KUM SAATİ..

İSRAİL DİZE GETİRİLDİ DİYE MEDYAMIZ GÖBEK ATARKEN, “NALET” OLSUN İÇİMDEKİ MERHAMETE! BEN EN ÇOK ERDOĞAN İLE AYDIN DOĞAN’A ACIYORUM.

***

KOMİK DEĞİL Mİ? AVRUPA’NIN EN BÜYÜK ADALET SARAYINI YAPAN İKTİDAR, ADALETİN IRZINA GEÇTİ.

***

SİT-COM MEDYASI, AKP’YE KARACAAHMET’TEN AİLE KABRİSTANI HAZIRLATIYOR.

***

ORHAN PAMUK’A İSVEÇ NOBELİNDEN SONRA ERDOĞAN’A ARAP NOBEL’İ VERİLİRKEN, VATANDAŞLARA EN BÜYÜK İKTİSAT NOBELİ GEREKMİYOR MU?

***

ÇÖKÜŞ YAKLAŞTI, AYDIN DOĞAN SİRKECİYE DÖNERKEN, SİT-COM’CU REZERVUAR GAZETECİLERİ KUTUPLARA KAÇMAYI TASARLIYOR.

***

Bu AKP gerçekten becerikli çıktı.

“Adalet Saray”ları yaparken “adalet”in ipini çektiler; Yargıtay’da mesai her sabah “böcek temizliği” ile başlıyor; hâkimler savcılar en yakın arkadaşlarıyla selamı sabahı kestiler.

Kendilerine muhafazakâr Müslüman süsü verirken dindar Türkiye’yi 40 parçaya böldüler.

Muhtaçlara oy için yardım götürürken çalışan yüz binlerce insanı işsiz bıraktılar.

7 yıldır “kemerleri bağlayın, take-off yaptık, uçuyoruz” derken memleketi aylık 5 milyar lira faize kemerlediler. Aylarca İMF’ ye dayılandılar, sonunda 25 milyar dolarlık bütçe yaması için “kırıtmaya” başladılar.

Bir yandan “açmam açamam söyleyemem” şarkısını terennüm ederken, aça aça Türkiye’yi Türk-Kürt; Sünni-Alevi karmaşasına sürüklediler.

“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” derken neyi kast ettikleri de çok sonra anlaşıldı; meğerse Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yeni tür bir “nöbet” düşünüyorlarmış, hem de teğmeninden orgeneraline kadar ayrımsız tutulacak bir nöbet! Silivri Nöbeti!..

Vatandaş ise sokakta kendi kendine konuşmaya, genç insanlar Alzheimer olmuş gibi durduk yerde kafa sallamaya başladı. Siyasete, devlet kurumlarına, devlet adamlarına inanç ve güven dip yaptı, yılgınlık ve bıkkınlık çaresizliğin önüne geçti.

Genel manzara bu!

Tuzu kuru, iktidar yanlısı medyada ve siyasette tam bir “sit-com” tablosu hüküm sürmekte!

Aşağıda ise yani halkta ve gerçek yaşamda sefalet, yoksulluk, yoksunluk ve çıkışsızlık hüküm sürüyor.

***

Önce okurlarımıza küçük bir izahatta bulunmamız gerekiyor. Neden yazı yazmaya hatırı sayılır bir ara verdik, onu anlatmaya çalışalım.

Tek bir cevabı var bu sorunun.  O da şudur:

Yazılı basında o kadar müptezel yazılar kaleme alınır, televizyonlarda o derece aşağılık programlar yayınlanır oldu ki, kıdemli bir basın mensubu olarak yazı yazmaktan tiksinir hale geldik. Gerçek bir gazeteci için yaşam biçimi olması gereken, doğruların ortaya konulma aracı olarak muazzam bir değere sahip olan yazı yazmak, hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek kadar aşağılandı, küçük düşürüldü.

Bu yüzden, tamamen kendi adıma konuşuyorum, bir süre “duralım” bir soluk alalım da, annemiz bizim de “medya umumhanesi”ne vesikalı yazıldığımızı düşünmesin, ayıplamasın dedik.

Bilinçli olarak yaratılan “sit-com” aleminin bir parçası gibi algılanmayalım.

Fakat akacak kan damarda durmaz, kaderimizse çekeceğiz ve yazmaya devam edeceğiz.

Çünkü birilerinin tam da bu zamanda, farklı bir duruş ve bakışı ortaya koyması gerekiyor.

