Ozgun Amerikan Sanatlari

Özgün Amerikan Sanatları, Müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat. İki önemli kaynak arasındaki çelişki, Amerika’da sanatın -müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat- gelişimine damgasını vurmuştur.

Özgün Amerikan Sanatları

Müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat

İki önemli kaynak arasındaki çelişki, Amerika’da sanatın -müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat- gelişimine damgasını vurmuştur. Bunlardan biri Avrupa’nın üst düzey, incelmiş zevki, diğeri ise yerel özgünlüktür. İyi Amerikan sanatçıları, her iki kaynaktan da yararlanmayı başardılar. Bu yazıda, Eski Dünya-Yeni Dünya çatışmasını yapıtlarıyla birleştirmeyi başarmış olan ünlü Amerikalı sanat adamlarından söz edeceğiz.

Müzik

20. yüzyıla kadar Amerika’nın, “ciddi” müziği, Avrupa üslubunun standartlarıyla biçimlenmişti. Ancak İngiliz baba ile Kreol annenin oğlu olan besteci Louis Moreau Gottschalk’ı (1829-1869) hariç tutmak gerekir. Gottschalk, müziğini, yetiştiği New Orleans’ta dinlediği Karaib ritmleri ve plantasyon melodileriyle yapılandırmıştı. Uluslararası üne kavuşan ilk Amerikalı piyanisttir. Ama erken ölümü, kişiliğinin karanlıkta kalması sonucunu getirmiştir.

Edward MacDowell’in (1860-1908) besteleri erken dönem Amerikan müziği için daha iyi bir örnektir. Müziğini, Avrupa modellerine dayandırmış ve “Amerikan Bestecisi” sıfatını reddetmiştir. Erken dönem Amerikan yazarlarının düştüğü tuzağa yakalanmıştı. Tam Amerikalı olmak, köylü olmaktır sanıyordu.

Amerika’da özgün klasik müzik George Gershwin (1898-1937) ve Aaron Copland (1900-1990) gibi bestecilerin, yerel melodi ve ritmleri, Avrupa formlarına uygulamasıyla ortaya çıktı. Gershwin’in “Rhapsody in Blue” ile “Porgy & Bess” operası cazdan ve Afrikalı-Amerikan halk (folk) şarkılarından esinlenmişti. Yapıtlarından bazıları ise gerçek şehir müziğidir. Örneğin, “An American in Paris”in (Paris’te bir Amerikalı) giriş bölümünde çalgılarla taksi kornaları taklit edilmişti.

Harold C. Schonberg’in ‘Ünlü Bestecilerin Yaşamları’ adlı kitapta yazdığına göre: “Copland, Gershwin için ‘Amerikan müziğini, Alman müziğinin boyunduruğundan kurtarmıştır’ demiştir”. Paris’te eğitim gören Gershwin, geleneklerden sıyrılmayı başarmış ve ilgisini caza yöneltmiştir. (Cazla ilgili ayrıntılı bilgi için 11. bölüme bakınız) Senfoni, konçerto ve oparaların yanısıra film müzikleri de bestelemişti. Yine de esas olarak Amerikan halk şarkılarından esinlenip yazdığı bale müzikleriyle tanınır. “Billy the Kid”, “Rodeo”, “Appalachian Spring”.

Bir başka özgün besteci de Charles Ives’dir. (1874-1954) Popüler klasik müzik unsurlarını, keskin bir ahenksizlikle birleştirmiştir. “Eski akorları kullanmayacağımı çok erken farkettim. Ben farklı şeyler duyuyordum” diyordu. Ancak onun kendine has müziği yaşadığı dönemde pek fazla icra edilmedi. Ama Ives şimdi, 20. yüzyılın müzik gelişimlerini önceden görmüş olan, yenilikçi bir sanatçı olarak değerlendiriliyor. Ives’i izleyen besteciler onun 12 sesli gamlarını, minimalizmini ve diğer icracılara yabancı gelen yeniliklerini kullanmıştır.

