı “Siyonist merkezlerde” özel olarak harmanlanmış uzantısı AKP’nin dünya görüşünü paylaşmadığımı da burada belirtmeliyim.

“Hristiyan”lık ve “Musevi”likten farklı olarak, dine dayalı partilerin hem Türkiye’ye faydası olmadığını hem de İslam’ın özüne ciddi zararı dokunduğu inancını taşıyorum…

İnsanlar okudukça, kafalarındaki soru işaretlerine cevap buldukça, bu tür dini hokkabazlığa dayalı siyasi oluşumların son bulacağına inanıyorum.

Onun için bir an önce Türkiye’nin önünü tıkayan ve çözüm üretemeyen bu sistemin değişmesi şart! Özümüze dönmeli, yine eskiden olduğu gibi “kendimiz”e benzemeliyiz.

Yapı olarak, her inanca ve içinde şiddet barındırmayan her fikre saygılıyım.

Yalnız kabul edemeyeceğim tek şey “yobaz”lıktır…

Ne var ki bu kesimden insan, hem “laik”ler hem de “Siyasal İslamcı”lar içinde bir hayli sayıda var.

Maalesefki bu iki kesim, doğrunun sadece kendi tekellerinde olduğuna inandıkları için her geçen gün gerilim artmakta, gölge boksu devam etmektedir.

Bu yüzden de bir türlü özelenen “toplumsal barış” elde edilememektedir.

Türkiye bu sayede yıllardır, bu ülkeye operasyon yapan vasatın altındaki istihbaratçıların bir sopanın ucunda sallandırdıkları “zoka”ları istemese de yutmak zorunda bırakılmaktadır. Türbandan tutun da imam hatiplere dek özenle tırmandırılan gerilimin ardında hep aynı adresler, hep aynı numaralar vardır.

Bu arada yeri gelmişken bir kez daha belirtmeliyim; “laiklik” bir din değildir.

“Siyasal İslam” da “İslam” değildir.

Bunun böyle bilinmesinde fayda var.

Türkiye’nin gerçek İslam’la buluşmasının vakti de gelmiştir.

Zaten, İslam’ı geçmişte özüne en yakın yaşayan topluluk da Türk’lerdi.

Bu anlamda Atatürk’ün ömrünün son altı yılını vakfettiği araştırmanın devamı sağlanarak, sosyal barışa katkı sağlanmalıdır.

Halkın barışık olduğu din ile şimdi de devlet barışmalıdır.

Bu satırlarda kayıtlı olan bilgilerle ikna olmayanlar için, ABD Kongresi’nde oturumların her defasında, İncil’den Tevrat’tan, Kur’an-ı Kerim’den ayetler okunarak açıldığını… Demokrasinin beşiği İngiltere’de ise Avam Kamarası’nın her toplantısına “Tanrı’ya dua” ile başlanıldığına dikkat çekmek isterim.

ABD Başkanı, “Başkanlık” görevine başlamadan önce elini İncil’e basarak yemin eder. Böyle bir uygulama Yunanistan’da da vardır. Ve yine Amerika’da insanlar ister zanlı, ister tanık olsunlar mahkemede İncil’e el basarak yemin ederler.

İngiltere’de Kraliçe’nin ünvanı, aynı zamanda dinî koruyuculuktur.

Birçok ülkede bunlara benzer örnekler yaşanmaktadır.

Ya Türkiye’de?!

Yani “laik” sanılan ülkelerin manzara-i umumiyesinde bu “dinsel” ritüeller yatmaktadır.

“LAİK LAİK” NİDALARI İLE SAVAŞA GİTMEK

Zaten…

Biz Türkler de savaşa “Laik laik” şeklinde, bağıra bağıra gitmeyiz.

“Allah Allah” nidaları ile yeri göğü inletiriz.

İslam üzerine aklının yettiğince kafa yoran herkes bilir ki, Hz Muhammed, Peygamberlik görevi kendine tebliğ edildiğinde göğün tüm katmanları arasında yolculuk yapmış, Kainat’ta varolan tüm “Yaradılan”ları, “Yaradan”ın buyruğu gereği İslam’a davet etmiştir.

Yani “Allah’a teslim olmaya” çağırmıştır.

Bizi Melek’lerden ayıran en büyük farkımız da nefsli oluşumuz değil midir?!

Yani, “beşer”iz ve “şaşar”ız.

Yaradılışımız böyle!

Kur’an-ı Kerim’i okuyan her kul bilir ki, en büyük şaşırtan Allahtır. Yerin ve göğün tek yaratıcısı O’dur.

Doğmamış, doğurmamıştır.

Rızkı veren de kesen de O’dur. İyilik de kötülük de Allah’tan (CC) gelir. Allah bir faninin kalbini mühürlemişse, hiç kimse o mührü sökemez.

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Ben bile emin olma hakkına sahip değilim, ey Aişe. Kulların kalpleri Rahman olan Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah istediği anda kulunun kalbini başka bir hale sokuverir.”

Hz Muhammmed, “Eğer günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize günah işleyip ondan af dileyen bir başka kavim gönderirdi” diyor.

Allah (CC) isteseydi, tüm kullarını Melekler gibi yaratabilirdi.

Ama O hata yapan, günah işleyen sonra da kendinden merhamet dilenen bizim gibi faniler yaratmayı uygun buldu.

O yüzden Müslüman’lıkta diğer dinlerden farklı olarak “dini aracı” yani “ruhban sınıfı” yoktur.

Bazı “Siyasal islam”cıların yaptığı gibi sabah yalan söyleyip, öğleden sonra üç kuruş sadaka verip, söylenen “yalanın ağırlığından kurtulma” gibi numaralar da yoktur.

O yüzden Müslümanlık, dünyanın tek modern ve tek “bireysel” dinidir.

O yüzden Hz Muhammed’den sonra bir daha Peygamber gelmeyecektir.

O yüzden Kur’an-ı Kerim, eğer akıl gözü ile okunulacak olursa, orada Allah’ın (CC) biz kullarına çok net ve basit mesajlar verdiği görülecektir.

İslamiyet, teferruattan uzak, “yardımlaşma”yı esas alan dünyanın en basit dinidir.