Yoksa insanlarımız gazetelerde sadece “remote control”  düşünce ve görüşlerini “yazı” diye serdeden adamlarla; televizyonlarda bir araya gelip “kara propaganda” sahneleyen adamlarla, gerçek gazetecileri nasıl ayıracaktı?

Kaldı ki hem sayıları az hem de sesleri kısılmış bulunsalar da gerçek gazeteciler olarak yurttaşlık görevlerini eksiksiz yerine getiren dostlarımız da yok değil.

Haaa, bu meyanda, bir taraftan medyayı dikkatle takip ederken bir yandan da çok başarılı bir operasyon gerçekleştirdim.

Akbank’lılar, eksik olmasınlar, hiç sormadan benim adıma Wings diye bir kart çıkartmışlar, “isteğiniz uygun görüldü” biçiminde bir mektupla kartın çıktığını müjdelediler, zarfı yırttım attım, sonradan kurye şirketiyle üzerime gelmeye devam ettiler, kabul etmediğimi hem bankaya hem kuryecilere defalarca söyledim, kart şu sıralar nerede bilmiyorum. 4 ay uğraştılar yine de kartı bana yapıştıramadılar, çok eğlendim. Gördüğünüz gibi boş oturmadık yani…

Aynı dönemde…

Büyük şehirlerdeki “aç insan” oranının binde 25’lere çıktığı ülkede,  NTV’nin yetenek düşmanı sit-com’cularından Celal Pir’in nasıl “Ferrari” propagandası yaptığına; Kanal D’de hortlayan fanatik Ayn Rand’çı Sinan Çetin’in boşanmış çiftleri yeniden bir araya getirmek için “Hayat Sineması” programıyla “tamamen duygusal sebeplerle” nasıl kendini paraladığına da tanıklık ettik. Hülya Avşar’ın körlerle sağırlar birbirini ağırlar programına konuk olduğunda, aynı Sinan Çetin hazretlerinin nasıl 700 reklam filmine imza atmakla övündüğüne de şahit olduk. Cepleri parayla doldurulup zengin edilirken, borca batmış Türk halkının tüketim ekonomisinin köleleri haline getirilmesine aracılık ettiğini hiç sorgulamadığını, bunun sonucunda da Meclis’e davet edilip, eline mikrofon verilerek suç dosyaları raflarda bekleyen AKP milletvekillerine “yağ çekmekle” iştigal ettiğini, Sezen Aksu’nun açtığı bölücülüğü destekleme furyasına bizzat katıldığını da gördük.

“Kalbim Ege’de kaldı” diye dümenden gözyaşı döken Sezen hanımın, beynini AKP’nin Türkiye’yi bölme projesine demirlemiş olduğu da böylece ortaya çıkmış bulundu.

Aynı dönemde, kazık kadar sanayicilerin “makine” reklamlarında boy göstererek “tıkır tıkır” tekerlemesi etrafında işlerin AKP ile ne kadar tıkır tıkır gittiğini anlatmalarını izleyerek müthiş keyifli anlar yaşadık, Allah razı olsun hepsinden…

Lakin kardeşimiz Mustafa Koç’un aniden denizdeki bir dubaya toslaması ve dizinden ameliyata alınması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Yoksa denizler, her şeyin tıkır tıkır gitmediğine ilişkin bir takım uyarılarda mı bulundular, düşünmek lazım.

Bu arada unutmadan…

Yine NTV’de, Çiğdem Anad orkestrası eşliğinde, cehaletleriyle temayüz etmiş birkaç genç kadın gazeteci(!) tarafından desteklenmiş “geçkin” hatunların Kenan İmirzalıoğlu karşısında nasıl yalandıklarını görmek de hayli eğlenceliydi.

Bir taraftan usul usul memleketi istila etmiş bulunan “sit-com” medyasına giriş yaparken, öbür taraftan Çiğdem Anad’ın “haberci” gazetecilikten kakara kikiri sunuculuğuna dönüştürülmesini; Oral Çalışlar gibi muhalif düşüncenin her türlü belasını ve acısını yaşayıp savuşturmuş meslektaşların  “metamorfoz”a tabi tutulup nasıl “liberalleştirildiğini” görmemek hiç olmazdı.

Yıllarca “Aydınlık” çevrelerinde düşüncesi için mücadele veren, hapisler yatan, Cumhuriyet’te yıllardır yazı yazmaktayken yüzüne bakılmayan Oral biraderimizin, “liberalleşmeye” karar verdikten sonra televizyon televizyon gezdirilip, münasip konuşması için baş köşelerde ağırlanışı, başlı başına bir tez konusu olsa gerektir.