20. Yüzyılın son 10 yıllık döneminde, geriye dönüş başladı. Hem besteciyi hem de dinleyici memnun eden bu durum, Amerikan senfoni orkestralarının, konumlarından duydukları tedirginliği ortadan kaldırıyordu. Orkestraların ve opera gruplarının finanse edildiği Avrupa’nın tersine Amerika’da müziğe destek verilmiyordu. Senfoni orkestraları, bağışlarla ve ücretli konserlerle varlığını sürdürüyordu.

Bazı orkestra yöneticileri, yeni besteleri eski müzik parçalarıyla birlikte aynı program içinde sunarak sıradan dinleyiciyi mutlu etmenin yolunu bulmuştu. Sonuç olarak, eski ve yeni opera, gelişmeyi başardı. Ama konser vermek pahalı bir faaliyettir. Bu yüzden daima sponsor şirketlere ve bağışçılara ihtiyaç vardır.

Dans

20 yüzyıl başlarındaki Amerikan müziğinin gelişimine bağlı olarak yeni bir sanat formu daha doğdu. Dans. İlk dansçılar arasında olan Isadora Duncan (1878-1927) klasik bale pozisyonları yerine kuralsız, doğal figürlerini kullanmıştı.

Ancak dansın asıl gelişimi Ruth St. Dennis (1878-1968) ile eşi ve partneri Ted Shawn’ın (1891-1972) dans grubuyla başlar. Öğrencilerinden Doris Humphrey (1895-1958) ilhamı dış dünyada, birey-toplum çelişkisinde arıyordu. St Denis’in bir diğer öğrencisi ve modern dansın en ünlü isimlerinden olan Martha Graham (1893-1991) ise içe dönük bir ifade arayışı içindeydi. Graham’ın en bilinen çalışmaları, ünlü besteci Aaron Copland’la yaptıkları ortak çalışma sonucunda, “Appalachian Spring” adlı eserde sahnelenmişti.

İlerideki yıllarda koreograflar, yeni ifade biçimleri arayışına girdiler. Merce Cunningham (1919- ) gösterilerde raslantısal hareketler ve doğaçlama kullandı. Alvin Ailey (1931-1989) Afrika dansını ve zenci müziğini birleştirdi. Mark Morris (1956- ) ve Liz Lerman (1947- ) gibi koreograflar, dansçıların genç ve ince olmaları gerektiği görüşüne karşı çıktılar. Gösterilerinde kullandıkları sanatçılarla, ahenkli ve güzel bir dansın yaşla ya da bedenin biçimiyle ilgisi olmadığını kanıtladılar.

ABD izleyicisi 20. yüzyılın başlarında, Avrupa’dan turneye gelen gruplar sayesinde klasik bale ile tanıştı. İlk Amerikan bale grubu 1930’lu yıllarda, bale tutkunu Lincoln Kirstein (1907-1996) çevresinde toplanan dansçı ve koreograflar tarafından kuruldu. Kirstein, 1933 yılında Rus koreograf George Balanchine’i (1904-1983) ABD’ye davet etti. İkisi birlikte Amerikan Bale Okulu’nu kurdular. Bu okul, 1948 yılında New York City Balesi adını aldı. Bale menajeri ve reklam ajanı Richard Pleasant (1909-1961), hamisi (destekçisi) olan dansçı Lucia Chase (1907-1986) ile beraber 1940’ta Amerika’nın ikinci büyük bale organizasyonu olan Amerikan Bale Tiyatrosu’nu kurdu.

Pleasant gibi Amerika’da doğmuş yönetmenler repertuarlarına Rus klasiklerini dahil ederken; Balanchine, grubunda, eski repertuarın yerine seçkin müzik parçalarına ve yeni eserlerin klasik üslupla yorumlarına yer veriyordu. O dönemden bu yana Amerikan balesi, hem klasiklerin yeni yorumlarına hem de orijinal eserlere yer vermektedir. Eski yetenekli dansçılardan oluşan koreografların arasında Jerome Robbins (1918-1998), Robert Joffrey (1930-1988), Eliot Feld (1942- ), Arthur Mitchell (1934- ) ve Mikhail Baryshnikov yer (1948) almıştır.

