Laik Türkiye?!

LAİK TÜRKİYE / GAZİ, “İRTİCA” KELİMESİNİ DIŞ DESTEKLİ ŞEYH SAİD İÇİN KULLANMIŞTI; YAŞASAYDI BOP EŞ BAŞKANI ERDOĞAN’IN AKP’Sİ İÇİN NE DERDİ

 

YA DA

 

AKP & GÜLEN CEMAATİ, NEDEN “EN BÜYÜK TEHDİT” OLARAK “JANDARMA”YI GÖRÜYOR

 

VEYAHUT

 

HANGİ DARBE: HAKİ Mİ ÇİMEN YEŞİLİ Mİ VE/VEYA CUMHURBAŞKANI’NIN MECLİS’İ FESİH YETKİSİ VARKEN, DARBEYE NE GEREK VAR?!

 

Laik Türkiye?!

 

……………..

 

 

GAZİ, “İRTİCA” KELİMESİNİ DIŞ DESTEKLİ ŞEYH SAİD İÇİN KULLANMIŞTI; YAŞASAYDI BOP EŞ BAŞKANI ERDOĞAN’IN AKP’Sİ İÇİN NE DERDİ?!

 

Hangi Laiklik?!

 

Kanun No: 431

Madde1- Halifenin görevine son verilmiştir. Halifelik, Hükümet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen mevcut olduğundan, “Hilafet Makamı” kaldırılmıştır.

Görüldüğü üzere bir kısım “Siyasal İslamcı” çevrenin iddiasının aksine, Atatürk “İslamiyet”i değil “Halifelik Makamı”nı kaldırmıştır.

Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de ilan edilirken, “Halifelik” 3 Mart 1924’de kaldırılmıştır.

Bu bakımdan ortada anlaşılmayacak bir durum olduğunu zannetmiyorum.

Bu anlamda, kafa bulandırmak isteyenler için içi “bol proteinli” birkaç bilgi notu daha yansıtayım…

Usta şair ve ünlü fikir adamı Attila İlhan, Aksiyon dergisine verdiği söyleşide, Gazi’nin “Laiklik ve irtica” konusuna bakışı hakkında çok net cevaplar verir.

Meslektaşımız Haşim Söylemez’in, 10 Ekim 2003 tarihli söyleşisinden aynen aktarıyorum:

(…)

AKSİYON: Uzun yıllardır Atatürk konusunda çalışma yapıyorsunuz. Bu zamana kadar farklı bir bilgi ile karşılaştınız mı?
İLHAN
: Farklı tespitlerim oldu. Son iki seçimdir halkın bazı partileri tasfiye etmesi, bu partilerin dış politikadaki başarısızlıklarından kaynaklanıyor. Milli bir politika yerine Batı’nın istekleri yerine getiriliyor. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’da farklıdır. Gazi, Batı ile savaşmıştır; Batıcı değildir. Marksizm ile Atatürkçülük birbirine zıttır fakat Paşa, Marksizme karşı değildir. O zamanlar Bolşevizm vardı ve itibar görüyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan ilk iki parti de komünisttir; Türkiye Komünist Fırkası ve Halk İştirak Fırkası. Bunlardan bir tanesinin üyesi de Mustafa Kemal’dir. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey’i Rusya’ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok. Falih Rıfkı Atay, 21 Mart 1931’de Cumhuriyet gazetesinde bu durumu yazıyor; “Cumhuriyet Halk Fırkası sol bir devrim fırkasıdır. Solun unsurlarını sol dışında bırakarak kendini taşlaşmak tehlikesine atamaz” diyor. Bütün bunlar Atatürk’ün tam bir solcu olduğunu ortaya çıkarıyor.
AKSİYON: Atatürk’ün solculuğu dış politika ile mi sınırlıydı?
İLHAN
: Hayır. Mustafa Kemal Paşa bir Fransız devrimcisidir. Sovyet devrimcisi değildir. Demokrasiyi gerçekleştirmek istiyordu. Fransız devrimi olduğu zaman dünyada emperyalizm diye bir şey yoktu. Fakat Kemalizm hareketi başladığında dünyada emperyalizm vardı. Emperyalizme karşı savaş verdiğin zaman doğal olarak ulusal bir boyuta geliyorsun. Ancak buradaki mücadele daha çok kendini korumak içindi. Bunun için de Gazi, kuzey cenahı Ruslara veriyor, sırtını İran’a dayıyor. Sadabad Paktı’nı kuruyor; içinde Irak, İran, Afganistan var. Bir de kuzey meselesini Balkan Paktı ile çözmeye çalışıyor. Yani Osmanlı’ya bağlı kavimlerle yeniden bir birlik oluşturuyor. Suriyeliler gelip “Bizi kurtarın” diyor ancak Gazi, “Bizim gücümüz sadece kendimize yeter. Siz kendinizi koruyunuz. Sonra federasyon veya konfederasyon düşünebiliriz” diyor.
AKSİYON: Ama Osmanlı”nın birleştiricilik vizyonu din birliğine dayanıyordu.
İLHAN
: Gazi’nin İslamiyet’e karşı bir tavrı yoktur. Suriye için “Bizim istediğimiz tam bağımsız bir Müslüman Suriye Cumhuriyeti’dir” diyor. Ancak kendisi laiktir. Çünkü Fransızlar o tarihlerde Lübnan’ı yarı Hıristiyan hale getirmişlerdi. Suriye için de böyle bir çaba vardı. İran, Irak için de aynı durum geçerliydi. Bir konfederasyon ortaya çıkacak, lakin İslamiyet üzerine oturan laik bir devlet anlayışı olacaktı. Başındaki güç ise Türkiye! Mustafa Kemal Paşa başından beri kurtuluşu Doğuda aradı. Batıyı hiç düşünmedi.
AKSİYON: İslamiyet üzerine oturtulmuş bir laiklik anlayışı diyorsunuz. Laikliğin anayasaya alınmasıyla böyle bir ihtimal ortadan kalkmıyor mu?
İLHAN:
Bir çelişki var. Ancak insanlar bilmedikleri için yanlış yorumluyor ve öyle tavır alıyorlar. Mustafa Kemal’in laiklik hareketinde İslamiyet’e direkt olarak bir taarruz yoktur, olamaz da. Laiklik Türkiye’nin anayasasına 1937’de girmiştir. Bu tarihe kadar parti tüzüğünde tutuluyordu. Gazi’nin ölümünden bir sene önce anayasaya sokuldu. Ve bunu da İsmet Paşa takımı ayarlamıştır. İsmet İnönü’nün uyguladığı program daha sonra Atatürkçülük olarak görülmeye başlanır. Atatürkçülükle yakından uzaktan alâkası yoktur. İsmet Paşa’nın yanlış tatbikleri Türkiye’de yanlış bir Atatürkçülüğün oluşmasını sebep oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın yaptıklarını, söylediklerini üç cilde sığdırmışlar. Gerisini dikkate almamışlar. Gazi’nin Kütahya’da yaptığı konuşma 70 sayfadan fazla; ancak “Söylev ve Demeçler”de bu 6 sayfada veriliyor. Orada dine, İslamiyet’e dair bütün düşünceleri ortaya çıkıyor. Bazı gerçekler ortaya çıkınca da en çok Atatürkçü olanlar sinirleniyor. Çünkü, havada oldukları ortaya çıkıyor.
AKSİYON: Yayımlanmayan metinlerdeki bilgiler çok mu önemli?
İLHAN
: Özellikle İslami kesim için çok önemli. Gazi Müslümanları çok ezdi, astı-kesti deniliyor. 1950’lerde Fransa’ya ilk gittiğimde, Türkiye’de yeni yeni demokrasi havası esmeye başlamıştı. Bu tarihlerde radyolarda, ‘Mevlid okutulsun mu okutulmasın mı?’ diye tartışılıyordu. Laik geçinen kişiler hayır bunlar Kemalizme aykırı diyorlardı. Fransa laik olmasına rağmen o tarihlerde bütün Fransız radyolarında pazar günleri önce Katolik ayini, arkasından Protestan ayini, son olarak da Yahudi ayini veriliyordu. Bizde hâlâ bu yanlışlara düşülüyor. Mustafa Kemal “irtica” lafını Şeyh Said’den sonra söylemeye başlıyor. İngilizler kışkırtıyor Şeyh Said ve yandaşları da “Şeriat isteriz” diye bağırıyor. Emperyalizm ile şeriatın iç içe geçtiğini gören ve saldırıya dönüştüren bu durum karşısında Gazi mücadele etmek için irtica kelimesini kullanıyor.
AKSİYON: Türkiye”de irtica kavramı çok daha geniş bir alana yayılarak kullanılıyor. Dindar insanlar da aynı daire içinde ele alınıp dışlanıyor. Siz Gazi”nin bu kelimeyi niçin ve nerede kullandığını söylüyorsunuz.
İLHAN:
Gazi’de böyle bir şey yok. İstiklal Mahkemesi isyan olursa görev alır. İsyan yoksa böyle bir şey düşünülemez. Bütün bunlar İnönü’den sonra ortaya çıkan olaylar. Sadece bunlar değil. Bir noktaya dikkat çekeceğim ama üzerinde durmayacağım; Gazi sağken masonluk yasaktı ama İnönü zamanında serbesttir. İnanç bakımından düşünceleriniz farklı olabilir, kendi seçiminizi kendiniz yapma, kendi inancınıza göre hareket etme hakkı sizindir. Mustafa Kemal Paşa’nın başından beri savunduğu prensip budur. Bugün ezan sussun diyenler var. Kaynak olarak da Atatürk’ü gösteriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? İster inan ister inanma bu bir inançtır, bin yıllık kültürdür ve saygı duymak zorunluluğu vardır.
AKSİYON: Atatürkçülük ile bir doktrin olan Kemalizmi nasıl bir çerçevede değerlendiriyorsunuz?
İLHAN:
Kemalizm Gazi”nin kendi yaptıklarıdır. Ancak bütün bunlar halkın kendisinde olacak. Bir doktrin olarak uygulanacak, istenilecek bir şey değildir.