Tıpkı klasik bir Ankara gazetecisi olan Derya Sazak’ın, AKP’nin demokratik bir parti olduğu “ilmine” vakıf olduktan sonra ekranlarda gördüğü izzet ikramda olduğu gibi…

Babalar, erkek çocuklarının ergenlik yaşlarındaki hal ve tavırlarını özellikle izlerler, bir “efemine” kayma var mı, başı kıçı oynuyor mu diye fikir sahibi olmak isterler ki, doğru çizgide kalmaları için yardım edebilsinler…

Kör olası kader de bize, medyada saçları ağardıktan sonra orasını burasını oynatmaya başlayıp “liberalleşmeye” meyleden meslektaşları izleme cezası vermiş bulunuyor.

“Genetik” olarak yolları baştan belli Altan biraderler, Ali Bayramoğulları, Fehmiler mehmiler için yapacağımız bir şey yokken, sonradan devşirilenler için insan gerçekten üzülüyor.

Yılların devrimcisi Oral’ın bu noktaya geleceğini rüyamda görsem, ter içinde bağırarak uyanırdım herhalde…

***

Bu yazı, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisine “numara çekmeye” kalkıştığı günlerde kaleme alındı.

Elbet bir çift sözümüz olacaktır.

Ama daha önce birkaç not düşelim, medyanın nasıl bir sit-com arenasına çevrildiğini ilişkin olarak.

Bütün gazetelerin manşetlerden İsrail’e “yuuuh” çektiği bir günde, Vatan gazetesinin ünlü yazarlarından Reha Muhtar, “Cep telefonlarını kurcalayan kadınları” yazmaktaydı. Üstelik de aynı yazar birkaç gün önce, “sit-com gazeteciliğinin ne kadar iğrenç bir iş olduğundan” yakınıyordu.

Reha Muhtar’a matah yazılar yazdığı için dokunmuyoruz; sadece kendisi, “ilişkiler” konusundaki uzmanlık yazılarının arasına ikide bir siyaset sokarak, siyasetin ırzına nasıl geçileceğine “çarpıcı” bir örnek oluşturduğu için dokunuyoruz, lütfen havaya girilmesin. İlla havaya girecekse, yazı yazarak Kanyon’daki sirkülâsyonu nasıl arttırdığını Hıncal ağabeyine anlatarak girebilir.

Kafası kesilmiş horoza çevrilen Vatan gazetesinde birinci sayfadan ve Deniz Baykal’ın ağzından “TSK’nin komuta kademesinin istifaya davet edilmesi” de aynı duruşun bir diğer yansıması sayılsa gerektir.  Bu anlamda gazete yayını, kendi yazarı ile “pişti” olmaktadır. Birkaç sayfa sonra Can Ataklı’nın köşesinde, “ha”sı gitmiş “fız”ı kalmış bir grup siyasetçiye (Çiller, Kesici, Sarıgül, Söylemez vb gibi) kan vermek için kendini Kızılay’ın şefkatli kollarına terk etmiş olması da aynı sit-com’un bir uzantısıdır, nitekim.

Türk siyasetinde geleceğe “nizamat” vermeye kalkışan Can Ataklı’nın, medyada şimdiye kadar yöneticiliğini üstlendiği hangi birime nizam ve intizam verebildiğine bakması gerekmez mi evleviyetle…

Can’ın, bir zamanlar Sabah gazetesinde çalışanlara “zam” yapılırken, Dinç Bilgin’e ve Zafer Mutlu’ya rağmen ne kadar hakkaniyetli ve başarılı zamlar yaptığını anlatması da vaziyeti kurtarmıyor ki, koskoca gazete bu tür zibidilikler yüzünden şimdi Çalık ve hempalarının elinde oyuncak haline geldi.

Anlatmak istediğimi tabii ki anladınız, sit-com usulü düşünce ve yazı tarzından söz etmekteyim.

Gülse Birsel’in dizilerde, Okan Bayülgen’in konuklarında, Mirgün Cabas ile Hakkı Devrim gibi daha yüzlercesinin sürdürdüğü sit-com furyasını, yılların gazetecileri köşelerinde ve sayfalarında ruhen devam ettiriyorlarsa bu işte bir sakatlık olması gerekmiyor mu?

Bu furya öyle bir hale geldi ki, Hıncal Uluç’undan, Can Ataklı’sına bir çok köşe yazarının yayınladıkları fıkralarda bile muazzam düşüş yaşanıyor. Gülünç fıkra seçemiyorlar, “sense of humour” bitmiş!

Nedenlerini daha sonra tartışmaya çalışacağım.

***

Gelelim İsrail’in, Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a reva gördüğü aşağılayıcı muameleye.

