Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası (6)

Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası. Mustafa Nevruz Sınacı yazdı.

Kan Ağlayan Kerkük ve Türk Dünyası (6)

Entellektüel bir liderdi

Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan İzzetbegoviç, fikri ile fizikini hiç bir zaman ayırmadan yaşadı. İnce siyasetiyle bir ulusun imhasını önleyen Aliya, gittiği bütün toplantılarda halkını düşünerek hareket etti. Budapeşte’deki bir toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider oydu. Cidde’de yapılan bir toplantı sonunda Kabe’ye giden Aliya, iki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle dua eder: “Allah’ım, lütfen kendi merkezlerinden çok uzakta yaşayan halkıma, çektikleri acılarda ve yalnızlıklarında yardım et.”

Evet, o genç  yaşta başlattığı mücadelesini, asimile edilmek istenen milletini, İslam kültürüyle ayağa kaldırmaya çalıştı. Riske girmeyi hayatının bir parçası gördü.

Dinî  terbiyesini, önce ailesinden, özellikle de annesinden alan Aliya, mahalle camisindeki sabah namazlarını ve hocanın okuduğu Rahman suresini unutamadığını söylemekte. Daha sonra Ali Mütevellic’in yazdığı “İslam Işığında” adlı eseri ile Osman Nuri Haciç’in “Hz. Muhammed ve Kur’an” isimli eserlerin İslam’ı anlamasında çok rolünün olduğunu ifade etmekte.

Bosnalı  Müslümanlar olarak çok baskı gördüklerini ifade eden Aliya İzzetbegoviç, bu yüzden yeterli dinî eğitim alamadıklarını  söylemekte. “Ben, İslam’ı ve mücadele şuurunu Mevdudi, Seyyid Kutup, Hasan el-Benna ve Fazlurrahman gibi alimlerin kitaplarından öğrendim.” demekte.

Maziyi iyi bilen, geleceğe ümitle bakan, hali iyi değerlendiren kültürlü  bir Müslüman lider olan Aliya İzzetbegoviç örnek bir kişiliğe sahipti.

Aliya’nın kişiliğinden kesitler

Aliya, riya olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla cuma namazını  hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, oğluna ve korumalarına, arabaya bindikten sonra söylerdi.

Burada araya girip; “Neden Aliya İzzetbegoviç, Ebulfeyz Elçibey ve Cahar Dudayev” sorusuna bir açıklama getirmek istiyorum. Şöyle ki: Bu üç lider, Mustafa Kemâl ATATÜRK’ den sonra O’nun yolunda ve izinde istikrarla yürüyen, bütün Türk dünyası ile diğer mazlum milletlere ve küresel emperyalizmin kıskacında ezilen, soyulan, talan edilen ve sömürülen bütün halklara örnek olacak ‘efsanevi mücadelelerin’, nadir kahramanlıkların ve günümüzde insanlık davasının muhtaç olduğu davanın büyük önderleri ve yılmaz savunucularıdır.

Büyük zaferler ancak ve kesinlikle “büyük adamların” önderliği ile kabildir.

Milletler, önderlerinin yolundan ve izinden yürüdükleri sürece hür, hükümran, hakim ve özgür yaşarlar. Kadim Türk ve Osmanlı tarihi bu ve benzer emsalsiz isimlerle doludur. Bu müstesna isimler ve insanlık davasının önderlerini daima hatırlamak, yaşam biçimlerini, ilke, onur ve zaferlerle taçlanmış mücadelelerini incelemek, değerlendirmek ve “milli hafıza” ile “gelenek” bağlamında hatırda-akılda tutmak gerekir. Hani bir söz vardır; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır.” Lâkin, tarih bilen milletler musibette kavidir. Yani başka bir deyişle; Milli tarih şuuru ve bu şuur-bilinç, doğrultusunda tahkim olmuş, inanç, şahsiyet, haysiyet ve onurla muhkem “yüksek” bir yaşam düzeyi (medeniyet) oluşturmuş milletler ebed müddettir. Her türlü felâket ve musibete karşı sağlam bir koruma içgüdüsü oluşturmuş demektir.

Örneğin: Türk milleti 10 Kasım 1938’den itibaren Atatürk’ün yolunu, izini, ilke ve inkılâplarını terk etmese ve Onun milletine emanet ve vasiyet ettiği “KEMALİZME” samimi bir inançla sahip çıkarak, sadakatle uygulasa idi, bugün dünyanın en ileri devletlerinden biri olabilir, tarih boyunca olduğu gibi insanlık alemini aydınlatabilir ve yaşanan pek soruna aklın ve bilimin ışığında çözüm üretebilirdi. Bu konuda sadakat ve samimiyet gösterilmediği ve O’ nun yolu izlenmediği için bugün Türkiye, dünkü eyaletleri ile amansız bir sınavdadır.