AKSİYON: Atatürkçülük bayrak gibi birleştirici bir simge fakat çoğu zaman iç çekişmelerin simgesi haline geliyor.

İLHAN: Ben Atatürkçülüğü kabul etmiyorum. Bu İnönü Atatürkçülüğüdür. Ben Mustafa Kemal Paşa demek istiyorum. Bir iç çekişme malzemesi yapılamaz. Herkes istediği gibi Atatürk”ü kullanamaz. Gazi”nin demokrasiye inancı sonsuzdur. Birileri onun şemsiyesi altında başkalarını ezemez, incitemez. Ben böyle bir Atatürkçülük istiyorum.
AKSİYON: Çekişmeler istismarı doğuruyor. Hatta siz bir konuşmanızda 1960 ve 1980 darbelerini bir Atatürkçülük istismarı olarak değerlendiriyorsunuz.
İLHAN:
Mustafa Kemal Paşa bunu bin defa söylüyor. Ordu siyasete karışmasın diyor. Gazi’yi iktidardan düşürmek için iki defa teşebbüs oluyor. Gazi onlara diyor ki, ya askerliği ya da siyaseti tercih edin. Demokrasilerde böyle bir şey olmaz.
AKSİYON: Atatürk bir insandı, mitoloji ya da tabu değildi. Onun da aşkları, zevkleri, hastalıkları ve hataları vardı diyorsunuz, hatta bu konuda bir çalışmanız oldu. Neden böyle bir çaba içine girdiniz?
İLHAN
: Olmayan bir adamı anlatıyorlar. Öyle biri yok. Böyle yüceltmeler olunca istismar doğuyor. Ben hep Gazi’nin insani yönlerini anlatıyorum. Latife Hanım’dan ayrıldığı zaman İsmet Paşa’ya bir mektup yazıyor ve diyor ki; “Onu Ankara’ya gönderiyorum, sanırım sizden ve Fevzi Paşa’dan aracı olmanızı isteyecek. Fakat ben kesin kararlıyım. Ben ona ve ailesine karşı her zaman saygılıyım.” Ama öteki tarafta onu hep birtakım kadınlarla dans ederken gösteriyorlar.
AKSİYON: Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam” isimli kitabında “Kahraman putlaştırıldığı zaman ölür” derken, Behçet Kemal Çağlar Atatürk için mevlid yazıyor, Kemalettin Kamu ise şiirinde Çankaya’yı Kâbe’den üstün görüyor. Bu gibi yüceltmeleri nereye koyuyorsunuz?
İLHAN
: Bizim geleneğimizde şairler yağcıdır. Bunlar da öyle abartmışlar, palavra yapmışlar. Göklere çıkarıp aslan, kaplan diyorlar. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Çoğu inandığı için değil meşhur olmak ya da bir yerlere ait olmak için yapıyor. Bunlara hiç gerek yok. Neysen o olmalısın. Atatürk’ü hataları, yanlışlıklarıyla da kabul edeceksin.
AKSİYON: Atatürk konusu gündeme geldiğinde tartışılan konulardan biri de 1580 Sayılı Koruma Kanunu oluyor. Örneğin Toktamış Ateş, “Bana bıraksalar hemen kaldırırım” diyor. Sizce böyle bir kanun gerekli mi?
İLHAN
: Demokraside böyle bir şey olmaz. Mustafa Kemal’i kanunla korumaya gerek yok. Bu nasıl bir mantık anlamıyorum. Bırakın insanlar konuşsun, yazsın, çizsin. Herkes sevmek zorunda değil. Her şey açılmalı. Kurallarla yasaklarla bunlar olmaz. Atatürkçü geçinenler, solcular, sağcılar, liberaller bir araya gelip yanlışlarını düzeltmeli. Herkes kendisine göre yorumlayınca bir istismar ortaya çıkıyor. Belgeler, arşivler sonuna kadar açılsın, kim nedir, ne değildir bilinsin. Bütün bilgilerin olumlu olması da gerekmiyor.