Mimari

Amerika’nın mimariye en büyük katkısı, meydan okuyan bir tavırla gökyüzüne doğru yükselen ve kapitalist enerjinin simgesi haline gelen gökdelenlerdir. Asansörün icadı ve yeni inşaat teknikleri sayesinde ilk gökdelen 1884 yılında Chicago’da yapıldı. İlk zarif gökdelenlerin çoğu, Amerika’nın ilk büyük modern mimarı Louis Sullivan (1856-1924) tarafından tasarlanmıştı. En yetenekli öğrencisi Frank Lloyd Wright idi (1869-1959). Wright, hayatının büyük bölümünü geniş dış alanların içinde yer alan müstakil evler ve bunlarla uyumlu mobilyalar tasarlamakla geçirdi. Ancak yine de en ünlü eseri, kamuya ait bir mekân olan, New York’taki Guggenheim Müzesi’dir.

2. Dünya Savaşı’ndan önce ABD’ye göç eden Avrupalı mimarlar, daha sonra egemen tarz hale gelen Uluslararası Stil’i (International Style) başlattılar. Bunların arasında en etkin olanlar, Ludwig Mies Van de Rohe (1886-1969) ile Walter Gropius (1883-1969). Her ikisi de Almanya’nın ünlü tasarım okulu Bauhaus’un eski başkanıydı. İnşa ettikleri, geometrik formları temel alan binaları, hem Amerikan şirketlerinin simgesi olarak yüceltildi hem de “cam kutular” olmakla eleştirildi.

Onlara tepki olarak, Michael Graves (1945- 2015) gibi genç mimarlar sert hatlı, kutuya benzeyen yapılar bırakıp, tarihi mimari tarzları hatırlatan, dikkat çekici hatlar taşıyan cesur döşenmiş “postmodern” binalar inşa ettiler.

Görsel Sanatlar

Amerika’nın ilk ünlü resim okulu – Hudson River School- 1820’de kuruldu. Müzik ve edebiyat gibi, resmin gelişimi de, sanatçılar, Yeni Dünya’nın kendine özgü temalara sahip olduğunu fark edene kadar gecikmişti. Yerleşim alanları batıya doğru genişledikçe, sınır boyu manzaralarının sonsuzluğu ressamların ilgisini çekmeye başladı.

Hudson River ressamlarının görsel sadeliği, Winslow Homer (1836-1910) gibi kendilerinden sonra gelen sanatçıları da etkiledi. Homer, denizi, dağları ve bölgede oturan insanları resmetti. Orta sınıf şehirli yaşamı, ifadesini Thomas Eakins’de buldu (1844-1916). Eakins, uzlaşmaz bir gerçekçiydi. Resimlerindeki cesur çizgiler, asillerin tercih ettiği romantik duygusal tarzı gündemden düşürmüştü.

Çatışmak, bir süre sonra Amerikan sanatçılarının yaşam tarzı haline geldi. 1900 yılından bu yana Amerikan resim ve heykel tarihi, geleneklere baş kaldıran sanatçılarla doludur. Robert Henri (1865-1929) “Sanatsal değerlerin canı cehenneme” demişti. Başını çektiği gruptaki sanatçılar, şehir hayatının sefaletini çizdiği için eleştirmenlerin onlara “Kül Kovası” adını vermişti. Kısa süre sonra ‘Kül Kovası’ sanatçıları, yerlerini Avrupa’dan gelen modern sanatçılara – kübistler, soyut ressamlar- bıraktı. bu gruba fotoğraf sanatçısı Alfred Stieglitz (1864-1946) destek oldu ve New York City’de kendisine ait olan Gallery 291’de onlara yer verdi.

2. Dünya Savaşını izleyen yıllarda bir grup genç sanatçı, yabancıların etkisinden sıyrılmak için ilk yerli Amerikan hareketini başlattı: Soyut ekspresyonizm. Bu hareketin başını çekenler arasında Jackson Pollock (1912-1956), Willem de Kooning (1904-1997) ve Mark Rothko (1903-1970) bulunuyordu. Soyut ekspresyonistler, alışılmış kompozisyonları ve somut cisimleri çizmeyi bıraktılar. Onun yerine, boyanın tuval üzerindeki ifadesine ve renk hareketlerine yer verdiler.