Herkes şurasını çok açık olarak bilmeli ve görmelidir ki!..

İslam’ın varolduğu bir yerde ne kıtlık ne de savaş vardır!

Bu yüzden terörist de yoktur!

Hz Muhammed de savaştı diyenler çıkabilir!

Onlara, Hz Muhammed’in aynı zamanda bir devlet başkanı olduğunu, tüm zulme uğrayanlar adına savaştığını hatırlatmak isterim.

Zaten Müslüman’lıkta “Halifelik” adı altında devreden de Peygamberlik değil, dini motifli devlet başkanlığı sistemidir. Hz Muhammed’in Peygamber olduğu dönemin şartları gözönüne getirilmeden bu konuda yapılacak tüm değerlendirmeler yanlış ya da eksik olacaktır.

Hz Muhammed’in hayatını ve de Kur’an-ı Kerim’i anlamak için o dönemin sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, coğrafi, iklimsel, antropolojik özelliklerini de iyi irdelemek gerekir.

AKIL DİNİ: İSLAM

İslam’da aklın reddettiği hiçbir şey yoktur.

Domuz eti çölde haram kılınmıştır. Çünkü hızla bakteri ürettiği ve bozulduğu için. Tavuk eti haram değildir ama çöl ortamında bu hayvan eti için de aynı şey geçerlidir. Hızla bozulur ve zehirler. İnsan sağlığı için zararlı olduğundan yasaklanmıştır.

Yalan söyleyip üç kuruş sadaka verdikten sonra sanki konratı varmış gibi Cennete gideceğine inanan bazı “Siyasal İslamcı”ların… “Domuz eti”, “içki” gibi tamamıyla kendi sağlıklarıyla alakalı konularda Cehennem’e gidecekmiş gibi irkilmeleri karşısında hep şaşırmışımdır.

Birinde kendi sağlığına dikkat etmeyiş sözkonusu!

Diğerinde ise kul hakkı!

Acaba Yüce Rab’bimiz, “hangisi ile karşıma gelmeyin” diyor.

Neticede “din” denilen şey de bir “sosyal biriktirme”nin ürünüdür.

İslam’da, Allah (CC) adına fetva veren bir kurum olmadığı gibi Yaradan’ın vekil tayin ettiği hiç kimse yoktur.

Allah, İslamiyet’te kulları ile arasında, diğer dinlerde olduğu gibi (bozulmalarına sebep olan) aracı kabul etmez.

Hz Muhammed de bir aracı değil, sadece tebliğ ile görevli bir elçidir!

Türbe haline getirilip, tapılınmasın diye bugün dahi mezarının yeri bilinmez.

Aslolan Allah’tır!..

Hepsi ve daha ötesi bu!

Bu bakımdan, herkes şu ölümlü dünyada aklının ve nefsinin elverdiği ölüçüde İslamiyet’i yaşayacaktır!

Daha ötesi Allah’ın takdiri!

Ve…

Son olarak…

“Yahudi terörist” ya da “Yahudi terörü”… “Hristiyan terörü” veya “Hristiyan terörist” olur ama ne “İslamcı terör” ne de “İslamcı terörist” olmaz.

Çünkü “İslam”ın olduğu bir yerde ne “terör” ne de “terörist”in olması mümkün değildir!

Bu hakikatin böyle bilinmesinde fayda vardır.

Hürriyet’in son Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de bu hakikati isterse şarap konularında olduğu gibi işin gurmelerinden soruşturup öğrenebilir.

Din alimlerinden teyid edebilir.

İslam ile “terör” veya “fundamentalizm” kelimelerini yanyana getirmeye çalışan tüm fanilere önemle duyurulur.

BAŞBAKAN ERDOĞAN’A NOT:

“Siyasal İslamcı” Recep Tayyip Erdoğan “içki” ve “domuz eti” konusunda gösterdiği hassasiyeti, “kul hakkı yememe” konusunda da gösterebilmiş olsaydı, kanaatimce Türkiye bugün daha farklı bir noktada olurdu. Güçlü olan ne İsrail, ne ABD, ne İngiltere, ne Fransa sadece Allah’tır. Erdoğan ve O’nun yanlışa düşmüş danışmanlarına önemle hatırlatırım. Hiçbir zaman girilen yanlış yoldan dönmek için geç değildir.

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

22 Ağustos 2005

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

İSLAM & TÜRBAN / ERDOĞAN TÜRKİYESİ’NDE “İSLAM”IN VE “İMAN”IN ŞARTI KAÇ YA DA İSLAM OLMAK?!

İslam & Türban?!

Eş Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye”sinde “İslam”ın şartı kaç?!

Rakam ile 5!

Yazı ile beş!

Sırasıyla:

1- Türban takacaksın!

2- Türban takacaksın!

3- Türban takacaksın!

4- Türban takacaksın!

5- Türban takacaksın!

Ya AKP Eş Genel Başkanı Erdoğan’ın “Türkiye”sinde “İman’ın şartı” kaç?!

Rakam ile 6!

Yazı ile altı!

Sırasıyla:

1- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

2- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

3- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

4- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

5- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

6- Türban için ya adam vuracaksın ya da adam fırçalayacaksın!

(…)

Erdoğan için “İslam olmak” demek, “Türban” demek!

“İslamiyet” ve “Türban” kelimeleri Erdoğan’ın beyninde; “eşanlamlı sözcükler” haline dönüşmüş.

“Türban” dışındaki hiçbir konu, Erdoğan’ı ilgilendirmiyor.

Ummanlar kadar geniş “İslamiyet”e bu kadar “dar” ve “kör” bir noktadan bakmanın neticesi ortada!

Başı “türban”sız, sözde okumuş bir avukatın tabancasından çıkan kurşunlarla Danıştay II. Daire’ye ölüm yağdı!

Sebep; alınan “Türban kararı”!

Nitekim…

Eş Başbakan Erdoğan’ın, son Almanya ziyareti sırasında yine “Türban” gerilimi yaşandı.

Daha soruyu doğru düzgün anlamadan Erdoğan, içinde “türban” kelimesi geçtiği için, Türkiye’nin Almanya Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik’i herkesin içinde hem de “haksız” yere fırçalamaya kalkıştı.

