Kaşıkçı kepazeliğini bir de böyle okuyun – Yılmaz Özdil

Kaşıkçı kepazeliğini bir de böyle okuyun - Yılmaz Özdil

Kaşıkçı kepazeliğini bir de böyle okuyun – Yılmaz Özdil yazdı.

Yılmaz Özdil’in “Kaşıkçı kepazeliğini bir de böyle okuyun” başlıklı 17 Nisan 2022 tarihli köşe yazısını buradan dinleyebilirsiniz.

Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.

Kaşıkçı kepazeliğini bir de böyle okuyun – Yılmaz Özdil

2002 yılıydı.

Suudi Arabistan, Ecyad Kalesi’ni yıkacağını açıkladı.

Tee 1781 senesinde Mekke’de inşa edilen Osmanlı kalesiydi.

Kabe’yi korumak için, Kabe’ye hakim tepeye kurulmuştu.

Arap yarımadasının elimizden çıktığı Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türk garnizonu olarak kullanılmıştı.

Ecdadımızın mirasıydı.

Şehitlerimizin hatırasıydı.

Dünyayı ayağa kaldırdık…

Unesco’ya şikayet ettik.

Uluslararası imza kampanyaları düzenledik.

Tbmm’de Ecyad için özel oturum yaptık, “bu yıkım Türkiye’ye küfürdür” dedik, Suudi Arabistan’ı resmi olarak protesto ettik.

Suudiler inadına yapar gibi, dozerleri getirdi, Ecyad Kalesi’ni yıktı.

Yetmedi, Türk düşmanı İngiliz casusun Cidde’de oturduğu evi restore ettiler, kapısına plaket astılar, “bu ev Türklere karşı bağımsızlık savaşı vermemize yardımcı olan Lawrence’ın karargahıdır” yazdılar.

Tam o sırada…

Türkiye’de seçim oldu.

Akp iktidara geldi.

Hükümet değişince, Türkiye Cumhuriyeti’nin Suudi Arabistan’a yönelik tepkisi bıçak gibi kesildi.

Suudi kralı, Ecyad Kalesi’nin yerine dikeceği binaların temelini attı.

Bizim hükümetin gıkı çıkmadı.

Sonra?

Ecyad Kalesi’nin yerine yedi tane gökdelen diktiler.

Zemzem kuleleri olarak tanınan bu gökdelenler devremülk şeklinde satıldı.

En yağlı müşterisi kim oldu biliyor musunuz?

Türkiye oldu!

Türkiye’ye pazarlanması için 300 daire ayrılmıştı ama, Türkiye’den daha ilk talepte 1700 daire kapış kapış gitti.

“Yeni Osmanlıyız” diyenler, “ecdadımızın devamıyız” filan diye mangalda kül bırakmayanlar, Suudilerin kapısında kuyruk olmuştu.

Sonra?

Beş sene sonra, 2007’de, Suudi kralı Türkiye’ye geldi.

Takvimde başka gün kalmamış gibi tam 10 Kasım’da Ankara’ya geldi.

Anıtkabir’e gitmedi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin protokol tarihinde bir ilk yaşandı…

Dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, Suudi kralının ayağına, kaldığı otele gittiler.

Ecyad Kalesi’ni çatır çatır yıkan Suudi kralına “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Şeref Madalyası” takdim ettiler.

Suudi kralı da bunlara madalya taktı.

Suudi kralının sağına ve soluna oturdular, objektiflere poz verdiler.

Sonra?

Suudi kralı 91 yaşındayken öldü.

Reyhanlı faciası için, Ermenek faciası için, Uludere faciası için, Suruç faciası için yas ilan etmeyen Akp hükümeti, derhal “milli yas” ilan etti.

Tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde Türk bayrağı yarıya indirildi.

Asrın liderimiz Afrika’da seyahatteydi, apar topar yarıda kesti, koştura koştura Suudi kralının cenaze törenine katıldı.