Bir sonraki kuşak sanatçıları, farklı bir soyutlama yöntemi uyguladı. Karma Medya çalışmaları yaptılar. Bunlar arasında, Robert Rauschenberg (1925- 2008) ve Jasper Johns (1930- ) bulunuyordu. Kompozisyonlarında fotoğraf, gazete küpürleri ve çöpe atılmış objeleri kullanıyorlardı. Andy Warhol (1930-1987), Larry Rivers (1923- 2002) ve Roy Lichtenstein (1923- 1997) gibi pop sanatçıları, gündelik objeleri ve Amerikan kültürünün simgelerini – Coca Cola şişeleri, çorba konservesi kutuları, karikatürler- hiciv sanatını da kullanarak yeniden yarattılar.

Amerikan sanatçıları bugün, kendilerini belli bir sanat ekolü, stili ya da tek bir araçla (medyayla) sınırlamaktan kaçınmaktadırlar. Bir sahne gösterisi, elle yazılmış bir manifesto, Batı çöllerine çizilen büyük boyutlu bir resim ya da Vietnam’da ölen askerlerin isimlerinin kazındığı kasvetli mermer paneller de sanat eseri olabiliyordu. Amerikalılar, 20. yüzyıl dünya sanatına ‘mizah’ı kazandırmış ve her yeni yapıtın amacının, yüzyıllardır süregelen “sanatın tanımı” tartışmalarına katkıda bulunmak olduğunu göstermişlerdir.

Edebiyat

Amerikan edebiyatı’nın ilk ürünleri, Avrupa’ya ait biçim ve tarzların türevi ve yeni bir bölgeye uyarlanmasıydı. Örneğin, Charles Brockden Brown’un (1771-1810), Wieland gibi romanları, İngiltere’deki Gotik eserlerin birer taklidiydi. Washington Irving’in (1783-1859), Yeni Dünya’da geçen “Rip Van Winkle”, “The Legend of Sleepy Hollow” gibi ünlü romanlarında bile Avrupa ortamını gözlemek mümkündür.

Yeni şiir ve roman dalında ilk cesur ürünler veren Amerikalı edebiyatçı, Edgar Allan Poe (1809-1849) idi. Poe, 1835 yılında kısa öyküler yazmaya başladı. –“The Masque of the Red Death”, “The Pit and the Pendulum”, “The Fall of the House of Usher ve “The Murders in the Rue Morgue” (Morg Sokağı cinayetleri)-. Öykülerinde, insan psikolojisinin gizli kalmış yanlarını araştırarak, fantazi ve sır unsurlarının sınırlarını zorluyordu.

1837’de genç Nathaniel Hawthorne (1804-1864) onun öykülerini Twice-Told Stories adı altında toplayarak sembolizm ve esrarengiz olaylar yüklü bir eser ortaya çıkardı. Hawthorne romantik eserler yazıyordu. Bunlar, suç, gurur ve duygusal baskı gibi New England’da gözlediği temaları dile getiren sözde-alegorik romanlardı. Başyapıtı olan “The Scarlett Letter”, zina yaptığı için toplumdan dışlanan bir kadının acı öyküsüdür.

Hawthorne’un romanları, arkadaşı Herman Melville’i (1819-1891) çok etkilemişti. İlk başlarda Melville, yaptığı deniz yolculuklardan yarattığı egzotik romanlarla adını duyurmuştu. Sonra, Hawthorne’dan esinlenerek felsefi tartışmalar içeren romanlar yazmaya başladı. Ünlü kitabı Moby Dick, balina avı olarak başlayan bir yolculuğun, saplantılar, kötülük kavramı ve insanın bunlarla mücadelesini sorgulayan bir sürece dönüşümünü anlatır. Bir başka kısa romanı olan Billy Budd’da ise Melville bize, savaş sırasın bir gemideki, görev zorunlulukları ile merhamet duygusunun çatışmasını aktarmıştır. Daha derin incelemeler içeren kitapları çok satmadı ve ölümünden sonra unutuldu. Melville, 20. yüzyılın ilk dönemlerinde yeniden keşfedildi.