Gazeteler manşetlerden bağırıyor, televizyonlar saatlerce yayın yapıyor.

Türkiye yangın yerine dönmüşken ağzını bıçak açmayan (ayrıca açsa ne söyleyecek ki) ve her ağır gündemde soluğu yurtdışında alan Abdullah Gül’ün, “büyükelçiyi çekeriz” diye derhal posta koyması davulcu yellenmesi mesabesindedir ancak.

İsrail, mizanseni tasarlarken, Abdullah Gül’ün hemen posta koyacağını, Erdoğan’ın dayılanacağını (yani krizi iç kamuoyunda yükselişe tahvil etmeye çalışacaklarını) ve icabında elçinin çekileceğini hesap etmemiş olabilir mi?

O halde İsrail, “one minute” sürecinden beri kendisini itip kakmaya çalışan AKP’nin ekmeğine şimdi neden yağ sürsün? TSK’ne Heron’ların gönderilmesine de tam karar verilmişken üstelik…

Birçok senaryo mümkün ama bu gelişmeyi doğru okuyabilmek için, AKP marşandizinin son süratle hangi “yol ayrımına” doğru gittiğine bakarak karar vermek en makulü olsa gerek.

Medyada yaygın biçimde forse edilen “görüntü kaymasına” aldanmamalı.

İsrail bunu yapmıştır çünkü bizzat AKP’ye “bir şeyler” söylemek istemiştir. Bunu küresel planda anlayan anlayacaktır, AKP anlayacak mıdır, orası tartışılır.

Buna karşılık, AKP’ye satılmış kalemler ve manşetler demeye getiriyorlar ki, “Bu hareket, Türkiye Cumhuriyeti’ne çekilmiş bir harekettir. Gereği yapılmalıdır.”

Yani, zımnen “AKP hükümeti eşittir Türkiye Cumhuriyeti!”

En aslan kesilenler de, bugüne kadar sürekli Cumhuriyet’e, TSK’ne ve Yargı’ya ebleh bir “statüko” söylemiyle saldıranlar. Yani liberal bozuntuları, bilmem kaçıncı cumhuriyetçiler, AKP yandaşları, muhafazakâr kamuflajlı yeni medya zibidileri…

Hazır fırsat çıkmışken, “küresel operasyonlar” enstrümanı olarak yaratılıp, “kişisel çıkarlar” enstrümanı haline getirilen AKP ile Türkiye Cumhuriyeti devletini “özdeşleştirmek!

Yok yaaa! Anan güzel mi?

Adama sorarlar:

İktidara getirildikten sonra Amerika’daki Yahudi lobisinin en büyük madalyası ile takdir ve takdis edilen ilk müslüman ülke başbakanı olan Erdoğan, bir zamanlar bu kadar enseye tokat mabada parmak olduğu adreslerle şimdi papaz mı oluyor, yoksa İsrail Türkiye’ye meydan mı okumaya çalışıyor?

Hangisi?

Size söyleyeyim.

İsrail’in Türkiye’yi karşısına alması için kafayı üşütmüş olması yetmez. Aynı zamanda, arkasındaki tekmil Hristiyan aleminin de kafayı yemesi gerekir. Küresel finans kapitalin sonu gelmeyen ahlaksızlıkları yüzünden pusulayı ne kadar şaşırmış olurlarsa olsunlar Batı, kolay kolay enayilik yapamayacak durumdadır.

O halde vaziyet şöyle olamaz mı?

Değerli dostum, kardeşim ve meslektaşım Hayrullah Mahmud’un yıllardır altını çizdiği gibi, AKP treni son hızla İsrail-İran yol ayrımına gidiyorsa; bay Erdoğan da “kardeşim Ahmedinecad” muhabbetine iyice sardırmış olup, şu günlerde de Rusya’da Putin’den bir nefeslik çıkış aramakta ise, tam da kritik Rusya ziyareti öncesinde yaratılan büyükelçi krizi neyi hedefliyor olabilir?

Hedef herhalde, İsrail açısından “Türkiye ile köprüleri atmak” değil, “AKP ile köprüleri atmak” olarak pekâlâ okunabilir. Üstelik de sadece İsrail’in köprüleri atması mı, hiç sanmam!

AKP medyasının farfarası da bunu “tersinden” kanıtlıyor.

“İşler sarpa sarıyor arkadaşlar, İsrail’in gönderdiği bu ağır salvoyu AKP göğüslemesin, Devlet göğüslesin!”

Ne oldu beyler?