Şimdi, cennetmekân Aliya İzzetbegoviç’i anlatmaya devam ediyorum:

Dini istismardan çok korkardı…

Savaşa rağmen, Cuma namazında Gazi Hüsrev Bey Camii tıklım tıklım doluydu. Hoca efendi hutbedeyken, oğlu ve iki korumasıyla camiye giren Aliya İzzetbegoviç’e yer ayırarak öne geçmesini teklif ettiler, diğer taraftan da hoca hutbeyi durdurdu. Bu durum karşısında Aliya, “Burası Allah’ın evidir. Burada farklılık olmaz. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır Herkes bulduğu yere oturur. Ben, burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslam’ı inşaallah çiğnetmeyeceğiz… Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın.” Demiş ve Aliya’nın bu tavrından dolayı bütün cemaat çok duygulanmıştı. Emeklilik maaşıyla geçinen Aliya, geride kalanlara servet olarak mal-mülkten ziyade, hürriyet bırakan bir lider olarak dünyadan ayrıldı.

O, en zor şartlarda dahi, adalet ve hoşgörüyü elden bırakmadı. Kimseden nefret etmediğini söyleyen Aliya, şöyle diyor: “Bizler özgürlük için mücadele eden, kimseden nefret etmeyen bir halkız. Kısmen cesaretimiz, kısmen de bilgeliğimiz ve iyiliğe yönelmemiz suretiyle amacımıza ulaşmak isteyen insanlarız. İnsanlara karşı nefret hissetmiyorum. İnanın bana, tüm bu acı tecrübelerden sonra dahi, insanlardan nefret etmiyorum. Herşeyin güzel neticeleneceğine ve bu cehennemden bir çıkış olduğuna dair ümit etmemi sağlayan şey budur işte.” Görüldüğü gibi en zor şartlarda dahi, ümidini kaybetmeyen, etrafına pozitif enerji vermeye çalışan bir kişiliğe sahip olduğu gibi, hiçbir zaman da kin tutmamıştır.

Arkadaşlarına“geçmişi unutmayın, ama geçmişte yaşamayın”derken çok çalışmaları gerektiğini ifade etmekte. Ahlakın üstünlüğünü ve tesisini sağlamak için çalışan Aliya, entrikayı sevmediği gibi, açık ve şeffaf olmaya azamî derecede gayret eder ve hesap vermekten hiç çekinmezdi. Makam ve mevkî, onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı. Mütevazı, ama onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı. Hayatı boyunca, Allah’a ve İslam’a göre şekillenen şahsiyetiyle, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Gençlerin önünü açmak için, huzur içinde makamını genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmaya çalıştı. Ne asil, ne erdemli anlayış ve davranış.

Hayatını  özgürlük ve ülkesinin bağımsızlığına adayan Bilge Kral şöyle diyor:

“Ben, her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat, otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi, hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim. Çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım. Evet ilerlemiş yaşıma rağmen, inanıyorum ki, halkımın özgürlüğe ve kurtuluşa ulaştığını görecek kadar yaşayacağım. Ya da daha doğrusu, bunu görecek kadar yaşamayı diliyorum. Çok mu bencilce bir istek bu? Belki de öyle, ancak size hayatım ve ölümüm hakkında hiç de takıntılı olmadığımı söylediğimde bana inanmalısınız. 70 yaşındayım ve daha uzun bir yol var önümüzde. Bireyler ölür, halklar yaşar. Mücadeleler bana bağlı değil. Önemli olan da bu. Sancağı binlerce insan taşıyor. Bunu sürdürecekler.”

Aliye İzzetbegoviç, hayatı boyunca beş vakit namaz kılmış, en ağır koşullar ve çok zor şartlar altında bile namazını terk etmemiş, Oruç  dahil, inancının icabı olan bütün amel ve ibadetlerini; En mütevazi, muttaki ve mütedeyyin bir insan, “mazbut-dindar bir Müslüman” olarak yerine getirmiş; Hayatı boyunca alkol almamış ve Yüce İslâm’ın emir, yasak, helâl-haram ve (en yakınlarının samimi ifadelerine göre) akaidinin dışına çıkmamıştır.

O, günümüz Türk ve İslâm aleminin başarısındaki sırrı: “Samimi dindarlık ve İslâm’ a, tıpkı Büyük Önder Atatürk’ün dediği gibi; Olduğu inanmakta ve arı-duru, aslına uygun bir biçimde yaşamakta” görüyordu. Bakınız: ‘Türkler’ diyor Atatürk, ‘İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular.İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor..(Sadi Borak) Aliya, bunu çok iyi biliyor, inanıyor ve inandığı gibi yaşıyordu. Ayrıca;

Mustafa Nevruz SINACI
alaturkaonline.com

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?