1836 yılında eski bir rahip olan Ralph Waldo Emerson (1803-1882), “Nature” adlı çarpıcı bir inceleme yayınladı. Doğayı inceleyip onunla uyumlu hareket edilirse, örgütlü dinlere gerek kalmadan, yüksek bir ruhsal düzeye ulaşmanın mümkün olduğunu savunuyordu. Bu fikir, sadece çevresinde toplanan ve Transandantalizm Hareketi’ni oluşturan yazarları değil, vaazlarını dinleyen halkı da etkilemişti.

Emerson’un en yetenekli takipçisi kararlı bir ‘nonkonformist’ olan Henry David Thoreau (1817-1862) idi. 2 yıl boyunca, bir korulukta, göl kıyısındaki bir kulübede tek başına yaşadıktan sonra Walden’i yazdı. Örgütlü toplumun müdahalesine ve yaptırımlarına başkaldırmayı savunan uzun bir incelemeydi. Radikal yazıları, Amerikan karakterindeki, kökleri derinlere dayanan bireyciliğin ifadesidir.

Mark Twain (asıl adı Samuel Clemens 1835-1910). Doğu Kıyısı’ndan uzakta (sınır eyaleti Missouri’de) doğmuş olan ilk büyük Amerikalı yazardır. Başyapıtları olan, “Life on Mississippi” adlı biyografisi, “Huckleberry Finn’in Maceraları” gibi romanları 2. bölümde anlatılmıştır. Twain’in, gazeteciliğin etkilerini taşıyan, yerel deyimlerin ve argonun kullanıldığı, süslemeden uzak biraz da saygısız mizahi tarzı Amerikan yazarlarının kullandığı dilin değişmesine sebep oldu. Onun karakterleri gerçek insanlar gibi konuşuyor, gerçek Amerikalı gibi yerel lehçeler kullanıyor, yeni sözcükler üretiyor, aksanlı konuşuyorlardı.

Henry James (1843-1916) Eski Dünya-Yeni Dünya ikilemiyle, doğrudan bu konu hakkında yazarak yüzleşmeyi seçti. New York City’de doğmuş olmasına karşın yetişkinlik yıllarının çoğunu İngiltere’de geçirmişti. Romanlarının çoğu Avrupa’da yolculuk eden ya da orada yaşayan Amerikalıları anlatır.

James’ın karmaşık, nitelikli cümleleri ve parçalanmış duygusal ayrıntılar okuyucu için ürkütücü olabilmektedir. Okunması daha kolay olan kitaplarından “Daisy Miller”, Avrupa’da, büyü yeteneğine sahip bir Amerikalı kızı anlatır. “The Turn of the Screw” ise esrarlı bir hayalet öyküsüdür.

Amerikanın iki büyük 19. yüzyıl şairi de aynı tarzı ve coşkuyu benimsemişti. Walt Whitman (1819-1892) Bir gezgindi. İşçilik yapmıştı. Ve Amerikan İç Savaşı’nda (1861-1865) gönüllü hastabakıcı olarak görev yapmıştı. Yenilikçi bir şairdi. En büyük eseri Leaves of Grass’ta her biri farklı uzunlukta satırlardan oluşan serbest mısralarla, Amerikan demokrasisinin geniş kapsamlılığını tasvir etmişti. Bu temayı daha da ileri götürüp, bencillik izlenimi vermeden kendi içinde de erçekleştirmiştir. Örneğin, Leaves of Grass adlı eserindeki uzun şiiri “Song of Myself”de Walt Whitman şöyle yazmıştır: “Bunlar dünyanın her yerinde yaşayan her yaştan insanın düşünceleridir. Bana özgü değildir”.

Whitman “Elektrik Beden” adını verdiği insan bedeninin de şiirini yazmıştır. İngiliz romancı D. H. Lawrence, Klasik Amerikan Edebiyatı adlı eserinde Whitman’ın “insan ruhunun, bedenden yüce ve ulvi olduğu konusundaki ahlaki inancı ilk sarsan şairdir” der.