Bir sürü devletin karşılıklı oyunda kafa çatlattığı politik operasyonları, AKP’nin kurnaz iç politika ayaklarıyla çözebileceğinizi mi düşündünüz yine?

Medyada satın alınmış kalemlerle, dünyanın düzenleneceğine sahiden inanmış mıydınız yoksa?

Bu iş için 500 Fehmi Koru, 400 Cengiz Çandar, 350 Hasan Cemal, sonradan devşirilen 150 Oral Çalışlar, 80 Derya Sazak, 75 Ahmet Hakan ve 32 Mehmet Tezkan’ın bile yetmeyeceğini bir saniye olsun aklınıza getirmemiş miydiniz?

Yoksa NTV’deki bir “Yazı işleri” programının meseleyi düzeltebileceğini mi düşünmüştünüz?

Ruşen Çakır anlatacak, Mirgün Cabas kafa sallayacak, olacak bitecek, öyle mi?

Veya Hasan Cemal ile Cengiz Çandar, televizyona kurulacaklar, sandalyelere aynı türküyü söyleyen eski MİT’çileri, pusulasını yitirmiş emekli diplomat ve askerleri menemen testisi gibi dizecekler, konuyu çözecekler…

Mehmet Barlas ağabeyleri de ertesi gün gazetedeki köşesinden bu arkadaşları alınlarından öperek tebrik edecek: “Aferin size, çok iyi sorguluyorsunuz militarizmi!”

Müthiş analizci ve komplo senaryocusu Fehmi Koru veya koyunun olmadığı yerde abdurrahman çelebilik taslayan Taha Akyol, İsrail’in büyükelçimizi aşağılayarak ne yapmaya çalıştığını anlatsalar da öğrensek, öyle değil mi? Veya cankuşlarını tebrik eden Mehmet Barlas, incili Çavuş fıkrasıyla işi öteleyeceğine bizi bu konuda aydınlatsa daha iyi olmaz mıydı?

Bakınız, bütün yandaş gazetelerin manşetleri Erdoğan-Putin görüşmesini, “Sınırlar kalkıyor”, “Türkiye-Rusya altın dönemi!” falan diye yıkayıp yağlıyor.

Altını okuyoruz, nedir yahu Rusya’da gömü mü bulduk diye heyecanlanıyoruz, çıka çıka karşımıza haber diye ne çıkıyor:

Vizenin kaldırılması için çalışma yapılacakmış!

Bırakın traşı da İsrail’deki elçilik krizini analiz edin bakalım, neymiş!

Aman ben size hilal-i ahmer’e bağış kabilinden minicik bir analiz vereyim, bir başka hususta da. Hem de beleşe!

Bu kadar bağırmanız, bu kadar yıkama yağlama ihtiyacınız ve geldiğiniz pervasızlık noktası, hayatınızı ve istikbalinizi emanet ettiğiniz AKP’nin çökmek üzere olduğunu gösteriyor. Siz kokusunu alırsınız böyle şeylerin, eski tüfeksiniz neler görüp neler geçirdiniz bu alemde!

Artık…

Ne yapsanız fayda etmez, etmiyor.

Desteklediğiniz, payandaladığınız AKP iktidarı iyice bel vermeye başladı.

Sizin desteklediğiniz partinin tepe heyetinden kimileri, İngiltere’nin hala dünya imparatoru olduğuna inanıyor, kimileri Amerika’dan yediği fırçayı Putin’le hafifletmeye çalışıyor, kimileri CIA’nın kucağına oturtulmuş cemaatin memleketi aydınlığa kavuşturacağını düşünüyor…

Çok büyük bir kısmı da, küpümü biraz daha doldurayım, çatırtı gelmeye başlayınca vınlarım, diye orada durmaya devam ediyor.

Nasıl olsa sonunda hesabı verecek olanlar, “gizli anlaşmaları yapmış olanlar” değil mi?

İsrail’in büyükelçimiz üzerinden yürüttüğü operasyona karşılık medyada yürüttüğünüz aldatıcı AKP propagandasından iktidarın ne kadar memnun kaldığı da, Erdoğan’ın ayağının tozu ile cemi cümlenize teşekkür etmiş olmasından da açıkça anlaşılıyor değil mi?

İşinizi “doğru” yaptınız başbakandan aferini aldınız, tebrikler.