Neden?!

Niçin?!

Niye?!

Çünkü Erdoğan’ın “İslam” anlayışına göre “Türban eşittir; İslam” anlamına geliyor.

Bu yüzden de Eş Başbakan’a göre varsa yoksa “Türban”!

Oysa ki!

Allah’ın kainatı yönettiği inanç sisteminin adı olan “İslam”da, “Allah’a teslim olmak” esastır!

Allah’tan başka güç tanımamak şarttır!..

Yani “Milyar Radikal Yahudiler”e de, Ofer’lere de, Koç’lara da, Sabancı’lara da, hülasa ABD, İsrail, İngiltere, Almanya gibi “güç merkezleri”ne de eyvallahın olmayacak.

Allah’tan başka güç tanımayacaksın!

Hakk dini “İslam”da, “Türban”dan önce, Allah’tan başka hiçbir güçten korkmamak esastır!

“Kul hakkı yememek” esastır!

Müminler arasında yardımlaşma esastır!

O yüzden “Bir yerde İslam var ise orada aç yoktur açıkta kalan yoktur, fitne-fesat yoktur” denilir.

Ezcümle “İslam olmak” demek “Allah’a teslim olmak” demektir.

(…)

Haftalık’a konuşan Ali Bulaç, “Erdoğan’ın AKP’si, Müslümanın magandasını yarattı” deyip, eklemiş:

“Bir zümre bu AKP döneminde çok büyük bir rant sahibi olduğu için bunu bir anda gösterişe döktü. Eskiden üç günde bir elbise değiştiren bir kadın, şimdi her gün bir elbise değiştirmeye başladı. İşte ‘Dabbetül Arz’ tipi ciplerle dolaşmaya başladı. Sonradan görmeliktir, magandalıktır bu!”

Maalesefki “bir kısım dinci basın ve yazar”lara göre de bir faninin “İslam” olması için “Türban” takması ya da “Türban takma hakkını” savunması yeterli!

O siyasi ya da zümre, “Türban”ı savunuyorsa, artık ona her şey serbest!

“Siyasi İslam” cenahında “La yüs’el” yani “Soru, hesap sorulamaz” bir konuma yükseliyor, yükseltiliyor.

Bundan sonra ister boğaz kıyısında “kul hakkı” yiyip kendine villa alır, ister milyar dolarlık özelleştirmelerden kendine yüzde 10 komisyon ayırır, ister vatana ihanet eder şehid kanları ile tuğla tuğla örülmüş taşınmazları başkalarına peşkeş çeker, isterse danışmanın kızkardeşi ile yatar kimse buna bir şey demez, diyemez!

Neden?!

Niçin?!

Niye?!

Çünkü, beyefendi “Türban hakkı”nı savunuyor!

Oysa ki, ne Allah’ın kurduğu sistemde ne de Hz Muhammed’in anlatımında böyle bir “İslam” anlayışı vardır!

Bu tür bir uyduruk, adamı Allah’ın buyruğundan çıkaran “İslam” anlayışı olsa olsa; İngilizler’in “Vatikan-Kudüs” ekseninde ördükleri, “BOP İslam”ında vardır.

Aksi mümkün değil!..

Hülasa “İslam” olmak demek, en başta ahlaklı olmayı, her an ölecekmiş, Allah’a hesap verecekmiş gibi bir ömür sürmeyi gerektirir!

Ezcümle; İslam olmak demek, koşulsuz Allah’a teslim olmak demektir!

Hepsi ve daha ötesi budur!

(…)

Bu anlamda, daha önce ısrarla soru soran bazı okurlarıma verdiğim cevabı, yeri gelmişken burada bir kez daha tekrarlamakta fayda olduğu inancındayım.

O yazımı aynen yansıtıyorum:

(…)

Benim İslam’a bakışıma gelince, 1999 yılında bir yıl işsiz kaldım.

O sırada fırsat buldum, değişik kitaplar okudum.

Bir yazarın yaşadığı toplumu iyi tanıması gerektiğine inanıyorum.

O yüzden kavramları doğru bir şekilde yerli yerine oturtmak için dinler tarihi, Müslümanlık, mitoloji vb konular üzerine yoğun bir araştırma yaptım!

Osmanlı, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk üzerine derinlemesine okudum.

“İslamiyet”i ise hem “dinsel” hem “coğrafi”, hem “sosyo-kültürel”, hem de “sosyo ekonomik” boyutu ile okudum.

Bunları bilmeden o sırada ne yaşandığını anlamak mümkün değil!

Çünkü “zaman değirmeni”nin bir akış hızı ve yönü var.

Peygamberimiz Hz Muhammed dünyaya geldi diye yaşam durmadı.

Bilakis, Peygamberimiz, varolanların üstüne yeni bir şeyler koymak için aramıza geldi!

Benim anladığım anlamda “İslam”ı bilmek ve de görmek için hadiseye her boyutu ile bakmak şart!

En başta da “iklim koşulları”nı bileceksin ki, çöldeki “giyim” ve “beslenme” düzenini anlayabilesin!

Herkesin neden “örtündüğü” ve “domuz eti” gibi hızla bakteri üreten, çabuk bozulan gıdaların niçin yasaklandığını bir çırpıda anlayabilesin!

Bilmenizi isterim ki, “İslam” üzerine yazdığım analizler benim şahsi görüşlerimdir.

Ben hadisenin özü, yani “mana” ile ilgili olanlardanım!

“Madde” yani “Şekil kısmı” dünyevi boyutuna giriyor.

Çünkü “İslamiyet” dünyadaki tek bireysel din!

“Mümin” yani “Birey” ile “Allah” arasına, “Cami” ve “Hoca” dahil hiçbir kişi ya da kurum girmiyor; giremiyor!

(…)

“Teolog” değilim!

Ama bir gazeteci sadeliğinde, naçizane, “İslam” üzerine diğer dinler ile mukayeseli bir analiz yapabilirim.

Örneğin Hz. Muhammed, “4 kadın alın” demiyor.

Zaten kadınlar o dönemde çok değersiz canlılar olarak görülüyor.

Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor!

Çok eşlilik zaten var. Bunun üzerine o vakit, “en fazla 4 olsun” diyor.