Öte yandan Emily Dickinson (1830-1886) evlenmemiş asil bir kadın olarak Massachusetts’de küçük bir şehirde kapalı bir hayat yaşamıştı. Klasik yapı içinde yazılmış, deha ve zekâ ürünü olan zarif şiirleri psikolojik derinliğe sahipti. Kendi dönemi için sıradışıydı. Ve yaşadığı dönemde pek azı yayımlandı.

Şiirlerinin çoğu ölümünden sonra ortaya çıktı ve ne yazık ki yanlış yorumlandı. Şiirlerinden biri “Ölmek için duramazdım. Bu yüzden o durup beni bekledi” diye başlıyordu. Bir diğerinde ise, erkek egemen toplumda, tanınmayan bir kadın şair olma konumunu hicvediyordu: “Ben hiç kimseyim. Sen kimsin? Sen de mi hiç kimsesin?”

20. yüzyılın başlarında Amerikalı yazarlar, romanın sınırlarını, toplumun en alt ve en üst seviyelerini kapsayacak şekilde genişletmişlerdi. Edith Wharton (1862-1937) öykülerinde ve romanlarında, içine doğduğu Doğu kıyısı kesimini yani üst sınıfı irdeliyordu. Ünlü kitaplarından biri olan The Age of Innocence’da (Masumiyet Çağı), kendi sınıfına ait olmayan çekici biri yerine, sosyal çevrede onaylanan bir kadınla evlenmeyi seçen bir erkeği anlatır. Yine aynı dönemde, İç Savaşı anlatan The Red Badge of Courage adlı romanıyla tanınan Stephen Crane (1871-1900) ise, Maggie: A Girl of the Streets adlı kitabında New York City fahişelerini tasvir ediyordu. Theodore Dreiser (1871-1945) de Sister Carrie adlı romanında, Chicago’ya gelerek bir erkeğin metresi olan bir kasaba kızını anlatıyordu.

Tarz ve biçim denemeleri, sonraları diğer yeni özgür akımlarla birleşti. O dönemde sürgün yaşayan Gertrude Stein (1874-1946), Three Lives adlı eserini 1909’da Paris’te yayımladı. Kübizm, caz, ve diğer çağdaş sanat ve müzik hareketlerinden esinlenerek yazılmış bir çalışmaydı.

Şair Ezra Pound (1885-1972) Idaho’da doğmuş ama hayatının çoğunu Avrupa’da geçirmişti. Karmaşık, bazen de karanlık olan yapıtları, hem Doğu’ya hem de Batı’ya ait diğer sanat dallarına ve edebiyata göndermeler içerir. Pound başka şairlere de ilham kaynağı olmuştur. Özellikle kendisi gibi sürgün olan T.S. Elliot’a (188-1965). Elliot, yoğun bir simgesel yapıdan oluşan ussal, serbest şiirler yazmıştır. “The Waste Land” adlı kitabı 1. Dünya Savaşı sonrası toplumununun solgun yüzünü, kesik kesik kabus imgeleri kullanarak dile getirmiştir. Pound gibi Elliot’un şiiri de göndermelerle doludur. Hatta The Waste Land’in bazı baskılarına şairin kendisi tarafından dipnotlar eklenmiştir. Elliot, 1948 yılında Edebiyat dalında Nobel Ödülü aldı.

Amerikan yazarları savaş sonrası toplumda yaşanan düş kırıklığını da dile getirmişlerdir. F. Scott Fitzgerald (1896-1940) eserlerinde 1920’lerin huzursuz, zevke susamış, cüretkar havasını yakalamıştı. Fitzgerald’ın “The Great Gatsby” (Muhteşem Gatsby) adlı romanında da ortaya koyduğu ana tema, gençlerin, büyük hayallerinin sonunda varılan düş kırıklığı ve başarısızlıktı.

Ernset Hemingway (1899-1961)1. Dünya Savaşı’nda ambülans şöförlüğü yapmış, şiddete ve ölüme bizzat tanık olmuştu. Gördüğü anlamsız katliamlardan sonra soyut bir edebi dilin boş ve yanıltıcı olduğuna karar verdi. Gereksiz sözcükleri kullanmayı bıraktı, cümle yapısını sadeleştirdi ve somut olaylara ve objelere odaklandı. Cesaretin, ancak baskı altındayken güçlendiğini savunuyordu. Kitaplarındaki kahramanlar güçlü, sessiz ve kadınlarla ilişkilerinde başarısız kişilerdi. “The Sun Also Rises” ve “A Farewell to Arms” en iyi romanları kabul edilir. 1954 yılında Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.