***

Size öncelikle, sevgili dostum gazeteci Hayrullah Mahmud’u dikkatle, özenle okumanızı tavsiye ediyorum. Ortadoğu uzmanı geçinen “kurye Cengiz” (iki hafta kadar önce yazdığın İran ile ilgili yazını dönüp okursan sana neden kurye dediğimi anlarsın) sana özellikle söylüyorum. Ve sair kuryelere de Cengiz üzerinden sesleniyorum:

Ülkenin “çaresiz desinatörleri” kendisini her ne kadar, “analist, stratejist” diye algılamaya başlamışlar da, o ısrarla ben sade bir gazeteciyim varın gidin yolunuza hemşerim, tevazuunda ise de Hayrullah’ı okuyun anlamaya çalışın, bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp, eşşeklikte ısrar etmek hepten ayıp!

Yıllardır diyor ki, “AKP’nin kişisel mecburiyetleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mecburiyeti değildir.”

Ne demek yani?

İsrail ve ardındaki güç adreslerinin operasyon mesajları ile hatırlattıkları mecburiyetler, Türkiye Cumhuriyetinin mecburiyetleri değildir.

Pirincin taşını bizzat AKP ve yandaşları ayıklayacaktır.

Hadi durumu analiz edin diyoruz, dut yemiş bülbüle dönüyorsunuz. Bütün dünyayı köşelerinizde analiz ediyorsunuz, iş AKP’ye geldi mi çıt yok, ayıp değil mi yahu!

O halde ben size çıtlatayım birazcık:

Sakın bu kez “AKP’nin başına çuval geçiriliyor” olmasın.

Nasıl, Türkçeye iyi çevirdik mi?

Haaa, bu arada…

O hükümet, AKP hükümeti bile olsa, uluslararası bir terbiyesizlik söz konusu olduğunda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi hükümetine “sahip çıkmanın” taktik imkanlarını kullanacaktır elbette, kullanmalıdır da… Ama AKP’nin de elinin yanması gerektiğini bilerek…

Nasıl durulması gerekiyormuş demek ki!

Siz sırtına bindiğiniz, tepe tepe hedefe yönelttiğiniz AKP’yi beygir gibi kullanıp sonunda İsrail ile kafa kafaya tokuştururken, bizler o heyet AKP tepe heyeti bile olsa, “kurda kuşa yem etmemeyi” ilke biliriz. Çünkü sandalyesinde Erdoğan dahi oturuyor olsa, Başbakanlık masasında Türk bayrağı bulunmaktadır.

Bu anlamda, çok Avrupacı, çok demokratik, çok şeffafçı, çok bilmem ne olduğunuz cihetle bize “kol kırılır yen içinde mi kalır” diye soracak olursanız, evet bu bahislerde kol kırılır yen içinde kalır, olaylar öyle gelişir ki, sonuçta Türkiye kaybetmeyip kazanır, AKP gibi zehirli bir sarmaşık bile içerdeki yerli bahçıvanlar tarafından ayıklanır.

Hiç kimse, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine hareket çekemez.

O hükümet eninde sonunda tövbekâr olacak, nadim olacak, ülkesine ve milletine biat edecek nasılsa!

***

Daha önce söyledim mi bilmiyorum, medyada yuvalandırılmış bu liberal-muhafazakar ittifakı “destekliyormuş” görünürken, en büyük kötülüğü yine AKP’ye yapıyor.

Başbakan Erdoğan, bir yandan tek adam, tek seçici, en büyük kudretli, milenyum padişahı havasına sokulurken, gerçekte ise acınası bir resmin içine sokuldu.

Eski küresel dostlar ya ortada yok, ya da karşıya geçtiler…

Medyadaki muhafazakârların ekseriyeti MİT, polis ve cemaat tarafından angaje edildi, zenginleştirildi, oynaklaştırıldı. Farklı çizgilerde kullanılabilir hale getirildi.

Çoğunluğu eski “sol”dan gelen ikinci cumhuriyetçi, liberal miberal tayfa zaten çoktandır “dosyalı”, kimi 12 Eylül’den darbeli, kimi ise İsveç, Norveç, Brüksel ve Paris’ten “zihinsel pasaportlu!”

Bunlara şimdi, Almanya’da yıllarca semirtilmiş olup, son kesti de liberallere yanaştırılan Yağmur Atsız gibilerini; onunla da yetinmeyip işgüzar Mehmet Altan’ın başına getirildiği Star’da ekmek parasına kalem oynattırdığı “çakma” liberalleri ekleyin.

Ergun Babahan’a köşe verdiler, her Allahın günü TSK’ya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne çakıyor, sanırsınız harbiden liberal, oysa Ergun hiçbir şeye inanmaz ki liberalizme inansın. Kaldı ki, bir namuslu liberalin esasta devletiyle “kapışmasının” bile kuralları ve ahlakı vardır.

