Paşa farkı II?!

PAŞA FARKI II /
 
“EĞER BİR ÜLKEDE NAMUSLULAR DA NAMUSUZLAR KADAR CESUR OLMADIKÇA O ÜLKE İÇİN KURTULUŞ YOKTUR”
 
YA DA
 
“DİNİME KÜFREDEN BARİ MÜSELMAN OLSA”
 
VEYAHUT
 
İSMET PAŞA’YI DİLİNE DOLAYAN HARAMİLER SÜRÜSÜ, BİZ SİZİ ÇOK İYİ TANIYORUZ?!

 

Paşa farkı II?!

 

……………

 

“Arkadaşlar! Eğer bir memlekette erbabı namus laakal eşirra kadar sabur olmazsa o memleket behemehal batar / Eğer bir memlekette namuslular da, en az namussuzlar kadar cesur olmazsa, memleket batar!”

 

İsmet Paşa, 5 Temmuz 1931

 

……………….

 

İKTİDAR & AFRODİZYAK / ERDOĞAN “DİKTATÖR” OLMAK İSTİYOR YA DA MENDERES’E “SİZ ATATÜRK’TEN DE BÜYÜK ADAMSINIZ” DİYENLER, ŞİMDİ DE ERDOĞAN’IN AYAKLARINI YERDEN KESİYORLAR?!

 

İktidar ve Afrodizyak?!

 

Eş Başbakan Erdoğan’ın tavan yapan “ego”su, dibe vuran “libido”su bağlamında zaman tünelinden iki farklı Menderes fotoğrafı yansıtayım…

1950’li yılların sonlarıdır.

Menderes, iktidarının zirvesindedir.

Ayakları yerden kesilmiştir.

“Diktatör”lüğünü ilan etmesine ramak kalmıştır.

Çok farklı bir halet-i ruhiye içindedir!

Çevresindekilerin etkisi ile Türkiye’yi, “DP’li olanlar, DP’li olmayanlar” diye ikiye bölmüştür.

Ankara’nın DP’li günlerinde önemli olan, ne yapıp yapmadığından ziyade, “Bizden misin yoksa onlardan mı?” sorusuna, Menderes’in duymak istediği cevabı vermektir.

Eğer “Onlardan değilsen, vay senin haline!”

İşte o günlerden biridir…

Başbakan Menderes ve yakınındaki birkaç politikacı, İstanbul’dan İzmir’e doğru feribotla yola çıkarlar.

“Şeyh uçmaz müritler uçurur” misali, yanındakiler, Menderes’i övme yarışına girerler.

İçlerinden biri Padişah’a övgü düzüp, bir kese altın bekleyen saray şairlerinin ağzı ile konuşup şöyle der:

“Sayın Başbakanım, sizin yaptıklarınızı bu ülkeye kimse yapmadı. Hatta Atatürk bile yapmadı. Siz Atatürk’ten de büyük adamsınız. Sayın Başbakanım, siz heykeli dikilecek adamsınız!”

Menderes bu ve benzeri övgü dolu sözleri uzun süre dinler.

Geminin güvertesinden, düşünceli bir şekilde, denizi seyreder.

Sigarasından derin bir nefes alır, yapılan övgüler karşısında, ayakları yerden kesilmiş bir vaziyette, “Haklısınız, bu ülkeye benim yaptıklarımı Atatürk dahi yapmadı” der.

Etrafındaki “dalkavuk”lar, Menderes’e bu sözü dahi söyletmeyi başarmışlardır!

Oysa ki…

Tüm anlatılanların ötesinde, Adnan Menderes makul bir adamdır.

Mütevazı hatta aşırı utangaçtır!..

Yakından tanıyan dostlarının gözündeyse, o samimi bir gönül dostudur!

 

İKİ FARKLI ADNAN

 

Nitekim…

Bu anektodu, Menderes’in doğruları ya da yanlışlarından da öte, bir Başbakan’ın ayaklarının yerden nasıl kesildiğinin, nasıl kesilebildiğinin net olarak anlaşılabilmesi için yazdım.

Menderes’in ayakları yerden kesildikten sonra yaşananları anı kitapları yazıyor.

“27 Mayıs” ve “Yassıada” günleri!

27 Mayıs sonrasında, “astığı astık kestiği kestik” olan Menderes gitmiş, yerine daha sakin, mülayim bir Menderes gelmiştir.

Hülasa Menderes özüne dönmüştür.

Vücudunun kimyasını bozan “iktidar sarhoşluğu”ndan kurtulmuştur.

Filvaki, Menderes’e dirayetli günlerinde “Odunu dikseniz milletvekili yaparsınız” diye akıl verip, güç zehirlenmesine yol açanlar, “Siz, Atatürk’ten de büyük adamsınız” diye yürek okşayanlar, o sıkıntılı günlerde bir anda ortadan kaybolmuşlardır.

Aydın Menderes’in hatıralarında, o yıllarda, annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşadıkları sıkıntılı günler, tüm ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

Ancak…

Türkiye, “Yassıada” günlerinde, unutulmaya yüz tutmuş, çok farklı bir Menderes fotoğrafı ile tanışır.