Yani bu sözü de o günün şartları içinde değerlendirmek lazım!

“Özü” değil “şekli” ile uğraşanlar, yani “mana alemi” ile değil “madde alemi” ile ilgili olanlar hep ana mesajdan kopuyorlar.

Uzaklaşıyorlar!

Türkiye’de “okumuş” ama “anlamamış” o kadar çok cahil Müslüman var ki, yaz yaz bitmez!..

Ben de bu nedenle yazılarımda hep öz, yani “ana mesaj” üstüne yazılar yazıyorum.

Dünyada uygulanmaya çalışılan “Siyasal İslam”ın ya da “BOP İslam”ının ise gerçek “İslam”ın özü ile hiçbir alakası yoktur!

İstihbarat servisleri tarafından birçok “hadis” uydurularak, kitleler denetim altında tutulmaya, yönlendirilmeye çalışılmaktadır!

Bu da “mana”yı hedef alan “inanç” ve “yaşam biçimi”nin yörüngeden çıkmasına yol açmıştır.

Örneğin “Havra”ya karşı “Kilise”, “Kilise”ye karşı “Camii” gelmiş!

“İslam”da camii kavramı da yoktur, dinsel kıyafet de, mezar kavramı da!..

Ölünce sınav biter ve ruh bedenden ayrılır!..

O yüzden 3 günden fazla yas, Şeytan’ı sevindirir, der Peygamberimiz!

Eşler hariç.

Onların da yas tutmasına, kendilerine zulmetsinler diye değil, hamilelik var mı yok mu o anlaşılsın diye izin verilmiştir!

Dul kadına evlilik tavsiye edilir, hayat devam ettiği için!

Ama bizde iyi gözle bakılmaz bu tür şeylere!

Yalnız bu tavrın “gelenek” ve “görenek”le alakası vardır ama “İslam”la hiçbir alakası yoktur!

Aslolan “İslam”da Allah’a ulaşmak, kavuşmak ise “ölünce sevinmek” gerekir gerçek “İslam”a göre!

O yüzden fazla gözyaşı yakışmaz gerçek Müslüman’a denir!

Misal; Hz Muhammed’in mezar yeri (bellidir ama) belli değildir!

Neden?!

Türbe yapılmasın diye!

Çünkü Hz Muhammed sadece tebliğcidir.

Allah değildir!

Biz O’nu Peygamberimiz olduğu için severiz!

Ama Hz Muhammed’in aracılığı ile dahi olsa Allah’a ulaşamayız!

Neden?!

Niçin?!

Niye?!

Çünkü, gerçek “İslam”a göre, Allah ile kul arasına Hz Muhammed dahi giremez, o yüzden!

O halde Hz Muhammed’in giremediği yere, Said-i Nursi ya da Fethullah nasıl girsin!

Günümüz dünyasında ise Hz Muhammed’in giremediği yere yani “Kul” ile “Allah” arasına girmeyen neredeyse yok gibi!

En başta da Diyanet!

Hoca, Hacı, İmam vb!

Oysa ki, Diyanet’e düşen görev Allah ile kul arasına girmek olmamalı!

Onun yerine insanların, dinlerini en iyi şekilde yaşama imkanını organize etmek en doğru ve akılcı olanı!

Yoksa Allah’ın karışmadığı, zorlamadığı işi kim, nasıl, neye dayanarak zorlayacak?!

Hülasa; günümüzde birçok din önderi denilen faninin, çok gösterişli mezar yerleri vardır.

Ezcümle, Hz Muhammed’in yoktur!

Peygamberimiz Muhammed’e hak olmayan bize nasıl helal olacak, orasını anlaşılır değil!  

(…)

“Kara çarşaf” misal, her üç dinde de vardır.

Şu anda AKP’lilerin kullandıkları türban Hint usulüdür!

“Kara çarşaf” ise “Katolik Rahibeleri”nden alınmadır!

Bunun da “İslam”la hiçbir alakası yoktur.

“Yeşil cüppe” de “Hint”lilerden gelmedir.

“Uzun sakal” da üç dinin radikallerinde vardır.

Museviler sadece bıyık uzatmazlar!

Tüm radikallerde sakal vardır!

Oysa “İslamiyet”te ne camii kavramı vardır, ne hoca ne de sakal!

Yüce peygamberimiz “sakal”ı ise bir başka erkeğe nefsin uyanmasın diye, erkek olduğunu hatırla diye, ezcümle “erkekle beraber olma” diye uzat diyor.

Yani “homoseksüelliğin” önlemi olarak günlük yaşama girmiş basit bir ayrıntı!

Şekil!

Hepsi bu kadar!

Yani “nefs”in hakkında uyarıyor.

Şimdi “sakal” için kim diyebilir ki, İslam’ın vazgeçilmezidir!

Ezcümle “İslam”, madde değil, mana alemini anlatan en son dindir!

(…)

Hz Muhammed’in yaşadığı coğrafyayı iyi bilmek, araştırmak şart!

Çünkü “çöl iklimi” çok sıcak bir iklim!

Gündüz ya da gece fark etmez örtünmek zorundasın!

Neden?!

Niçin?!

Niye?!

İklimsel şartlardan dolayı!

Çünkü; gece “kum fırtınası” var!

Gündüz de inanıyor da olsan inanmıyor da olsan fark etmez!

Çünkü Allah’tan önce adamı çölde güneş çarpıyor!

Örtünmezsen başına güneş geçer, yani beyin kanamasından ölürsün!

Onun için İslam’a “akıl dini” denir!

Ya da “İnsanlar, akılları kadar İslam olabilir” diye tarif edilir.

(…)

Peki, bunları neden yazdım?!

Birincisi, biri “İslam’da Protestanlık” diyorsa, bileceksin ki, bu işin altında bir çapanoğlu vardır, uyanık olmak şart!

İkincisi; İslamiyet çok basit bir din!..

Çok basit bir inanç sistemi!

İslamiyet’i zorlaştıranlar “İslamiyet”in içine sızan Yahudi ve Hristiyan kliklerin hakim olduğu gizli servisler!

Ve din bezirganları!