(…)

Görüldüğü üzere Gazi ne dinsiz ne de “İslam” karşıtı!

Bilakis “İrtica”ya atıf yaparak, hem İslam’a hem de Türkiye’ye düşmanlık yapan ve de tamamıyla dışarıdan yönlendirilen bir güruha, din adamı ve cemaate dikkat çekmek istiyor.

Aynen bugün TSK’nın “irtica” başlığı altında yaptığı açıklamalarda olduğu gibi!

Yeri gelmişken, AKP’nin tutunmaya çalıştığı son dal olan “İslamiyet ve Laiklik” gerilimine dair, daha önce star’da yayınlanan bir yazımı buradan bir kez daha tekrarlayayım:

(…)

HANGİ LAİKLİK: Fransa’da bir bez parçası etrafında yaşanan rejim bunalımı bağlamında bir soru: ‘İslamiyet’in laikliğe ihtiyacı var mı?!’ Bence ‘Yok!..’ Neden mi?! Anlatayım: Çünkü; ‘İslamiyet, Allah ile kul arasında aracı kabul etmeyen tek ve en son din!..’ Modern zamanların dili ile ifade etmek gerekirse, ‘birey’i öne çıkaran, kişiyi kendinden başkasına mesul kılmayan, zorlama olmayan bir din! Yalnız…Uygulamadaki İslamiyet’in ise ‘gerçek İslam’la alakası yok! Bunun sebebi de dinimize Yahudi ve Hristiyan kültürü başta olmak üzere, diğer inanç sistemlerinden ithal edilen bazı eklemelerdir!.. Kutsal dinimiz İslamiyet’te ‘ruhban sınıfı’ olmadığı gibi, insanların birbirleri adına ellerinde ‘Günah Defteri’ ile dolaşması da mümkün değil! İslam inancında, ‘Hayır’ da ‘Şer’ de Allah’tan gelir!.. En büyük şaşırtan Allah olduğu gibi, en büyük bağışlayıcı da O’dur! Tüm bunlar olurken de ‘birey’ ve ‘Allah’ baş başadır!.. Hiçbir kurum ya da kişi Allah adına konuşma ya da cezalandırma gücüne sahip değildir!.. Ki… Sadece Fransa’da değil, Fransa’dan laiklik kavramını ithal eden Türkiye gibi Müslüman ülkelerde de sık sık laiklikle ilgili gerginlikler yaşanır… ‘Türkiye’deki laiklikle ilgili mevcut ezberi bozmak’ adına yazıyorum… Batı’da yani ‘Yahudi-Hıristiyan kültürü’nün hakim olduğu coğrafyada, bir tek laiklik tanımı yoktur!.. Almanlar, Hz İsa’nın Alman olduğunu iddia ederler. Onun için de tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkler’in de aynı şeyi yapmasını istemektedirler… Nitekim… Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında bu formül de denenmiş ve Hz. Muhammed’in Türk olduğu iddia edilmiştir… Sonra da Peygamber’imizin tüm insanlığa, tüm kainata gönderildiği gerçeği göz önünde tutularak, bu düşünceden vazgeçilmiştir!.. Fransa ise Türkiye’deki gibi laikliğin bekçisidir! Dolayısıyla ‘Devlet laisizmi’nin her ne pahasına olursa olsun, korunmasından yanadır. İngiltere bu iki görüşe de karşıdır!.. Türkiye’nin önderliğinde, ‘Hilafet’in geri getirilmesine sıcak bakmaktadır!.. ABD ise Türkiye’de artık devletin değil, liberalleşmiş bir Anayasa’nın en üst değer olarak tanınmasını istemektedir. Bunun için de Anayasa’nın sınırlarını çizdiği ‘İnsan Hakları’ çerçevesinde, Fransızlar’ınkinden daha özgür ve özerk bir ‘din ve vicdan özgürlüğü’nü yerleştirmek istemektedir. Görüldüğü gibi, Yahudi ve Hristiyan kültürünün hakim olduğu devletler arasında da laiklik konusunda ortak bir uygulama yok! Hele Türkiye gibi vatandaşlarının yüzde 99’unun ‘İslam’ olduğu bir ülkede, Fransa’daki gibi bir laiklik anlayışı ile toplumsal huzuru yakalamak mümkün değil! Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken devletin birçok organı dışarıdan, Almanya, İsviçre, Fransa, İtalya’dan ithal edilmiştir… Bu nakiller yapılırken ‘Doku uyuşması var mı, yok mu?’ya, o günün şartları içinde bakılamamıştır!.. Ama aradan geçen onca süre içinde, Fransız tipi laiklikle Türk halkı arasındaki doku uyuşmazlığı ayyuka çıkmıştır!.. Türkiye’de de toplumsal barışın yeniden yakalanabilmesi için ‘konsensus’a ihtiyaç var!.. Bunun için de, rahmetli Turgut Özal’ın şu hayalini kuvveden fiile geçirmemiz şart!.. Fikri hür… Vicdanı hür… Teşebbüsü hür… Türkiye hayali gerçekleşmeli!.. Gerçekleşmeli ki, büyük devletler ligindeki yerimizi alabilelim! Aksi halde, çalışmayan bir organın yarattığı toplumdaki suni gerginliği yaşamaya devam edeceğiz!.. Bugün 1923’lerde olmadığı kadar ‘beyaz yakalı’mız var!.. Bunların hazırlayacağı çalışmalarla, Türk devletinin içine Fransa’dan zerkedilen laiklik anlayışından kurtulabiliriz!.. Ki… Laik olması gereken de kişi değil, devletin kendisidir!.. Devlet sadece denetleyici olmalıdır! Nitekim… ‘Fundamentalist’ de İngilizce bir kelimedir… Fransızlar ‘integriste’ diyorlar… Biz Türkler ‘köktendinci’ deyimini kullanıyoruz… Aslında, biz Müslümanlar ‘Fundamentalist’ deyimini pek kullanmayız. Anglo-Saksonlar’a ait bir terimdir bu! Bir Protestan terimidir… İncil’in harfiyen kabulünden yana olan, yorumu küfür sayanlar için kullanılmıştır. Bu bakımdan yüzde 2’lik bir mürteci kesim için Fransız tarzı laiklikle, mütedeyyin insanları rahatsız etmenin bana göre bir manası yok! Türkiye’deki laiklikle ilgili kavram kargaşasından kurtulmanın yolu, bence Fransız tarzı ‘Jakoben laiklik’ anlayışını tedavülden kaldırmaktan… ABD (Osmanlı) tarzı laikliğe adım atmaktan geçiyor!.. (star / Hayrullah Mahmud / 25 Aralık 2003)

