Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası (5)

Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası. Mustafa Nevruz Sınacı yazdı.

Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası (5)

Baleva ve Brunbauer Batak olayları ile ilgili yaptıkları araştırmalardan elde ettikleri bilgi ve sonuçları 17 Mayıs 2007 tarihinde Sofya’da düzenleyecekleri konferans ve sergi ile kamuoyuna açıklayacaklarını  söylediler.

Konferansa, karşı görüşü savunan bilim adamlarının da davet edileceği öğrenildi.

CUMHURBAŞKANI PIRVANOV TEPKİ GÖSTERDİ

Aynı zamanda tarih uzmanı  olan Bulgaristan Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov ise iki bilim adamının başını çektiği araştırma ekibinin Batak olayları ile ilgili ortaya attıkları yeni teze tepki gösterdi. Konuyla ilgili özel bir açıklama yapan Pırvanov, bu tezin Bulgaristan’ın milli tarihine ve milli değerlerine karşı düzenlenmiş bir “provokasyon” olduğunu ileri sürdü.

Pırvanov, “tezde yer alan iddiaların tarihsel gerçekleri saptırmaya yönelik olduğunu” belirterek, “Batak halkının canları pahasına başlattığı isyan Dostoyevski, Turgenev, Mendeleev, Gladston ve Garibaldi gibi dönemin en parlak fikir adamları tarafından da kabul edilmiştir” diye konuştu. Bu arada ırkçı ve aşırı milliyetçi görüşleriyle tanınan ATAKA partisinden yapılan açıklamada da “Batak olayının Bulgar halkına karşı bir soykırım olduğu” öne sürülerek, “Batak katliamını reddeden kişilere 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 5 bin levadan 50 bin levaya (2500-25.000 avro) kadar para cezası verilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırlandığı bildirildi. Açıklamada, söz konusu yasa tasarısının parlamentoya sunulduğu ve en kısa zamanda yasalaşması için her türlü girişimin yapılacağı kaydedildi. (*)

YORUM:

Görüldüğü  gibi Yunanistan’dan sonra bu defa da Bulgaristan da bir “sözde soykırım” furyası handikabına girmiş ve her ne kadar Cumhurbaşkanı Pırvanov’dan usulen tepki görse bile, fesat bir kerre başlamıştır. AB himayesinde sürer gider. Bulgar hükümeti ise, bir yandan bu tespitleri geçiştirip kamuoyuna unutturarak; Bu tutmadı hayıflanması ile şu anda yeni bir soykırım daha icat etme peşinde, dahası inkâr yasası ile bu teşebbüs ve iddialarını daha da pekiştirmek istemektedir. Hattâ şu anda Bulgaristan da mevcut Türkler üzerinde her ne kadar bir fiziksel şiddet uygulanmıyor olsa bile, AB ülkeleri tarafından “tek çare ve tek politika” olarak benimsenen ve yıllardır ısrarla uygulanan asimilâsyon süreci üstü kapalı bir şekilde devam ettirilmektedir. Türkiye bunu da düşünmek, izlemek ve değerlendirmek zorunda ve durumundadır. (*) (https://www.hurriyet.com.tr/dunya/6401811.asp?gid=180)

Bu da, aynı  bağlamda dikkate alınması ve muhtemel gelişmeler karşı uyanık olunması gereken müstakbel bir sorundur.

Böyle bir zamanda ülkemizin, ülkemiz yöneticilerinin ve bütün Türk aleminin, bütün  dikkatini gelişmelere yöneltmesi, çok uyanık-bilinçli (daima kendinde ve olup bitenin farkında) olması,yakın ve uzak tarihten ibret ve ders alarak strateji geliştirmesi gerekmektedir.

Şimdi ABD bir taraftan sözde Ermeni soykırımı tehdidi ile Türkiye’yi kıskaca almaya çalışıyor, Fransa insanlık, ahlâk ve hukuka aykırı önlemler geliştiriyor, İsviçre zaten bu düzeni çoktan kurmuş uygulamakla meşgul. Yunanistan kanun kitap dinlemiyor aklına eseni yapıyor. Bulgaristan pusuda haince fırsat bekliyor. Böylece, yakın ve uzak gelecekte 3T plânı olarak nitelenen (Tanıma, Tazminat ve Toprak) hain senaryo adım adım hükmünü icra ediyor.

Şu aşamada baskı Kerkük, Kıbrıs, Batı Trakya ve Doğu Türkistan’da yoğunlaşmakta. Çemberin ortasında kalan coğrafya Anadolu ve tabii ki Türkiye… İhanet büyüyor. Çember daralıyor. Türkiye, içine maksatlı ve plânlı olarak itildiği (sürüklendiği) iç sorunları aşmak, çevresini görmek, ayıkmak, uyanmak ve bu sorunları çözmek zorundadır. Üstelik olaylardan ve sorunlardan kaçarak, göz ardı ederek, zamana bırakarak değil, üstüne üstüne giderek hal çareleri bulmak, alternatif çözümler üretmek ve kararlılıkla uygulamak durumundadır.