Alın, “Ergenekon kahramanı” haline getirilen Şamil Tayyar’ı. Arkasına cemaat-polis-MİT kuvveti konulmamış olsa, kendi başına muhtara dilekçe yazmakta güçlük çekecek bir gariban olmasaydı, ceza yediği gün ağlamaya başlar mıydı, mealen “beni kim koruyacak” diye?

Mehmet Altan, şimdi bu güzeller güzeli yazar kadrosuna arka sayfadan bir adet cemaat yetiştirmesi genç çocuk katınca gerçekten tüy dikmiş oldu.

Yahu Mehmet kardeş!

Bu herifler yazar mazar değil, sırf Silahlı Kuvvetler’e sallamak için tutulmuş çocuklar olduğu bas bas bağırıyor.

Ben Ahmet Kekeç’in yerinde olsam, bu kadroya bakınca saçımı başımı yolarak gazeteden kaçardım.

Bağlarsak, söyleyeceğim şu:

AKP’nin sırtına kene gibi tünemiş olan bu liberal (haybeden) demokrat ekip, aynı zamanda Aydın Doğan’ın da sırtına tünemiş bulunduğuna göre..

AKP’ye hayrı olacak heyetin, neden Aydın Doğan’a hayrı dokunmuyor? Neden milyarlarca dolarlık servetin sahibi Aydın Doğan çöp toplayan şarapçılardan daha mutsuz şimdi?

Neden aynı heyet, Dinç Bilgin’in de sırtına tünediğinde sonunda sırtındaki ceketini bile aldılar?

Sözüm, günahım kadar sevmediğim AKP iktidarınadır.

Ya seni destekleyen bu heyet, uğursuz bir heyettir.

Ya da tamamen operasyonel bir heyettir.

Adeta misyoner bir yıkım ekibi!

Mahir Kaynak geçenlerde köşesinde önemli dönemeçlerde rol verilen “enkaz ekipleri”nden söz etmekteydi. Biz işte bu cumhuriyet düşmanı “liberal”(!) tayfanın yarattığı enkazı Sabah gazetesinde yaşamış insanlarız.

Ki Sabah sonunda ne hale geldi gördünüz.

***

Bir şey hissediyorum, size onu anlatacağım. Önce fotoğrafı koyalım:

Yarınların düzenlenmesine ilişkin büyük kapışma medya üzerinden yürütülüyor.

Türk medyası büyük bir “sit-com” arenası haline getirildi.

Kim getirdi?

Küresel adresler, medyaya bir noktaya kadar nüfuz edebilir. Misal, kucağa oturtulmuş cemaat üzerinden, oraya buraya sızabilirler.

Amerika’da bir şekilde tedrisattan geçirilmiş birçok unsur, görev başında tutulabilir, desteklenir. 15 yıldır penis yazıları arasına eşi Rana’yı sıkıştıran, zenci Türkler, beyaz Türkler saçmalamaları neticesinde, ülkede “eski zenci” AKP’liler iktidar olunca işi bürokrat hükümeti önermeye götüren, en sonunda da Kürt şarkıcı Rojin’e “yazıyla” sarkıntılıktan sanık sandalyesine oturan Serdar Turgut buna çarpıcı örnektir.

8 yıldır AKP hakkında yazacak hiçbir şey bulamayıp, hep CHP’ye ve Baykal’a yüklenen Engin Ardıç’ın “iktidarı göremediği” için gözlük kontrolüne gitmesi gerekirken, her nasılsa hiç işsiz kalmaması da enteresandır. Birçok arkadaşı işsiz kalırken üstelik… Engin kendini o noktaya getirdi ki, Müjde Ar’ın ekranlardaki refleksleri onunkinden daha politik muhalif kaçıyor.

Kendisini “Harvard”lı sanan Eyüp Can’lar Hürriyet’te 3 günden 5 güne yazmak üzere forse edilebilir.

Çok kötü yazı yazan, biraz daha açayım iletişim fakültelerinde “nasıl iyi yazı yazılamaz” diye ders olarak okutulması gereken Ahmet Hakan’lar şöhrete kavuşturulabilir.

Bunun bir örneğini, daha agresif, daha küfürbaz, daha bilinçsiz ve seviyesiz fenomen Fatih Altaylı’nın aniden Hürriyet’e yapıştırılmasında görmüştük zaten. Şimdi Ciner’e yapıştırıldı, oradan eski patronuna sallıyor, çaresizlik içinde…

Lafıma aldanmayın sakın, insanın parasının olması “çareli” olduğunu göstermez.