Asrın liderimiz kendisini eleştirenlere ateş püskürdü…

Arapların uzvu olduğumuzu söyledi, “Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der, delidir, Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir” dedi.

Miting kürsüsüne Arap kıyafeti giyerek çıktığı bile oldu.

Suudilerin bizi sırtımızdan hançerlediğine kesinlikle inanmıyordu…

“Özellikle 1940’lı yıllardan itibaren ‘Araplar bizi arkadan vurdu’ derler, Araplarla bağlarımızı koparmak için bunu söylerler, Ortadoğu’yu bataklık gibi göstermek için bunu söylerler” diyordu.

Okullarımızdaki ders kitaplarına Araplarla alakalı “yalanlar” monte edildiğini söylüyordu, “geçmişte ders kitaplarımızda kasıtlı ve yanlış şekilde yeraldığı için, nesiller boyunca zihinlere kazındı, artık Araplar bizi arkadan vurdu yalanını bir kenara bırakmanın zamanı gelmiştir, Arapları itham edemeyiz” diyordu.

Halk arasında siyah renge arap dendiği halde, Arap milletlerine hakaret etmek için köpekleri Arap diye çağırdığımızı öne sürüyordu, “köpekleri bile Arap Arap diye çağıran bir anlayış yaşadık bu ülkede, yakıştırma buydu, çirkin sloganlardı, sokaktaki köpekleri Arap Arap diye çağıran zihniyetin arkasında cehape var” diyordu.

“Hiç kimse kusura bakmasın, kim ne derse desin, Araplar bizim kardeşimizdir, biz de onların kardeşiyiz” diyordu.

Memleketin malının mülkünün Araplara satılmasına karşı çıkanları “ırkçılık”la suçluyordu, “ne zaman bir Arap işadamı gelse, hemen yeşil sermaye diye manşet atıyorlar, Arap sermayesi diye manşet atıyorlar, ırkçı ve ayrımcı bir dili sahneye koyuyorlar” diyordu.

Ayrılmaz bir bütün olduğumuzu, geleceğimizin bile Araplara bağlı olduğunu söylüyordu, “Türklerle Araplar bir elin parmakları gibidir, etle tırnak gibidir, mazimiz bir, biliniz ki istikbalimiz de bir” diyordu.

Trt’ye Arapça kanal açtırdı.

“Medeniyetimiz ortak, kültürümüz ortak, zihnimiz ortak, gönlümüz ortak” diyordu.

“İstanbul’un kaderi Mekke’nin Medine’nin kaderidir” diyordu.

“Araplarla aramıza sınırlar çizilmiş olabilir, aramıza görünmez duvarlar çekilmiş olabilir, hepsini aşacak iradeye sahibiz” diyordu.

Bunları o kadar seviyordu ki, neredeyse Araplar bile Araplar’dan bu kadar övgüyle bahsetmiyordu.

Sonra?

Amerikan medyasına çalışan ve asrın liderimizin “arkadaşım” dediği Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda kuşbaşı doğradılar, cellat ekibiyle Suudi konsolosu elini kolunu sallaya sallaya uçağa bindi gitti.

Asrın liderimiz çok öfkelenmiş gibi yaptı, toz duman yatışınca, Kaşıkçı davası kapatıldı, yargılama dosyası Suudi Arabistan’a devredildi, böylece, maktulün dosyası katile teslim edilmiş oldu.

20 senedir durumu hâlâ kavrayamayanlar için, yazıya noktayı koymadan ilave edeyim…

Suudi yönetiminin yayın organı olan Okaz gazetesi, Ecyad Kalesi’ni dozerlerle yerlebir ederlerken, şu manşeti atmıştı:

“Türkiye kimliği olmayan bir ülkedir, tarih bilinci hakkında, kültür mirası hakkında konuşacak en son ülke Türkiye’dir.”

Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil’in yeni kitabı Anka Kuşu’nu satın almak için TIKLAYIN

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?