Romanın yanısıra 1920’li yıllar drama dalında da verimliydi. Eugene O’Neill’den (1888-1953) önce önemli bir oyun yazarı yoktu. 1936 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan O’Neill, insanın iç dünyasını keşfetmek için, klasik mitoloji, İncil ve psikolojiden yararlanıyordu. Cinsellik ve aile kavgalarıyla ilgili cesur kitaplar yazdı. Ama asıl konusu, bireylerin kimlik arayışıydı. En ünlü çalışması Long Day’s Journey Into Night, kendi ailesinden yola çıkarak yazdığı, küçük bir toplulukta geçen ama içeriği geniş, sarsıcı ve sinir bozucu bir oyundu.

Bir başka Amerikan özgün oyun yazarı ise Tennessee Williams’dır(1911-1983). Güneyli birikimini, şiirsel ama aykırı oyunlarında ifade etmiştir. Genelde, kaba bir çevrede kapana kısılmış duyarlı kadınları anlatıyordu. Oyunlarının çoğu filme alınmıştır. Bunlar arasında “A Streetcar Named Desire”(İhtiras Tramvayı) ve “Cat on a Hot Tin Roof”u (Kızgın Damdaki Kedi) sayabiliriz.

Hemingway’den 5 yıl önce bir başka Amerikalı romancı daha Nobel Ödülü almıştı. William Faulkner (1897-1962). Faulkner, kendi yarattığı ve Yoknapatawpha adını koyduğu Mississippi’deki hayali bölgede olağanüstü bir insancıllığı dile getirmişti. Onun kahramanları, iç dünyalarını, önceden belirlenmemiş repliklerle, kopuk kopuk ifadelerle dile getiriyordu. Buna “Bilinç Akışı” tekniği deniyordu. (Aslında bu bölümler titiz bir çalışmanın ürünüdür, verilen ‘raslantısalmış gibi izlenimi’ yanıltıcıdır). Geçmişin, -Güney’deki kölelik dönemi- bugün hâlâ yaşandığını göstermek için, zaman kesitlerini karışık kullanmıştır. Büyük yapıtları arasında “The Sound and the Fury”, “Absalom! Absalom!”, “Go Down”, “Moses” ve “The Unvanquished” i sayabiliriz.

Faulkner, Güney Edebiyatı’ndaki Rönesans’ın bir parçasıydı. Bu hareketin içinde Truman Capote (1924-1984) ve Flannery O’Connor (1925-1964) da yer alıyordu. Capote, genellikle kısa öyküler, kurgu ya da kurgu olmayan eserler verdi. Ancak başyapıtı “In Cold Blood”dı. Gerçek bir olaya dayanan bu eserde, bir dizi cinayet ve sonuçları, psikolojik incelemelerden yararlanan bir romancı gözüyle ama düz bir dille anlatılmaktadır. Roman dışı yazım tarzı kullanan diğer yazarlar ise, Norman Mailer (1923- ) ile Tom Wolfe’dur (1931- ). Mailer, “Armies of the Night”da, Pentagon’a yapılan savaş karşıtı yürüyüşü, Wolfe da “The Right Stuff’da Amerikalı astronotları anlatmıştı.

Flannery O’Connor Katolikti. Ve doğduğu yer olan Güney’de, Protestan ortamında dışlanmıştı. Onun kahramanları, Tanrı ve Şeytan saplantısı içindeki Protestan köktendincilerdi (fundamentalistler). O’Connor trajikomik öyküleriyle tanmıştır.