Özetle demek istediğim şu:

Bütün bu angajmanlara ve sistematiğe “MİT” vaziyet ediyorsa, yanlış ediyor. Konuyu bilmediği, araştırmadığı ve tembellik ettiği apaçık ortadadır.

Bütün bu düzenlemeleri başka adresler yapıyor da Milli İstihbarat seyrediyorsa bu daha büyük felakettir.

Burada bir parantez açmak gerekiyor.

Kimi tecrübeli kalemler tarafından sık sık dile getirilen bir argüman var:

MİT, dış güvenlik konularında uzmanlaşmıştır ve işi budur. İçeriye bakmaz.

Oysa bu tam bir aldatmacadır.

Türkiye’nin içi, “dış” haline getirilmişse, medya da neredeyse tamamıyla bir dış istihbarat operasyonları arenası haline gelmişse, MİT buraya doğru yönelmeyecek, doğru bakmayacaksa, nereye bakacaktır?

Türkiye, dünyanın bir mücevheri olarak, tekmil küresel adreslerin at oynattığı yer haline gelmişse, medya da bunun temel oyun alanlarından biri ise, ülkenin istihbarat kurumu nerede oynayacak oyunu ve nerede gösterecek yeteneklerini?

Alaska’da mı?

***

Yazının başında, sit-com kepazeliğinin sonunda nereye geldiğimizi tartışacağım demiştim.

Bütün medyada, ağırlıkla televizyon haberciliği, programcılığı ve tartışma üslubunda, tali olarak da Hürriyet grubunun geçirmekte olduğu metamorfozda, şu soruya cevap aramak zorundayız:

Bu medya ile nereye kadar nasıl gideceğiz?

Dünyada hak ettiği saygınlığa ve güce ulaşmış bir Türkiye’yi yaratmak için, nasıl bir medyaya ihtiyaç var?

Başbakan Erdoğan sonunda Kral Faysal adına verilen Arap Nobel’ini bile aldı, 200 bin doları da cebe indirdi, daha ne istiyorsun diyorsanız…

Muhafazakâr görünümlü cemaatçi yeteneksizler gibi AKP iktidarı 1000 yıl sürecek, diyebiliyorsanız…

Ruhlarını “kiralamış” liberal görünümlü cumhuriyet düşmanları gibi bakın ne güzel demokrasi geliyor, diye düşünüyorsanız…

Altan biraderler ile onların kötü kopyalarının dillerine doladıkları gibi, bize yeni bir Silahlı Kuvvetler lazım, diye düşünüyorsanız…

Açıkça söylemek isterim ki, bu kafayla bir yere gidilmez.

Gidilse gidilse şuraya gidilir:

Çökmeyecekmiş gibi duran, hazcı, eğlenceci, indirmeci, götürmeci çatı çöker, destek olmaya çalışanların hepsi altında kalır.

Ne medya kalır, ne TÜSİAD kalır, ne AKP kalır, ne CHP-MHP kalır.

Bu millet alayının üzerinden silindir gibi geçer.

Bir de tiyo vereyim:

Ortalığı temizleyip, düzene sokma işini artık askerler üstlenmiyor. Sıra millette!

AKP’nin dolaylı olarak Türkiye’ye böyle bir kıyağı oldu, olacak.

Hırsızlıklara, kayırmacılığa, yolsuzluklara, yalana ve dolana karşı millette öyle bir nefret birikiyor ki, bunu fizik güç terimleri ile anlatamazsınız.

Embesil medya aktörleri “sivil dikta mı, yoksa askeri darbe mi” diye sahte tartışmalar yapadursunlar…

Tsunami usul usul yaklaşıyor.

Nereden anladın derseniz, sokağa bakıldığında açıkça ve net biçimde görülüyor.

Ayrıca, “rezervuar gazetecileri” şeklinde tesmiye edilen Ertuğrul Özkök ve saz arkadaşları da son günlerde “Kutup gezilerinden” söz etmeye başladılar. Mehmet Yılmaz ön keşif yapmak için yola çıktı bile…

 İlker Sarıer

14 Ocak 2010

Önceki haberDurum Analiz?!
Sonraki haberHangi Müslüman?!
Amerika'nın ilk Türkçe internet Gazetesi, Alaturka Online, 2001 yılından beri Amerika'da en çok okunan, tamamen bağımsız ve tarafsız haber yapan tek Türk Gazetesi. First Turkish American Newspaper - Amerika'daki Türklere Ulaşmanın en Kolay Yolu ! Habersizsiniz ya da Haber Sizsiniz! Alaturka, Gerçek insanlar, Gerçek Haberler. Amerika'daki Aileniz - Alaturka.

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?