Şimdi gelelim, dizimizin ta başında sözünü ettiğimiz günümüz “milli” kahramanlarına.

Bu bölümleri biraz ayrıntılı olarak arz edecek ve sonuçta bu üç büyük kahraman lider’ in izinden gitme, yolunu takip etme konusunda önemli hatırlatmalar yapacağım.

Onlar, (Aliya, Dudayev ve Elçibey) günümüz Türk ve İslâm âleminin özgürlük  ışıkları, vatanseverlik, hürriyet-adâlet nurları ve “Türk’ün çağdaş yaşam biçimi konusunda” ilham alınacak büyük  önderleridir. Atatürk’ten sonra, O’nun izinden samimiyetle giden, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbını ideal edinen ve ATA’nın yolunu sadakatle takip edenler;  Onlar, “Hakkıdır ‘Hak’a Tapan’ Milletimin İstiklâl” diyenlerdendiler. Ruhları şâd olsun…

ALİYA İZZETBEGOVİÇ (1925-2003)

1925 yılında Samaç’ta(*) dünyaya gelen Aliya, babasının Saraybosna’ya taşınmasıyla beraber, artık doğduğu şehirden ziyade -kendisinin de deyimiyle “Saraybosnalı’yım”- kimliği ile ön plana çıkmış, örnek ve önder bir liderdir.

Gençlik yıllarından itibaren siyasetle ilgilenmiştir. Henüz 16 yaşındayken, yani II. Dünya Savaşı sırasında “Genç Müslümanlar Örgütü” ne üye oldu. Bundan dolayı da savaştan sonra hapsedildi. 1949 yılında beş yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Hapisten çıktıktan sonra, hukuk, sanat ve bilim konularında eğitim gördü. Bu esnada bir inşaat şirketinde işe girdi. “Genç Müslümanlar” teşkilatında aldıkları kararlar doğrultusunda, dinî eğitim almaya başlayan Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya’da yayınlanan birçok dergi ve gazetenin yanısıra, İslam dünyasında da yazılar neşretti.

Bütün dünyada büyük bir yankı uyandıran en önemli eserleri 1970 yılında kaleme aldığı “İslam Bildirisi” (manifestosu) ile 1980 yılında tamamladığı “Doğu ile Batı Arasında İslam” adlı kitaplarıdır.

“İslam Bildirisi” kitabı delil gösterilerek 1983 yılında tutuklanarak 14 yıl hapse çarptırıldı. Önce 12, arkasından 9 yıla indirilen cezası, sonradan, yaptığının hatalı olduğunu söylemesi neticesinde çıkarılacağı ifade edilmesine rağmen bu teklifi şiddetle reddetti. Daha sonra uluslar arası baskının da etkisiyle affedildi. 1989 yılında hapisten çıktı.

Henüz hapisteyken komünist bloğun dağılacağını ifade eden Aliya, yakın arkadaşlarıyla beraber bu durumun kritiğini yaptı. Nitekim çıktıktan bir müddet sonra 1990 yılında bir sanatçı arkadaşının ismini koyduğu “Demokratik Hareket Partisi – Stranka Demokratske Akcije” SDA’yı kurdular. Oybirliği ile ilk başkanı seçilen Aliya, ölünceye dek genel başkan olarak kaldı.

Kitabını  hazırlayan Alev Erkilet Hanıma: “Sizi en çok hangi yönü  etkiledi?” diye sorulduğunda, o: “Beş yüz sayfanın her satırı… Bu kadar ceza, ayrımcılık ve katliam yaşadığı halde, kalbi asla katılaşmamış bir insandı, beni en çok bu insan yanı etkilemiştir.” diyerek insanî ve İslamî hoşgörüsünü ifade etmekte.

Cemalettin Latiç ise: “Her zaman göğsünü gere gere, İslamcı olarak gördüğünü ve bu yüzden hapiste yattığını söylerken, o, ayağında prangalar taş kırdı, ama bir gün olsun ideallerinden kaygılanmadı.” Aliya, dostlarına şunları söylüyordu: “Bağımsız bir Bosna devleti kuruldu, zalimler devrildi. Çok yaşadım ve yoruldum. Şimdi sevgilime kavuşmak istiyorum.” derken dünyada yapacaklarını yaptığını ifade ediyor.

Fransız aydını  Henry Levi’nin deyimiyle: “Avrupa Bosna’da öldü.” Yani Avrupa’yı Bosna’da öldürürken Aliya şöyle diyor: “Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa, onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”

“Hayat kısa değil, ben onu uzun buluyorum.” diyen, İslam dünyası için bir model lider olan Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, 78 yaşında 19 Ekim Pazar günü Hakk’a yürüdü.

Büyük bir değerini kaybeden Türk ve İslam dünyasının başı sağolsun.

Mustafa Nevruz Sınacı

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?