1920’lerde New York City’nin kenar mahallesi Harlem’de zenci sanatçılar ortaya çıktı. Harlem Rönesansı denilen bu dönem, Langston Hughes (1902-1967), Countee Cullen (1903-1946) ve Claude McKay (1889-1948) gibi şairler yarattı. Romancı Zora Neale Hurston (1903-1960), yazma yeteneğini Antropoloji bilgisiyle bütünleştirip kaynağını Afrikalı-Amerikan sözlü geleneğinden alan etkileyici öyküler yazdı. Açık renk tenli Afrikalı-Amerikan bir kadının hayatını ve evliliklerini anlatan “Their Eyes Were Watching God” gibi romanlarıyla kendinden sonraki zenci kadın yazarlara esin kaynağı oldu.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra farklı görüşlerin toplumda kabul görmeye başlaması, zenci yazarları, Amerikan Edebiyatı’nın merkezine yerleştirdi. James Baldwin (1924-1987), Giovanni’s Room adlı eserinde ırkçılığı aşağılayarak cinsel tercihini açıkça ortaya koydu. “Invisible Man” adlı eserinde, Ralph Ellison (1914-1994) zencilerin Afrikalı-Amerikalı’ların toplumdaki zor durumuna değinmişti. Siyah ırk insanları, ne yaparlarsa yapsınlar, beyazların onları görmezden gelmesini sağlayamıyorlardı. Bu, çağdaş dünyanın en geniş kimlik arayışı temasıydı.

1950’lerde Batı Kıyısı’nda yeni bir edebiyat akımı doğdu. Bu, Beat Kuşağı’nın şiiri ve romanıydı. “Beat” sözcüğü, hem caz müziğinin ritmine, hem savaş sonrası toplumun çürümüşlüğüne, içki ve uyuşturucu yardımıyla yeni biçim arayışlarına hem de Doğu Mistisizmi’ne gönderme yapıyordu. “Howl” adlı yapıtıyla sosyal başkaldırıyı doruğa ulaştıran şair Allen Ginsberg (1926-1997) bu coşkulu harekete damgasını vurdu. Whitman tarzı bu eser güçlü bir mısra ile başlıyordu: “Kuşağımın en müthiş beyinlerinin delilikle yokolduğunu gördüm”. Jack Kerouac (1922-1969), “On the Road” adlı dönem kitabında Beat akımının kaygısız, hazcı yaşam tarzını yüceltiyordu.

Irving ve Hawthorne’dan günümüze kadar, Amerikan Edebiyatı’nda en sevilen tarz, kısa öyküler olmuştur. 20. yüzyıl öykü ustalarından John Cheever (1912-1982), Edebiyat Dünyası’na Amerikan yaşamının bir başka yüzünü daha kazandırdı: Büyük kentlerin çevresinde oluşan kenar mahalleler. Cheever, aydın kesime hitap eden mizahi yaklaşımıyla tanınan “The New Yorker” adlı derginin ortaklarından biriydi.

Halen geçerlikte olan edebiyat akımları üzerinde konuşmak tehlikeli olmakla birlikte, azınlık gruplarından gelen yeni romancılar dikkat çekmektedir diyebiliriz. Birkaç örnek: Amerikalı yazar Leslie Marmon Silko (1948- ) günlük dili kullanarak geleneksel öyküler anlatmakta ve “In Cold Storm Light” gibi lirik şiirler yazmaktadır. Çin kökenli Amy Tan (1952- ), ”The Joy Luck Club” da ailesinin California’ya ilk geldikleri dönemde verdiği mücadeleyi anlatmayı seçmiş. Küba kökenli Oscar Hijuelos (1951- 2013) “Mambo Kings Play Songs of Love” adlı romanıyla 1991 yılında Pulitzer Ödülü’nü aldı. Edmund White (1940- ),“A Boy’s Own Story” ile başlayan bir dizi romanıyla sayıları giderek artan Amerikan eşcinsellerinin yaşadığı acıları ve durumlarının gülünçlüğü anlatıyor. Afrikalı Amerikan kadınlar da son dönemin güçlü romanlarına imza attılar. “Beloved”’ın yanısıra pekçok eserin yazarı Toni Morrison (1931- ) Nobel Edebiyat Ödülü’nü (1993) aldı. Morrison, Nobel Ödülü’ne layık görülen 2. kadın Amerikalıdır.

Reklamlar

Facebook Yorumları

yorum

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?