(…)

Şimdi de SESAR’ın “Laikliğin Anayasaya Girişinin 70. Yılında LAİKLİK, ÜNİTER DEVLET ve KUVVA-Yİ İNZİBATİYE’Yİ YANİ AKP’yi BESLEMEK” başlıklı çarpıcı analizi…

Aynen yansıtıyorum:

Laikliğin Anayasa’ya girişinin 70. yılı yine birtakım tartışmaların yaşanmasına yol açtı. Aslında laikliğin kabulünün 69. yılı olan geçen yıl yaşananlar da bugünkünden pek farklı sayılmazdı. Nitekim Radikal’in geçen yıl konuya ilişkin haberi şöyle başlıyordu. “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le Başbakan Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Bülent Arınç, laiklik konusunda farklı yorumlarda bulundu. Erdoğan ve Arınç’ın, Sezer’den farklı değerlendirmeleri, laiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin 69. yıldönümü dolayısıyla dün yayımladıkları mesajlara yansıdı.” Bu seneki tartışmalara; “DEVE midir, kuş mudur bir türlü karar veremediğimiz laiklik ilkesi, Anayasa’da yer alışının 70’inci yıldönümü dolayısıyla yeniden tartışma konusu oldu.” diyerek Hürriyet’ten Oktay EKŞİ de bir kenarından katılmış oldu. Cumhurbaşkanı’nın “laiklik” konusunda bilinen “jakoben” tutumunu tartışmaya açmayacağız. Ya da Meclis Başkanı’nın laikliği “din ve vicdan özgürlüğü” şeklinde yorumlayarak BOP, BİP, BEP kapsamında; “İslam’ın tüm dinamiklerinden ve bağımsızlık ruhunu destekleyen argümanlarından arındırılmış bir din haline getirilmesi” demek olan “Ilımlı İslam Projesi”ne yol açma çabalarından da bahsetmeyeceğiz. Bizim dikkatinizi çekmek istediğimiz daha hayati bir konu var. Geçmişte Türkiye; Uğur MUMCU, Muammer AKSOY, Bahriye ÜÇOK, Ahmet Taner KIŞLALI gibi isimlerin uğradığı suikastlarla “laik bir kışkırtmaya” uğradı. Kitleler bu vesileyle meydanlara itilerek sanki bu suikastları “Müslümanlar” işlemiş gibi “Kahrolsun şeriat!”, “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganları eşliğinde yürümeye zorlandı. Bu suikastların; zaten zor bir coğrafyada bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin elini zayıflatmak ve “Üniter Devlet” yapısını tahrip etmeğe yönelik provokasyonlar olduğunu düşünmedik. Aydınlar ve Medya da bu provokasyona geldi ve oynanan oyunun katma değeri arttırıldı. Meydanlarda yürüyen kitleler duygularıyla “bir cinayeti lanetlediklerini” zannederlerken “eylemleriyle” aslında suikastçıların amacına hizmet ettiklerini fark edemediler. Daha doğrusu fark etmelerini önlemek için her şey yapıldı. Kimse de çıkıp “oyun”un amacını apaçık ortaya koymadı ya da koyamadı. Suikastları sanki “içimizden” birileri planlamış gibi “sloganlarımızı” ve “oklarımızı” birbirimize çevirmek daha hoşumuza gitti. Tıpkı Hrant Dink cinayetinde yapılanlar gibi. Nihayet bu konuda da tartışmaların gelip dayandığı nokta “DERİN DEVLET” oldu. Aslında açıkça “DEVLET”e MİLLET’e ve TSK’ya saldıramayanlar bütün kinlerini ve ihanetlerini “derin devlet” söyleminin arkasına saklanarak gerçekleştiriyorlar. Onların da asıl hedefi “ÜNİTER DEVLET”(!) ve “ÜNİTER MİLLET”(!) Bütün yapmak istedikleri dün olduğu gibi bu gün de; Türk / Kürt Alevi / Sünni Laik /Anti-laik ayrışımlar ve fay hatları yaratarak Türkiye’nin birliğini parçalamak ve bu vesileyle gerekçeler üreterek Türk Devleti’ne müdahale etmek ve onun üniter varlığına zarar vererek yeni bir devlet inşa etmek; Atatürk’ten, Türk’ten, Müslüman’dan ve laiklikten arındırılmış bir devlet (!) O nedenle herkesin “ağzından çıkanı kulağının duyması” gerekiyor! Bu sözümüz Türkiye için “mayınlı bir arazi” haline dönüştürülmüş olan “laiklik” konusunda fikir beyan etme arzusunu duyanlar ve devletin bu konudaki mesajlarını “üretenler” için de aynen geçerli. Çünkü eğer siz “laikliğin” içeriğine kelimenin kaldıramayacağı kadar ağır anlamlar yüklemeye kalkarsanız “kavram” o ağırlığı taşıyamaz ve çöker. O zaman “laikliği savunuyor görüntüsü altında” yine laikliğe en büyük zararı vermiş olursunuz. Yine İslam’ı savunma adı altında iktidarı ve şahsi ikbalimizi, “laiklik”e karşı çıkarak temin etme gibi basit ve hatta iğrenç atraksiyonlarla, hem İslam’a hem “laiklik”e darbe vurmuş oluruz! Şimdi bu noktadan “laiklik” kavramına bir yaklaşım sergileyelim ve hem bu konudaki asıl “tehlikeye” ve hem de “çözüme” işaret edelim. Sözün özü şudur! Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran asıl dominant güç “Müslüman Türklerdir!” Yüce Atatürk ve onun silah arkadaşları hepsi birer Müslüman’dı. Ve o insanların hiç birisi kendi “kabilesine” bakmadan ve “etnik tahayyüller” beslemeden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “Türk Milleti” üzerine inşa ettiler. Ve kendilerinin “Türk” olarak nitelenmesinden gocunmadılar! Çünkü “Türk Milleti” diye nitelendirdiğimiz millet öyle sıradan bir millet olmadığı gibi henüz bilinen tarih sürecinde onu aşmayı başarabilmiş başka bir “millet” de yok! Malazgirt Savaşı’nın tarihi hepimizin bildiği gibi 1071’dir. Haçlı Seferleri’nin başlangıç tarihi ise 1092. Yani biz Anadolu kapılarını araladığımızdan 21 yıl sonra Avrupa Papa Urban’ın kışkırtmalarıyla Haçlı Seferleri’ne başlamış. Dile kolay; o günden bugüne bin yıl! Evet o gün bu gün bu millet “İslam” için tarih sahnesinde. “Devlet” ve “Medeniyet” geçmişi ve bu konuda halen sürdürdüğü ufkuyla ayakta! Şimdi eğer bu ülkede “akıl” kaldıysa, eğer bu ülkede “jeo-politik tasarımcılar”, “sosyal planlamacılar” ya da “meşhur” tabirle “toplum mühendisleri” varsa yapılması gereken ilk iş etnik, dini, laik, bölücü tuzakları ortadan kaldırmak olmalıdır. Yani konumuz laiklik olduğu için söylüyoruz; “laikliğin” Müslüman bir toplumun önüne “tuzak” olarak konulmasına asla izin verilmemelidir! “Laiklik”; “devlet”le “Müslümanlar” arasında bir “GÜVEN BUNALIMI” olmaktan çıkarılmalıdır. “Din”in devlete karşı; “devlet”in de dine karşı konuşlandırılması çabalarına fırsat tanınmamalıdır! Ya da bir başka ifadeyle “laikliği” “devletin temeli ve esası Müslümanları” devletten uzaklaştırmanın bir aparatı haline getirmek isteyenlerin tuzağına düşülmemelidir! Yani Türk Milleti’ni; Laiklik mi; İslam mı? (Hem Laiklik, hem de İslam) Atatürk mü; Hz. Muhammed (S.AV.) mi? (Hem Hz. Muhammed (S.A.V.), çünkü Peygamberimiz; hem de Atatürk, çünkü devletimizin kurucusu!) Nutuk mu; Kur’an-ı Kerim mi? (Hem Kur’an’ı Kerim, hem de Nutuk!) gibi paradoksal, samimiyetsiz, mantıksız ve anlamsız tercihlerle karşı karşıya bırakacak ve bu manaları çağrıştıracak açıklamalardan titizlikle kaçınılmalıdır. Burada “HEM KUR’AN, HEM NUTUK!” derken biri beşeri, biri ilahi olan iki farklı kaynağı elbette birbiriyle kıyaslayamayız! Kur’an-ı Kerim bir ALLAH KELAMI olarak elbet en yüce makamdadır. Ne var ki beşeri sahada da Nutuk bizlerin asli yol haritalarından biri olmuştur, olacaktır. Yani asıl tehlike ikisinin de farklı anlam ve boyutlarda baş tacımız ve yol göstericimiz olmasının önüne geçilmek istenmesidir! Bunları birbirine tezatmış gibi gösteren, ikisini bir araya getirmemek için debelenen kör anlayışın tuzağına düşmeyeceğiz! Düşenleri de bu çarpıklıktan kurtaracağız! “HZ. MUHAMMED (S.A.V) Mİ, ATATÜRK MÜ?” sorusunun çarpıklığını ve yaratmaya çalıştığı tuzağı aydınlatacağız, bu kara deliğe düşmeyeceğiz! Birisi “dini, ilahi”; diğeri ise “siyasi” önderimizdir! Bu önemli ve birbiriyle asla çelişmeyen gerçeği zihinlere yan yana nakşedeceğiz! Ayrıca şunları da akıldan çıkarmamamız gerekiyor; Laikliğin serüveni Avrupa’dır ve Avrupa’nın bu konudaki bunalımının temelleri bizde yoktur. Biz bin yıldan fazla bir süredir Müslümanız ama laiklik bizim için daha yetmiş yıllık bir konudur. Ve geçtiğimiz bin yılda “devletimizle” “İslam” arasında bir çatışma yaşanmamıştır. Zaten “İslam”da bir “ruhban” sınıfı da olmadığı için “din adamları” ve “devlet” çatışması yaşanması da mümkün değildir! Olmamıştır. Geçmişte “ulema” dediğimiz sınıf da zaten “padişahların”, yani “devletin” yanından ayrılmamıştır. Bir diğer çok önemli konu kafalarımızda oluşturulan sözgelimi İran veya Suudi Arabistan tipi “şeriat” tehlikesi ve korkusudur! Bu manada bir “şeriat” tehlikesi Türkiye’de hiçbir zaman olmamıştır ve olması söz konusu bile değildir. Çünkü, birincisi Türkiye’de İran gibi bir “molla” sınıfı yoktur.   İkincisi tarihçi Halil İnalcık’ın da ifade ettiği gibi “Türk İslamiyet’inin Arap İslamiyet’inden farkı tasavvufu dini hayatın önemli bir kolu olarak kabul etmesidir.” Yoksa; Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bayram Veli’yi, Hacı Bektaş’ı “laiklik için birer tehlike” ve “DEVLET DÜŞMANI” olarak mı algılamamız gerekiyor? Kendi “kök”lerimizden kopunca nasıl bir “sığ”lığa ve yanılgıya düştüğümüz ortada! Laikliği bu derece “sığ” ve “dar” alanda anlayınca gördüğümüz gibi içine “Türkiye” sığmıyor ve başlangıçta işaret ettiğimiz “tehlike” burada kendini gösteriyor. Çünkü laikliğin “çapını”, kendi keyfi-oligarşik anlayışınıza göre daraltır ve “kamusal alanı” da millete kapatırsanız o insanları “ülkenin düşmanlarının” eline terk etmiş olursunuz. Sonra da “Bu RTE, bu AKP nereden çıktı, bu Kuvva-yi İnzibatiye nasıl hortladı?” diye düşünüp durursunuz! “Devlet”le “millet” arasındaki köprüleri atarak; “derin fay hatları” ortaya çıkmasına yol açarsınız. O zaman da devleti “Establishment” denilen “Seçkinler Egemenliği” haline dönüştürmüş olursunuz. “İtelediğinizi” ve “ötelediğinizi” zannettiğiniz ve “ötekileştirdiğiniz” insanlar “arayış” içine girdiklerinde yapacakları ilk iş psiko-sosyal olarak kendilerini “emniyet” içerisinde hissedecekleri bir “cemaat” ortamı aramak olacaktır. Aysbergin görünür yüzünü “siz kontrol ettiğinizi” zannederken; aysbergin altının “düşmanlarınızın” cirit attığı faaliyet alanı haline geldiğini fark ettiğinizde iş işten geçmiş olacaktır. “Temiz” ve “iyi niyetlerle” “İslam” için bir şeyler yaptığını zanneden insanlar, başlarına geçirilmiş “kipalı liderler” yoluyla “iktidar” olarak karşınıza çıkıverirler. Bir “küheylan” gibi sizi “üniversal boyutlara” taşıyacak bir avantaj olmasına rağmen beğenmeyip bir kenara attığınız “din gerçeği”; yani özelde “İslam”, bu kez “truva atı” olarak bir “dezavantaj” haline gelmiş olacaktır.        