“İslamiyet” benim anlattığım kadar basit ve son nefesini verene dek de Allah’tan başka, Hz Muhammed dahil hiç kimsenin nereye gideceğini bilemediği bir inanç sistemi!

Yani insanların “günah defteri”ni bir başka insan elinde tutamıyor!

“Patates dini”nden mi yoksa “soğan dini”nden mi, olduğuna ancak Allah karar veriyor. 

O yüzden Allah diyor ki; en büyük şaşırtan benim, kalbi de gözü de mühürleyen benim, en büyük affeden de benim, rızkı veren de kesen de benim!

Hadise bu kadar basit!

Hadise bu kadar net!

Yüce Rabbimiz “yeter ki bana teslim ol ve mücadele et” diyor!

Gerisi Allah’a kalmış!

Hülasa “İslam olmak” demek, “Allah” ile “kul” arasına hiçbir şeyin girememesi demek!

Madde değil, mana alemine ait bir boyut bu!

(…)

Öte yandan…

Hz Muhammed dönemi anlatılırken, hep atlanan bir ayrıntı vardır:

O da Yüce Peygamberimizin, aynı zamanda bir devlet yöneticisi olduğu gerçeği!

Yani yaptıklarının bir kısmı Peygamberlik’ten, bir kısmı da “beşeri şart”lardan kaynaklanan uygulamalar!

Yani “İslamiyet”te farz olan şeyler değil!

Neden?!

Çünkü, devlet adamlığı görevi başka, Peygamberlik yani “tebliğcilik” görevi başka!

Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor!

Karışınca, bunları birbirine karıştırınca Vatikan’a, İsrail’e, İran’a dönüyorsun o vakit!

O dönemin şartlarını anlamayıp, “Peygamberlik vasfı” ile “devlet adamlığı vasıfları”nı birbirine karıştırınca, kafalar da karışıyor.

Bu kadar satırı niçin yazdım?!

Samimi olarak sorduğunuz için yazdım.

Özü itibari ile iyi bildiğim ve anladığım bir din olduğu için yazdım.

Size de süzdüklerimi aktarmak için yazdım.

Örneğin yansıtıldığı gibi Hz İsa’yı özel olarak çarmıha germediler!

O dönemde tüm suçluları “çarmıha geriyorlardı” da; bu yüzden Hz İsa’yı da çarmıha gererek cezalandırma yoluna gitmişlerdir.

Yani “beşeri şartları” bilmeden, anlamadan, dönemin sosyal yaşamı üzerine kafa yormadan bir dini anlamak ve anlatmak mümkün değil!

Anlamayınca da özden kopulup, “Türban” örneğinde olduğu gibi böyle şekle itibar ediliyor!

Bu anlattıklarıma göre ya ben İslam değilim; çünkü, “siyasal İslamcı”ların yaptığı hiçbir şeyi yapmam, yapmamaya özen gösteririm, yapanı da tasvip etmem ya da benim anlattıklarıma göre onlar “İslam” değil!

Bilmenizi isterim ki “İslamiyet”, o dönemde tefessüh etmiş, iyice ipi koparmış bir topluluğa geliyor!

Bu ayrıntı da çok önemli!

Çünkü biz Türkler, hiçbir zaman ipi koparmış, raydan çıkmış bir kavim olmadık ki!

Kadının yeri daima obamızda vardı, başköşedeydi!

O yüzden “Araplar özel bir kavimdir” kısmı da, İngiliz İstihbaratı’nın Osmanlı’yı parçalamayı kafaya koyduğu zaman uydurduğu, içimize sokuşturduğu bir başka fitne-fesat boyutudur!

(…)

Halk arasında, Hz Adem için babamız, Hz Havva için de anamız deriz.

Her ikisi de defne yaprağı ile resmedilir!

Bu tür konuları dönemin şartları içinde değerlendirip anlatmadıkça kafalar karışıyor.

O zaman İslamiyet’in kainata tebliğ edildiği dönemin sosyal şartları içinde yaşama konusunda ısrarcı olan mümin kardeşlerimize sormak gerekmez mi:

Madem Hz Muhammed de Peygamber, o vakit O da neden defne yaprağı ile dolaşmadı, neden?!

Ezcümle, “Siyasal İslamcı”lar hadiseyi saf Müslüman kardeşlerimizin duyguları ile oynayıp, kasten “Türban”a dolayıp, İslam’ı rayından çıkartmak, özünden uzaklaştırmak istiyorlar!

Oruç da, kurban da, namaz da, sünnet de İslam’dan önce zaten vardılar.

İslamiyet ile gelmediler.

Örneğin “Nuh Tufanı” tüm kutsal kitaplarda ve mitolojide farklı yönleri ile anlatılır.

Dört kutsal kitap da Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı kadarı ile varlar.

Hepsi ve daha ötesi bu!

(…)

İslam olmak demek; “Allah’a teslim olmak” demektir.

“Kul hakkı yememek” demektir.

“İçki”, “domuz eti”, “sigara”, “kumar” bunlar senin kişisel problemlerin!

İster ye, ister yeme faydası da zararı da sana!

Allah ile aranda bunları çözebiliyorsun.

Ama “kul hakkı” girdi mi devreye işte o vakit hukuk giriyor.

Yani senin içkin, sigaran, kumarın, zinan yüzünden Allah’ın bir başka kulu zarar görüyorsa, hesap vereceksin demektir!

O yüzden “Helalleşmek” zordur bazı yanlışlarla, bazı yanlışa bulaşanlarla!

Her nedense “Siyasal İslamcı”lar, domuz etini, içkiyi çok konuşur da “zekat”ı hiç konuşmazlar.

Çünkü bunların “malvarlıkları”na baktığınızda, ne kadar “İslam” oldukları çok net anlaşılır!

“Oruç” bile açın halinden anlamak için tutulması gerekirken, artık bir hava atma aracı haline dönüşmüş, dönüştürülmüştür!

Yani amacında sapmıştır.

Mesajı anladın ise tutman da gerekmez.

Yeter ki, açın halinden anla, onun açlığını gider!

Hac da öyle!

Yardıma ihtiyacı olan birine yardım et, daha da hayra geçersin!

Fukara varken çevrende, Hac mecburi değil ki!..

