Oteller ve uçuş pahalı değildi ama şehrin tarih, ses, tat ve görüntüleri paha biçilmezdi.

Aylardır ucuz bir biletle Avrupanın herhangi bir yerine nasıl giderim diye düşünüyordum. Beklediğim ucuz bileti Şubat ayına kadar bulamadım ve bulduğumda ise bu bilet beni tam Avrupa’nın merkezine götürmeyecekti.

Rüyalarımın bileti Sevgililer Günü özel fiyatıydı. 599 dolara gidiş geliş Los Angeles’tan iki kıtayı kapsayan İstanbul’a ve bütün bu fiyata vergi dahildi.

Bu fiyat size eşlik edecek biriyle mümkün ve Şubat ayında geçerli. (Uçuş Türk Havayolları’yla. Şimdilerde bu fiyat olmasa da 758 dolara Amerikan Havayolları’yla uçmak mümkün.)

Arkadaşım Sonia’yla seyahatimi bir haftalık eşyalarımı alacak bir kabin valiziyle planlamaya başladım. 13 saatlik uçuşta okuyacağım rehber kitaplarda İstanbulun eski ucuz günlerinde olmadığını anladım. Fakat euronun hala geçmediği bir ülkenin bana tatil sezonun olmadığı bir vakitte gitmemin cazip olanaklar sunacağını biliyordum. Bir gün içinde bu Türk şehrinin gezilebilir ve o kadarda pahalı olmadığını gördüm.

Bütçemize uygun 100 doların altında 71 dolara iki kişilik mini bar ve mikrodalgasız fakat açık büfe iyi kahvaltı veren ve yatarken de iki büklüm olmadan uyuyabileceğimiz, spa-saunalı, Holiday Inn Express seviyesindeki bir oteli Beyoğlu bölgesinde bulduk.

Kafeterya türü sıcak ve soğuk Türk yemeklerinin sunulduğu 8-10 dolara yemek yiyebileceğiniz lokantalar öğlen ve aksam yemekleri için idealdi. Eski dünyanın superstarları olan Ayasofya, Sultanahmet ve Topkapı Sarayı bedavadan 11$a fiyat aralığındaydı.

Otel ve yiyeceklerden kıstığımız parayla Türk Hamamı (60 $) ve Mevlevi gösterisini (22 $) izledik.

Her otel ve dükkanda astronomik fiyatlardan uzak bir tatil yabancı bir ülkede cennetteymişiniz fikrini uyandırıyor. İstanbul’da geçirdiğim bir haftada bilet dahil 1400 dolar harcadım ve bu harcamayı Paris ve Londra’da tutturamayacağınız gibi hiçbir şehir size hem Avrupa’nın hem Asya’nın tadını vermeyecektir.

İstanbul eski ve yeniyi kafanızda birleştirebileceğiniz yürünebilir bir şehir. İstiklal caddesinde insanlar yayalar icin trafiğe kapatılmış geniş caddede dükkanları gezebiliyorlar.

Tabii ki Burger King ve Starbuckslar var ama burası insanları izlemdk ve bu esnada sıcak kestane yemek için ideal bir yer.

Bir vejeteryen olarak patlıcan, ıspanak, sarımsak, mercimek çorbası ve kek gibi kesilen yoğurttan yiyebilirdim. Menüye gerek yok, sadece ne yemek istediğinizi gösteriyorsunuz ve garson size yemeğinizi getiriyor.

Otelden 45 dakikaya Haliç’i kesen Galata köprüsüne yürüyorduk oradan da eski şehre. Köprüde her sabah olta ve kovalarıyla dizilmiş balıkçılar vardı. Köprünün yanında geleneksel biçimde dizayn edilmiş botlardan kalabalığa 3 dolara ekmek arası balık ekmek servis ediliyordu.

Bu noktadan Mısır çarşısı, Kapalıçarşı ve Sultanahmet’e gitmek çok kolay. Kapalıçarşı sadece alışveriş yapacağınız bir yer değil aynı zamanda kubbeli binaları, 18 karat altından, müzik aletlerine, elle boyanmış seramiklerden, ucuz malzemelere her şeyi bulabileceğiniz tarihi bir yapı.

Dükkan sahipleri ellerindeki satmak için buradalar, en ufak bir ilgi gösterdiğinizde hemen atlayıp gümüşlerinin, kolye ve takılarının  kalitesini size anlatırlar.

Hafta ortasında Sonia, şehri farklı bir bakış acısıyla görmemiz için Sultanahmet yakınlarında otele çıkmamızı önerdi.

Gecesi 53 dolara wi-fi ve kahvaltılı Vezir Otel’i bulduk. Pansiyon usulü, asansörsüz ve internetin bazı bölgelerde çektiği bazılarında çekmediği bu oteli fiyatından dolayı beğendik. Yataktayken yakındaki camilerden gelen ezan sesi vardı. Ayasofya, Sultanahmet Cami ve Topkapı Sarayına yürüyüşle beş dakika mesafede olmamız bir haftada gezeceğimiz yerleri bir buçuk günde bitirmemizi sağladı.

Avrupa ve Asya’yı birbirinden ayıran su yollarında 6 saatlik bir boğaz turu kişi başı 14 dolara patladı, bir o kadarda verip gidiş geliş Prenses adalarından biri olan Büyükada’ya bir buçuk saatlik yolculuktan sonra vardık. Bu adalarda araba yasak sadece bisiklet ve faytonlar var.

Adaya indiğimizde bazıları dükkanlara, bazıları lokantalara bazıları da deniz kıyısında kısa geziye çıktı. Biz adanın iç kısımlarına doğru yürürken villaları fayton seslerinin içinde kaybolduğu bir sessizlik denizinde gördük. (Hafta sonları bu adaların çok kalabalık olduğunu belirtmek isterim)

Adadaki bir tepede bulunan Aya Yorgi kilisesine çıkıp İstanbul’un binalarla dolu tepelerine baktığımda ayakkabı bağcıklarımın beni ne kadar uzaklara götürdüğünü fark ettim.

(ZamanAmerika)

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?