Bugün laikliği, İslam karşıtı bir perspektife oturtarak, rejimi savunduklarını zannedenler, aslında psikolojik savaş taktiklerinden hiç nasibini almamış dar anlayışlarıyla geçmişte AKP’yi iktidara taşıdıkları gibi; yine bugün de yaptıkları açıklamalarla AKP’nin iktidarını sürdürmesine ve Türkiye’yi tasfiyesine yardımcı olmaktadırlar. Onlar bu tutumlarıyla birden AKP’nin “koalisyon güçleri” durumuna düşüverirler. Tam da planlandığı gibi. Laikliği de “üniter devlet”i de tehlikeye atan asıl sorun burada yatmaktadır. Devlet içinde ve medyada ABD, AB, NATO, PENTAGON vs adına konuşlanmış bulunanlar 28 Şubat gibi süreçlerde ortaya koydukları uygulamalar ve ellerine geçen her fırsatta yaptıkları açıklamalarla bu “tehlike”yi yaratmışlardır. Aslında bütün bunlar devleti “yalnızlaştırma” ve “yalıtma” operasyonlarının birer parçası durumundadır. Yani; tarih boyu “ordu-millet” olarak yaşamış ve “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” demiş bir milleti devletinden koparma ve devletiyle karşı karşıya getirmenin argümanlarıdır! Bu oyuna gelmemeliyiz! Konuyu batılı “norm”lar ve kavramlarla açıklamaya çalışmak kendimizi “gülünç” duruma düşürmekten başka bir işe de yaramıyor. – Atatürk’ün “Laiklik, adam olmaktır!” gibi özlü anlatımlarının içini boşaltarak ve slogansı söylemlerle sorunu çözemeyiz! -“Laiklik, din ve düşünce özgürlüğünün teminatıdır.” demek de yine aynı şekilde yetersiz kalmaktadır. Peki o zaman içinde üç büyük semavi dinin mensuplarını ve o dinlerle beraber diğer dinlere ait pek çok mezhep, meşrep ve tarikatı bir arada yaşatan ve yetmiş iki buçuk milleti bir bayrak altında tutan ve onlara söz hakkı tanıyan Osmanlı “din ve düşünce özgürlüğü” düşmanı mıydı? Aslında “çözüme” çok net olarak yaklaşıyoruz. Fakat çözümü söylemeden önce şu laikliği “akılcı” ve “bilime” dayalı bir çağdaşlaşmanın anahtarı olarak sunmanın ve “hayatın doğal akışına aykırı bir biçimde” dinin toplumsal hayattan sökülüp atılarak vicdanlarda yaşanır bir “duygu” ya dönüşebileceğini sanmanın da biraz üzerinde duralım. Atatürk “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” demiştir. Devlet felsefesi ve düşünce metodolojisinden ve köklü kavramlardan yoksun “intelijansyamız” “ilim” kavramının genişliğini kavrayamayınca onu “üniversite giriş sınavındaki öğrenci gibi iki matematik, üç fizik sorusu” şeklinde algılamıştır. Bilim daha çok “şey”lerin bilgisini içerir. Halbuki “ilim” daha kapsamlı, daha aşkın, daha ahlaki ve “irfana” ve sonunda da “marifetullaha” giden bir yolun başlangıcıdır. Aynı zamanda “medeniyet kurucu” bakış açısı ve yorum içerir. Nitekim” bilimsel” yönden büyük ilerleme kaydeden “Batı”nın bu aşkın özelliklerden yoksun olması sonucu dünyayı hızla bir felakete doğru götürdüğü ve bir kan gölüne çevirdiği gün gibi aşikar. O nedenle Batı’nın bir “medeniyet” olarak kabul edilemeyeceğini söyleyen entelektüellerin sayısı giderek artıyor. Gerçekten Batı bir “medeniyet” değil, bir “vahşet”tir! Medeniyet yaratıcıyla, doğayla, hayatla ve insanla “barışık” yaşamaktır. Halbuki Batı yüzlerce yıldır Tanrı’yla, doğayla, hayatla, insanla ve hatta kendisiyle savaştadır! Laiklik işte bu noktada Batı’nın Tanrı’yla “selamı sabahı kesip” yalancı bir barış anlaşması yaptığı, gerçekte ise kendini “Tanrı” ilan ettiği noktadır. Bizim ise; Tanrı’yla ne bir savaşımız ne de bir sorunumuz var. İşte konuya ilişkin iki ipucu. Bu gün bizim önümüze sunulan şekliyle “akılcılık”, “bilimsellik”, “düşünce ve inanç hürriyeti” ve “hoşgörü” kavramları içi boşaltılmış ve küresel egemenlerin aparatı haline getirilmiş kavramlardır. Tıpkı Irak’a getirildiği söylenen “demokrasi” ve “özgürlük” gibi. Çünkü batı için “din”, kitleleri idare etmek için bir araçtır. Yine “bilgi” ve “zeka” ise insanın kendisini “yarı tanrı” ya da “tanrı” ilan edebileceği bir “kamusal alandır!” Batı aslında şeytana uymuştur. Batı inancına göre “Adem’i bilgi ağacından yemeye ikna etmek, böylece de insanlığı cahillikten kurtarmak için Havva’yı ayartan “lüsifer” yani “şeytan”dır. Dolayısıyla batı için bilgiye, bilime ya da teknolojiye tapınma gizli bir satanizmdir. İşte size sıcağı sıcağına çarpıcı bir ipucu daha. Olay gazetelere yansıyalı bir hafta bile olmadı. “Geliştirdiği özel genetik tedavi yöntemi sayesinde “gen terapisinin babası” olarak anılmaya başlayan Amerikalı bilim