Ama kurnazlar ya, hacca gidip ölecekler, Allah da anlamıyor ya bu işlerden, onları hemen Cennet’e Hasan Sabbah’ın yanına alacak!..

Ne acı değil mi?!

Ne diyelim böylelerine, Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey gelmiyor elden!

Kaç kişi sofrasında, iftarda bir açı ağırlıyor Allah aşkına!

Sen ben, bizim oğlan görsün, konu komşu tutmuş desin diye bazıları tutmuyor mu orucu!

Hülasa aç yine aç kalıyor!

Ben ne anladım bu oruçtan şimdi!

Benim “İslamiyet”ten anladığım bu!

Ben bu anlamda İslam’ım!

Diğer anlamda değil!

(…)

“İslamiyet” üzerine gerçek anlamda araştırma yapan ve kalbi ile düşünerek okuyan herkes bilir ki, İslam’da reform olmaz!

“Ilımlı İslam” da olmaz!

Bu Allah’a şirk koşmakla eşdeğer bir şeydir!

Çünkü “İslam” son derece basit ve çağlar ötesi bir dindir.

Allah’ın kainatı yönettiği sistemin adıdır.

Şekle değil, öze yönelik olarak bakmak gerekir hadiseye!

Benim diyeceğim budur!

Hülasa; Allah insanın aklı kadardır!

“İslam” coğrafyasındaki manzaraya bakınca, ne demek istediğimi siz de çok iyi anlamışsınızdır sanırım.

İslamiyet’in çok ciddi bir temsil problemi var!

Hülasa, gerçek “İslam”, benim anlattığım kadar basit, sade ama gereğini yerine getirmesi de bir o kadar zor bir din!

Çünkü kesinlikle “kul hakkı” yemeyeceksin!

Allah adına yanlışa yanlış, doğruya doğru diyeceksin!

Allah’tan başka hiçbir güç tanımayacaksın!

Tüm mümin kardeşlerinle yardımlaşacaksın!

Ruh bedenden ayrıldığında her şeyin bu dünyada kalacağını bileceksin!

Özetle, benim İslam’dan anladığım bu!

Nefsin coştukça, azdıkça, onu her defasında “bir avuç toprak”la terbiye edeceksin!

Ezcümle, sizlere çiğnediğim yüzlerce keçi boynuzundan, yani kitap, dergi vb kaynaktan, dimağımda geriye kalan “bir gram bal”ı anlatmaya çalıştım.

Faydalı olabildiysem ne mutlu bana!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

27 Mayıs 2006

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

YALANKARA / YALANCI YALANCI YA DA BAŞKENT ANKARA’DA, FOUCHE İLE HOOVER’IN HAYALETLERİ NEDEN DOLAŞIYOR?!

Yal/Ankara?!

Beklenen oldu!

“Şemdinli” ve “Danıştay” saldırıları amacına ulaştı.

Türkiye tam ortadan ikiye bölündü.

Bir yanda rejimin bekçisi “Laik”ler!..

Diğer yanda rejimin “kaşık düşmanı”, “Antilaik”ler!

Oysa ki!..

Bu ayrım doğru değil!

Gerçekleri yansıtmıyor!

Başbakan Erdoğan ve bazı Paşa’ların “Yargı”daki davama müdahale ederek, “Ne olur bizi Başkent’te sensiz bırakma (!)” yönündeki ısrarlı daveti bağlamında, Ankara’yı “mek parmak” mesafeden izleyen bir gazeteci olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim:

“Türkiye’ye yön verenlerin uzunca bir zamandır alınları secdeye değiyor!”

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de, SESAR Başkanı İsmail Yıldız da dini vecibelerini yerine getiren insanlar!..

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Hanefi Avcı da öyle!

Namazında niyazında adamlar bu adamlar!

Yani her gün alınlarını secdeye değdirip, sonra da ellerini açıp Allah’a dua eden, yakaran insanlar, bu insanlar!

Bülent Arınç da, Abdüllatif Şener de öyle!

Erkan Mumcu, Mehmet Ağar, Deniz Baykal, Devlet Bahçeli, Muhsin Yazıcıoğlu da ihtiyaç hasıl oldukça alnı secdeye değenlerden!

Diğer “Kuvvet Komutanları”nı da, şehid cenazelerinde camii avlularında izliyoruz.

Hepsi Müslümanlığın gereğini bilen ve de yerine getiren askerler!

Hülasa; bazılarının Türkiye’de yaratmaya çalıştığı kamplaşmanın aksine, Başkent Ankara’da alnı secdeye değmeyen yok gibi!..

KOLTUK SAVAŞLARI

Nitekim…

Şu ana kadar da, “namaz kılmadığı” için hesap sorulan bir devlet yöneticisine rastlamadım.

O halde bu “Laik”, “Antilaik” gerilimi nereden ve kimlerden kaynaklanıyor?!

Filhakika; Kocatepe Camii’nde, AKP Hükümeti Bakanları’nı ve bazı “Muhalefet Partisi Liderleri”ni protesto edenler de Müslüman’dı!

Yani yurtta kopan infial bağlamında Kocatepe Camii’nde protesto gösterisi yapanlar da bu ülkenin inanmış insanlarıydı.

O halde sorun nerede?!

Kim ya da kimler, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi “İpteki cambaza bak” diyerek, Türkiye’yi karıştırmaya çalışıyor.

Çünkü yaratılan gergin havanın aksine ortada Müslümanlık adına bir sorun yok!

İbadetini yapmak isteyen Türkiye’de rahatlıkla ibadetini yapabiliyor!

Tüm bunların aksine ortada çok ciddi bir yönetsel sorun var!

Yönetilemeyen, aksine tırmandırılmak istenen bir kriz var!

Yani, 2006 Türkiyesi’nde “Önce Hakk”, “Önce Vatan” demek yerine, “Önce makamım, önce rütbem, önce koltuğum” diyenlerin yarattığı büyük bir gerilim var!

Sanki “BOP” ya da “BİP” sona ermiş, “11 Türk askerinin başına geçirilen çuvalın hesabı sorulmuş”, “İran gerilim”i devam etmiyormuş gibi bir halet-i ruhiye içinde, gözünü Çankaya’ya dikmiş, bazı görevdeki “Büyük Devlet Büyükleri”nin yarattığı gerilim var.

