Kendi çapında "Avrupa Baharı"

Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna, 2011, iktidardaki liderler için pek de keyifle hatırlanacak bir yıl olmadı. Ekonomik krizin ağırlaşmasıyla Avrupa’da sokağa dökülmeyen kalmadı. Ancak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dakinden farklı olarak, “demokratik” Avrupa’da devrimler sandık yoluyla yaşandı.

Özetle Avrupa’nın siyasi haritası 2011’de büyük ölçüde değişti. Her ülkede aynı sürecin yaşandığını söylemek mümkün değil elbette.

Bazı ülkelerde genel seçimlerle iktidarlar değişti, bazı ülkelerde halk, yerel seçimlerde iktidar partilerine gözdağı verirken, muhalefet de umutlandı. Kimi yerlerde de seçmenler referandum için gittikleri sandıklarda kendilerini yönetenlere, “Artık size güvenmiyoruz” mesajını gönderdi.

Krizin yükünü en ağır taşıyan Yunanistan ve İtalya’da ise liderler, bir yanda Avrupa Birliği’nin mali kontrol baskısı bir yandan da düzenlenen grev ve protestoların ağırlığı altında daha fazla dayanamadı.

Atina ve Roma hükümetleri ülkenin refahı için istifa edip yönetimi son çare olarak görülen teknokratlara ve ulusal birlik hükümetlerine bıraktı. Bunun dışında, seçim ya da referandum düzenlenen ülkelerdeki genel tabloya bakınca birkaç nokta öne çıkıyor:

2011 AVRUPA’DA MUHALEFETLERİN YILI OLDU / FOTO ANALİZ
BÜYÜK KRİZ, BÜYÜK BOZGUN DEMEK

Birincisi, o ülkede ekonomik kriz ne kadar ağır hissedildiyse, iktidardaki partilerin kaybı da o kadar büyük oldu.

Bunun en iyi örnekleri, euro bölgesinin çöküşünden endişe edilen üç ülkesi İrlanda, İspanya ve Portekiz’di. İrlanda’da iktidardaki Fianna Fail’in oy oranı bir önceki seçimde yüzde 40’ların üzerindeyken yüzde 17’ye düştü.

İspanya’da ise Sosyalist İşçi Partisi faşist dikta rejiminin sona ermesinden bu yana en kötü seçim sonucunu elde etti ve iktidarı merkez sağ Halk Partisi’ne kaptırdı. Portekiz’de de benzer bir durum yaşandı. İktidardaki Sosyalist Parti ağır bir bozguna uğrarken, meclisteki 25 sandalyesini de başka partilere kaptırdı.

İspanya, Portekiz ve İrlanda’daki sonuçlar, akıllara ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın seçim sloganını getirdi: “It’s the economy, stupid!”. Yani iş ekonomide bitiyor. Özellikle küresel kriz dönemlerinde seçmenler, ekonomiyi iyi idare edemediğine inandıkları siyasetçilerin gözünün yaşına bakmıyor.

KRİZ SAĞCILARA YARADI

İkincisi, ekonomik kriz ortamı, Avrupa’daki aşırı sağcı partilerin gelişimi için gereken zemini fazlasıyla sağladı.

Bu durumun en iyi örnekleri de Fransa’da Ulusal Cephe, Hollanda’da ise Özgürlükler Partisi oldu. Ulusal Cephe kanton seçimlerinde yüzde 12’ye yakın oy oranıyla tarihinin en parlak sonuçlarından birini elde ederken, Özgürlükler Partisi de ilk kez girdiği yerel seçimlerde 69 bölgede kazanmasını bildi.

Bu partilerin liderleri için ekonomik krizin sorumlusu belliydi: Göçmenler. Dilleri, kültürleri, dinleri, adetleri yabancı göçmenlerin, kendi ülkelerindeki yoksulluğu ve sefaleti geldikleri ülkelere de taşıdıkları, çok çocuk sahibi olup sosyal hak bahanesiyle yerlilerin emeklilik fonlarına ortak oldukları söylemi Avrupa’da hem sandıklara, hem de Norveç’tekine benzer terör eylemlerine yansıdı.

KÖKLERE GERİ DÖNÜŞ

Üçüncüsü, ekonomik kriz, yıllar boyunca umut olarak görülen liberal politikaların işe yaramadığını da gösterdi. Böylece özellikle Soğuk Savaş döneminde komünizm deneyimi yaşamış ülkelerde sosyal demokrat/sosyalist/sol partiler yeniden gözbebeği oldu.

Rusya’da komünistler geçmiş seçimlerin çok üzerinde bir sonuç elde etti. Hatta seçime hile karışmasa oranların daha da yüksek olacağı iddia edildi.

Eski Yugoslav ülkeleri Hırvatistan ve Slovenya’da sosyal demokrat partiler sandıktan en önde çıktı. Almanya’nın Bremen gibi batı eyaletlerinde Sosyal Demokrat Parti, Hıristiyan Demokratları ağır yenilgiye uğrattı.

Elbette her ülkenin her ülkenin iç dinamikleri ayrı, dolayısıyla bu genel tabloya uymayan örnekler de söz konusu olabilir. Ancak bazı ortak noktaları göz ardı etmek de mümkün değil.

AVRUPA NEREYE GİDİYOR?

Avrupa’nın siyasi haritasındaki bu değişimlerin 2012 ve sonrasına nasıl yansıyacağını tam olarak kestirmek zor.
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin dışişleri bakanları savunma ve güvenlik politikalarını da ortaklaştırmak konusunda hala umutlu açıklamalar yapsa da ekonomik kriz, birlik içinde fikir ayrılıklarını ve çatışmaları net bir şekilde ortaya koydu.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Avrupa’yı “Herkes kendi başının çaresine baksın” siyasetinin beklediğini söyleyebiliriz.

Bunun dışında şurası kesin; 2011 Avrupa’da muhalefetlerin yılı oldu.

[email protected]

Sevin Turan. (Hürriyet)

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?