adamı William French Anderson’un (70) aslında bir sapık olduğu ortaya çıktı. Amerikalı bilim adamı, 10 yaşındaki bir kızı yıllarca her fırsatta taciz etmekten 14 yıl hapis cezası aldı. Dr. Anderson’un “İÇİMDE BİR ŞEYTAN VAR!” dediği ses bandı da mahkemeye delil olarak sunuldu. Dr. Anderson mahkemede ise küstah bir şekilde “MAHKUMİYETİM İNSANLARI BİLİMDEN MAHRUM BIRAKIR!” diye bağırmış. Akıl ve bilim şart! Peki, “dümen” ve “pusula”! Ya Rota! Görüldüğü gibi bir tuzak olarak “Türk Devleti’nin Koruyucu Fanusu” İslam’ı “kovmak” için laikliğe taşıyamayacağı kadar anlamlar yüklemek, hepimizi “Yunan Sofistleri” haline getiriyor ve “havanda su dövmeye” zorlanıyoruz. Bush; İslam Dünyası’nın enerji ve mobil kaynaklarını yağmalamak için İslamo-Faşizm gibi bir “hayalet” üretti ve o akımın Batı tarafından desteklenen aparatları Türkiye’de “İktidar” yapıldı. Yani “İslam Faşizm” Batı’nın RTE gibi aparatlarını ve ondan korkanları aynı merkeze bağlamak için ürettiği ve ürettirdiği kavramlardır. Biz de kendi kendimizi vurmak ve intihar için “İslamofobi” ve “laikofobi” üretmeyelim. Ve “Üniter Devlet’in ve Millet’in Baş Düşmanı” AKP’yi beslemeyelim. Peki çözüm! Çözüm çoktan söylenmiş. Ancak “ideolojik saplantılar” ve “doktriner körlükten” kendini kurtaramamış bazı “devlet” ve “kanun” adamları (çünkü onları “hukukçu” saymak gerçek hukuk adamlarına haksızlık olur) “işlerine gelmediği için” konuyu hiç gündeme taşımamışlar. Çünkü pek çoğumuz “laikliği”; “günahlarımız” ve “suçlarımız” için arkasına sığınılacak bir “MASKE” haline getirmişiz. İşte çözüm!. İlber Ortaylı; hem de ülkemizde “laikliğin” temellerinin atıldığı “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”nın hikayesini anlattığı o önemli kitabında yazıyor. “Laik toplum düzeninin tanımını burada ele almalıyız. Tanım muhtelif biçimde yapıla gelmiştir. Bazıları laiklikten her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, bazıları da toplum hayatının düzenlemesinde din dışı kaynaklara dayanan hukuk normlarının egemen olduğu bir hukuk düzenini kasteder. Oysa bu iki koşul laik bir toplumda bulunması gerekli, ama yeterli nitelikler değildir.” İşte can alıcı nokta! “Laik toplum -yani devlet-; standart ve monist (tekli, yani ÜNİTER) bir yönetim düzeninin ve farklı din ve cinsiyette insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının bulunduğu toplum düzeni demektir. Yani bir toplumda dini hoşgörü olabilir (Eski Roma, Ortaçağ İslam ve Osmanlı imparatorluklarında olduğu gibi) din dışı kaynaklardan esinlenen veya bu gibi kaynakların ağırlık kazandığı bir hukuk mevzuatı uygulanabilir. (Osmanlı, Eski Roma, Bizans ve Cengiz İmparatorlukları gibi); ama toplumda her dini cemaat aynı yasalarla yönetilmiyorsa, kadın ve erkek için dini inanca dayalı farklı düzenleme ve normlar varsa (mirasta eşitsizlik, toplum hayatına katılımda kısıtlama ve farklılık gibi) hatta sadece belirli bir sınıf için, örneğin ruhban için imtiyazlar tanınmış ve yönetici elitin imtiyazlarının meşruiyeti tanrısal bir kaynağa dayandırılarak açıklanıyorsa orada laiklikten söz edilemez. Bizim siyasal düşünce ve tarihçiliğimizde bir garip tutum burada başlar. Saydığımız gayri laik kurum ve aletler kendi çağının icabıdır. 20. yüzyılın laik hukuk düzeni geçmiş çağ için gerekli değildir, aramanın beyhude ve yanlış bir tarih yaklaşımı olduğu açıktır. Kısacası tüm toplumsal sınıflar için hukuki mevzuatın uygulaması hiç kimseye dinsel ( ya da başka bir gerekçeyle) ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzeni diye tanımlanan laikliğin, merkeziyetçi (ÜNİTER) modern toplum yapısıyla özdeş olduğu, ancak o sayede gerçekleşebileceği açıktır.” Yani laik devlet; “bütün vatandaşlarının eşit koşullarda bağlı olduğu tekli bir yönetim düzeni ve hukuk mevzuatına” sahip olan devlettir. Ve bu uygulama ÜNİTER DEVLET’in temelidir. Ancak bu anlayış Türkiye’yi anlamsız tartışmalardan ve tuzaklardan koruyabilir. Yeri gelmişken yukarıda söylediklerimizin daha iyi anlaşılabilmesi için hafızalarımızı tazeleyelim ve bir hatırlatmada bulunalım. Refah Partisi’nin yükseliş döneminde dile getirilen ve bu ülkedeki Müslümanları azınlık konumuna düşüren “Medine Vesikası” gibi teklifler vardı. Ali Bulaç ve Bahri Zengin gibi isimlerce dillendirilen “toplumda yer alan her dini cemaat ve grupların kendi hukuklarına göre yönetilmesi olarak özetleyebileceğimiz” o öneri; işte asıl laikliği ve “üniter devlet”i dinamitleyici öneridir. Yoksa İslam değil! Son söz Mukaddime’nin ünlü kuramcısı İbn-i Haldun’a ait: “DEVLETİN HALKINI DİN VE İNANCA ÇAĞIRMASI DEVLETİN TEMELİNİ SAĞLAMLAŞTIRIR!” YANİ ÜNİTER DEVLETİN!!! Eğer “huzur” sizleri rahatsız etmiyorsa ve Irak’a, Afganistan’a dönmek istemiyorsanız, “DEVLETİMİZİN” SUYU MU ÇIKTI? Saygılar (SESAR / 9 Şubat 2007)