Hülasa, “2006 YAŞ süreci” öncesi, Başkent Ankara’da, “vatan”, “millet” adına değil, “Koltuk Savaş”ları adına yaratılan büyük bir kaos var.

Yaratılan gerilimin iki ucunda, Türk Devleti’nin ya da Türk Milleti’nin menfaati adına değil, “kişisel kariyer”, “mevki” uğruna yaratılan bir “kontrollü kaos” denemesi var.

Zira, Olimpos Dağı’nın tepesine konuşlanmış mitolojideki Tanrılar, bu defa, Çankaya’daki koltuğu ele geçirmek için kıyasıya kavga ediyorlar.

O koltuğun Özal’a dahi aradığı huzuru ve gücü vermediğini görmezden gelip, bu defa da, Türk Milleti’nin “ortak zekası” ile alay eden operasyonların altına imza atmakta bir sakınca görmüyorlar.

Ki…

Napolyon Fransası’nın Polis Şefi Fouche, nasıl bir dönemin Paris’ine kök söktürdüyse, bugünün Ankara’sında da, Türkiye’yi benzer bir macerayı sürüklemek için çaba harcayanlar var!

Bugünün Ankara’sında, topladığı “şantaj dosyaları” ile 48 yıl FBI’nın başında kalan, 18 Adalet Bakanı ve Kennedy dahil 8 ABD Başkanı ile çalışan John Edgar Hoover gibi “Ülkeyi yönetenler ne kadar kirli olursa, o kadar benim dediğimi yapar, ben güçlü olurum” diye düşünen “istihbaratçı”lar var!

Atatürk Türkyesi’nin Başkenti Ankara, bugünlerde “Fouche” gibi Polis Şefleri ile Edgar Hoover gibi ABD Başkanları’na şantaj yapacak kadar ileri giden “istihbaratçı”ların “dar alandaki güç kavgaları”na tanıklık ediyor.

Kimse elindeki ile yetinmeye razı değil!

Gerilim buradan kaynaklanıyor!

YALANIN BABASI: ŞEYTAN

Zira…

Bu anlamda yeri gelmişken, TEMPO’nun 1988 Ekimi’nde okurlarına dağıttığı “YALAN / HAYATIMIZDAKİ TEK GERÇEK” başlıklı cep kitabından, bazı devlet büyükleri için vazgeçilmez hale gelen, “Yalan Dünya” hakkında, düşünsel derinliği olan birkaç fikir kırıntısı yansıtayım…

İşte “En güzel yalan söyleme rehberi”; altbaşlığını taşıyan kitaptan çarpıcı birkaç söz:

“O şerefinden söz ederken sesini yükseltiyor biz de bu arada kaşıklarımızı yürütmesin diye pür dikkat onu kontrol ediyorduk.”

Ralph Waldo Emerson

“Hiçbir kamu görevlisinin birazcık bile olsa sahtekarlık yapmaya hakkı yoktur.”

Herbert Hoover

“Bazen sözcükler gerçeklerin gizlenmesine hizmet etmeli. Ama bu öyle ustaca yapılmalı ki, hiç kimse fark edememeli. Fark edilirse de anında üretilecek mazeretler kullanmak üzere hatırda tutulmalı.”

Niccolo Machiavelli

“Yalanın babası şeytandır ama patent almayı unuttuğu için bu buluşunu iş dünyasına kaptırmıştır.”

Josh Billings

“Bir gazete, bir hikayeye el attığı zaman hikayenin kahramanı bile gerçeklerin nasıl bu kadar kolayca şekil değişebileceğini anlayamaz.”

Normal Mailer

“Politikacıların hepsi aynıdır. Ortada nehir yokken o kente mutlaka köprü yaptıracaklarını vaat ederler.”

Nikita Kruşçev

“Dürüst bir politikacı kendisini satın alana bağlı kalandır.”

Simon Cameron

“Politika, oyları yoksullardan, kampanya masraflarını zenginlerden alıp her iki tarafı da birbirlerine karşı koruyacağına söz verme sanatıdır.”

Oscar Ameringer

“Bir zamanlar bir politikacıdan söz ederken, ‘Denk düşerse o briçte bile hile yapar’ demiştim.”

Oscar Levant

“Üç çeşit yalan vardır. Masum yalan, tehlikeli yalan ve istatistikler.”

Benjamin Disraeli

“Ben Washington’dan farklıyım. Ben prensip sahibi bir adamım. Washington yalan söylemeyi beceremezdi. Ben söyleyebilirim ama söylemiyorum.”

Mark Twain

YASADIŞI BAŞKAN’LAR?!

“Şimdi puan kaybetmemeye çalışmanızı istiyorum.”

Richard Nixon (Demokratik Parti’nin Watergate’deki merkezinin dinlendiğine dair haberlerin çıkması üzerine yanındakilere verdiği talimat. Teyp kaydı. 22 Mart 1973)

“Başkanlarının bir sahtekar olup olmadığını öğrenmek elbette halkın hakkıdır. Ben sahtekar değilim. Sahip olduğum her şeyi alnımın teriyle kazandım.”

Richard Nixon

“Şunu bilmenizi istiyorum… Amerikalılar beni Birleşik Devletler’in halkını temsilen bu göreve seçti. Bırakıp gitmeye asla niyetli değilim.”

Richard Nixon

“Başkan yapmışsa bu yasadışı bir şey olmadığını gösterir.”

Richard Nixon

“En az ödediğimiz vergiler kadar gerçekti” dedi Mrs Barkis; “Hiçbir şey vergiler kadar gerçek olamaz…”

Charles Dickens

“O hanımefendi her şeye itiraz ediyor.”

William Shakespeare (Hamlet)

“Tecrübeyle sabittir ki, bir adam konuşurken gözlerinizin içine bakıyor üstelik bir de elinizi sıkıca kavrayıp kuvvetli bir biçimde sıkıyorsa mutlaka sakladığı bir şey vardır.”

Clifton Fadiman

“Kendini bile kandıramayan birinin başkalarını kandırabilme ihtimali çok azdır.”

Mark Twain

“Birinin dürüst olup olmadığını anlamanın bir yolu vardır. Ondan bir şey isteyin evet derse, anlayın ki sahtekardır.”

Groucho Marx

“Hiç kimse hafızası zayıf bir yalancı kadar acıklı duruma düşemez.”

F.M. Knowles

“Yalan, maskelenmiş gerçekten başka nedir ki!”

Lord Byron

“Belli bir amaçla söylenen yalan, en ahlaksız yalan biçimidir ama en çok da o işe yarar!”

Finley Peter Dunne

“Bir insanın hayatta yiyebileceği en büyük çelme kendi yalanının ayağına dolaşmasıdır.”

Ambose Bierce

“Yalan adı verilen bir sistem içinde yaşıyoruz. Çıkış yollarından biri içki, biri ölüm!”

Tennesse Williams (Cat on a Hot Tin Roof / Kızgın Damdaki Kedi)

“O zamanlar geçti, içgüdüleri, en küçük yalanla en fazlasını elde edebilenin en iyi yalancı olduğunu söylüyordu!”

Samuel Butler (The Way of All Flesh)

“Kötü niyetle söylediğiniz bir gerçek uydurabileceğiniz bütün yalanlardan daha acımasızdır.”

William Blake

“Bazı insanlar için gerçek, yalandan daha tuhaftır ama ben bu gerçeğe çok alışığım.”

Mark Twain

“Hiçbir şey gerçek kadar güçlü ve aynı zamanda garip olamaz!”

Daniel Webster

“İnsanlar gerçeğe takılıp tökezlerle ama çoğu hemen kendini toparlar ve hiçbir şey olmamış gibi koşmaya devam eder.”

Sir Winston Churchill

“Bu dünyada gerçekler bir kenarda bekleyebilir. Buna alıştık artık!”

Douglas Jerrold

“Gerçek, artık kuşkuculara süt vermeyi kabul etmeyen bir inektir. Bu yüzden onlar da boğayı sağmaya gittiler.”

Samuel Johnson

“İnsanlara yanlış bilgi aktarmanın en sağlam yolu onlara sadece gerçeği söylemekten geçer.”

Mark Twain

GERÇEK & YALAN PARADOKSU

“Bir insanın yapabileceği en korkunç şey, gerçeği söylemektir. Benim için gerçeği söylemenin bir zararı yok; çünkü zaten kimsenin beni ciddiye aldığı yok.”

George Bernard Shaw

“Biri gerçeği söyler, bir diğeri er ya da geç yalanının ortaya çıkacağından emin olmalıdır.”

Oscar Wilde

“Kendinizi onun yerine koyduğunuzda, mutlaka yalan söylemek zorunda kalacağınızı bildiğiniz birinin, size doğruyu söylediğine inanmak, çok zordur.”

H.L. Mencken

“Adınızın yalancıya çıkmasını istiyorsanız gerçeği söylemeye devam edin.”

Logan P. Smith

“Yalın ve basit diye tanımlanan bir gerçek, aslında nadiren yalın olabilir; ama asla basit olamaz.”

Oscar Wilde

“İnsan ilişkilerinde nezaket ve yalan bin gerçeğe bedeldir.”

Graham Greene

“Bazı erkekler yalan söylemek, bazı kadınlar da onlara inanmak için dünyaya gelir.”

John Gay

“Evliliğin en çekici yanı, karı-kocanın birbirlerini kandırmalarına dayanmasıdır ki, her ikisinin de kesinlikle buna ihtiyacı vardır.”

Oscar Wilde

“Kadınların bu dünyada zaten işleri zor, onlara bir de gerçeği söylemek artık zalimlik olur.”

H.L. Mencken

“O kadar mutsuz görünürler ki, bu yüzden kocalarına güvenen kadınları ilk bakışta tanıyabilirsiniz.”

Oscar Wilde

“Erkek için yalan son kurtuluş çaresi, kadın için ilk yardım malzemesidir.”

Gelett Burgess

“Kutsal aile!.. Bütün erdemlerin kaynağı sayılan ve masum çocukların yalanın nasıl söylenmesi gerektiğini öğrendikleri o kutsal yuva!…”

August Strindberg

“Dünyada dürüstçe söylenen gerçeklerin büyük çoğunluğunu çocuklara borçluyuz.”

Oliver Wendell Holmes

Ve…

Son olarak…

Danıştay’a yapılan silahlı saldırı sonrasında, ortalık neredeyse Hollywood stüdyolarına döndü.

Ankara “senaryo”dan geçilmez oldu.

Jim Carrey’nin başrolünde oynadığı “Liar & Liar” yani “Yalancı & Yalancı” filminde olduğu gibi, yalan söylemeden duramayan bir “Başkent Ankara” fotoğrafı ile karşı karşıyayız.

Adeta Ankara, adını “Yalankara” olarak değiştirme noktasına gelmiş!

Her ağızdan başka bir “Yalan”, başka bir “dezenformasyon” lakırdısı dökülüyor.

Halk ve bu süreçte mağdur olanlar dışında, gerçeğin, hakikatin peşinde olan pek yok gibi!

Türkiye’nin “Başkent”i bugünlerde, “Yalankara” ile “Entrikara” arasında gidip geliyor.

Galiba, buradan bize de, “Yalancı Yalancı” filminin başrolünde oynayan çocuğun, yalancı babasıyla ilgili dilediği “dilek”in bir benzerini dilemek düşüyor:

“Yüce Rabbim, ne olursun, bir günlüğüne de olsa, Türk Devleti’ni yönetenlerin, sadece alınlarının değil, yüreklerinin de secdeye değmesini sağla! Alnı beş vakit secdeye değen müminlerinin, kullarının, Türk Milleti’nin menfaati adına doğruyu söylemelerini hasıl eyle Yarabbi! Yalan söylemelerine izin verme! Koltuk, makam, mevki adına değil, ‘Hakk’ adına, ‘Halk’ adına her daim doğruyu söylemelerini ve yapmalarını mümkün kıl Yarabbi!”

Amin!

Saygılar

30 Mayıs 2006

Hayrullah Mahmud

 

——————

RAP… RAP… RAP…

————————

Sevgiler

9 Haziran 2010

Hayrullah Mahmud Özgür

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?