(…)

Ve…

Son olarak…

Ünlü fizik alimi Albert Einstein, “Sıradışı büyük insanlar daima, sıradan zekalıların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar” der.

Hz Muhammed de ve mukayese kaldırmamakla birlikte onun izinden giden Gazi Mustafa Kemal Atatürk de bu anlamda büyük insanlardı!

Söylemleri ile hem kendi dönemlerini, hem de kendilerinden sonraki dönemleri etkilemişlerdir.

AKP’liler, BOP İslamcıları “Diyalog” adına her ne kadar Hz Muhammed’in adını ağızlarına almamaya özen gösterseler de, Hz Muhammed’i takvimdeki “kelime-i şahadet”ten çıkarmış olsalar da (Bkn: Aydınlık, 11 Şubat 2007), Muhammed Allah’ın resulüdür!

BOP adına yeni Kur’an yazmaya kalksalar da, aslı sapasağlam yerinde durmaktadır.

Bu arada, ne acıdır ki, BOP / BİP sürecinde bir kısım “Siyasal İslamcı”nın tavrı, İstanbul Türkler tarafından fethedilirken, meleklerin cinsiyetini tartışan Hıristiyanlar’ınkinden hiç de farklı olmamıştır.

Onlara göre İslamiyet’in tek düşmanı vardır; Atatürk ve O’nun izinden giden Türk Ordusu!

Bunun dışında ne kadar gayr-ı milli adres varsa, başta Vatikan olmak üzere, İsrail de, İngiltere de, Fransa ve ABD de bunların hep dostudur.

Bu dostluğun neresinde “İslamiyet”, neresinde “milli menfaatler”imiz vardır; gerçekten akıl sır erdirmek mümkün değil! Kaldı ki, tüm bu yokların arasında, doların yeşili olduğu muhakkak!

2007’nin ilk çeyreğinde de, Hak’kın hakkı adına, Batı’nın İslam ve Türkiye üzerine kurduğu tüm komplolar tek tek deşifre olmaya, ördükleri tüm ağlar tek tek parçalanmaya devam ediyor, bundan böyle de devam edecek.

Filvaki, hem Türkiye’nin istikbali hem de İslamiyet’in bozulmadan, aslına uygun olarak geleceğe intikalinin yegane güvencesi, yine Atatürk ve O’nun izinden yürümeye devam eden Türk Silahlı Kuvvetleri!

Sahte peygamberlerin BOP’çularla iş tuttuğu bir ortamda, “Mütedeyyin” Müslümanlar arasında Türk Ordusu’nun “Peygamber Ocağı” diye anılması boşuna olmasa gerek!

Her ne kadar birileri suyu bulandırmaya, Türk Milleti ile Türk Ordusu arasına nifak sokmaya çalışsa da, “Hak’kın hakkı” adına “hakikat”, 2007’de de hepimize “şah damarı”mızdan da, daha yakın olmaya devam edecek!

Ezcümle, TSK Allahsız değildir! Türk askeri de her zaman düşmanın üstüne “Laik laik” diyerek değil, “Allah Allah” nidaları ile saldırır. TSK, Allah adına, vatan adına, namus şeref adına ölenlerin şehid olduğunu kabul eder. Laiklik ise İslamiyet’in özünde olan “Allah ile kul arasına hiçbir şeyi sokmayan” bir hakikatin yansımasıdır. Atatürk de dinsiz değildir! İrticadan kastedilen de kökü dışarıda olan, tamamıyla yabancı istihbarat servisleri tarafından yönetilen ve/veya yönlendirilen cemaat önderleri ile onların peşinden gitmekte ısrarlı olan bir güruhtur. Zaman zaman devleti ele geçiren yabancı unsurlar; TSK’yı İslam dışı göstermeye çalışmış ve bu anlamda ciddi gayretler sarf etmiş olsalar da, yeni bir dünya kuruluyor ve de Türk Devleti oradaki haklı yerini almaya hazırlanıyor.

Hadisenin hülasası budur!

Sevgiler

 

Hayrullah Mahmud

12 Şubat 2007

 

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?