Adeta “Başbakan”lık günlerinde, iktidarın gücü ile asıp kesen, önüne geleni haklı ya da haksız fark etmez, hapse gönderen Menderes gitmiş… Yerine son derece kibar, karınca incitmekten imtina eden bir başka Menderes gelmiştir.

Bu anlamda, “İki Adnan” resmi arasında, çok belirgin farklar vardır.

Şöyle ki:

ABD’nin efsanevi Dışişleri Bakanları’ndan Kissinger, “güç zehirlenmesi”ne uğrayan politikacılar için şöyle der:

“İktidar, afrodizyak gibidir!”

“Süper K”, iktidarın cazibesine kapılan taze politikacılarla ilgili “teşbih” yani “benzetme” yaparak, “Makamın cinsel gücü artırıcı etkisinden dolayı, önüne çıkan her şeyi düzmek isterler” demeye getirir.

Filhakika, “Başbakan” olan Menderes de “iktidar”ın dayanılmaz cazibesine kapılıp, çevresindeki bazı kişilerin yersiz övgüsü ile ayakları yerden kesilmiş, “gözünün üstünde kaşın var” diyen herkesi bir sebepten tutuklatıp içeri attırmıştır.

Unutulmamalıdır ki, Adnan Menderes de, iktidarının “peak/zirve” noktasındayken Erdoğan gibi astığı astık, kestiği kestikti!

Başbakan’lıktan aldığı güçle, “züccaciye dükkanına dalmış fil gibi davranıp”, önüne çıkan her şeyi yerlebir ediyordu.

İşadamından gazetecisine, bürokratından muhalefetine dek hırpalamadığı kimse kalmamıştı.

O dönemki gazeteciler “Ankara Hilton” diye anılan hapishanede “konaklayıp (!)”, Menderes’e muhalefet etmenin bedelini öderlerdi..

Ne var ki Menderes, kendisi de tutuklanınca, geç de olsa yaptığı hatayı anlamış, özüne dönmüştür.

Yani eskiden olduğu gibi “insani” yönü güçlü Menderes olmuştur!

“İki Adnan” resmi arasındaki en büyük fark; Başbakan olan Menderes’in “libidosu”nu tavan yaptıran “iktidar” farkıdır!

Bu bakımdan Erdoğan’ın da aynaya bakma vakti gelmiş, hatta geçmektedir.

AKP Eş Genel Başkanı Erdoğan da, Menderes gibi “İki Tayyip” resmi arasında gidip gelmektedir.

“I. Tayyip” resminde, kitlelerin gözünde saflığı, temizliği temsil eden bir politikacı vardı.

“II. Tayyip” resminde ise arkasına aldığı Neo Con’ların, “Milyar Dolarlık Radikal Yahudiler”in desteği ile çıldırmış, güç zehirlenmesine uğramış, önüne çıkan her şeyi tekmeleyen, herkesle kavga eden, kendisini eleştiren herkesi düşman olarak gören, bir başka Tayyip resmi var!

Bu bakımdan Erdoğan’ın, Menderes’in yanlışlarını tekrarlama konusundaki ısrarını anlamak mümkün değil!

Zira…

Bugünkü Vatan’ın manşetinde, “Karanlıklar Başkenti” başlıklı bir haber-analiz yayınlandı.

Bilal Çetin imzalı yazıda, “Ankara’da adı konulmamış bir hesaplaşma yaşanıyor” denilmiş.

Bu çok yerinde ve doğru bir tespit!

Çünkü, Erdoğan aylardır, kendisine yakın bazı istihbaratçılara şu talimatı veriyor:

“Hayrullah Mahmud ve İsmail Yıldız’ın bağlı olduğu örgütü bulun, hemen tutuklayıp, hükümeti devirmek için çete oluşturmaktan içeri atalım!”

Şimdiye dek “çete” iddiası ile ortaya çıkartılan sözde “örgütler”in hepsi, bu amaçla ortaya çıkartıldı.

Erdoğan’ın yakın çevresindeki bazı yerli ve yabancı danışmanların, şahsımı hedef alan onca çamur atma girişimi, çeteye, örgüte bulaştırma planları hep boş çıktı!

“Bumerang” gibi her defasında bu komployu hazırlayanları vurdu.

Asgarisinden 7 istihbarat servisi tarafından, 24 saati ile izlenen bir gazeteci olarak diyorum ki, “Sayın Başbakan, elinizden geleni ardınıza koymayın. Siz Allah değilsiniz! Siz Padişah ya da Kral da değilsiniz. Siz Türk Devleti’nin başı da değilsiniz. Siz çamur atıp, beni susturmak isteseniz de, Allah istemeyince hiçbir komplonuz tutmuyor. Yüce Divan’da yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz! Bilmenizi isterim ki, rüzgar eken fırtına biçer!”

 

DİKTATÖR OLMAK

 

Ve…

Son olarak…

AKP iktidarının, halı altına süpürdüğü, tüm pislikler tek tek ortaya çıkıyor.

AKP kulislerinde, Eş Başbakan Erdoğan’ın “çok özel danışmanı” Zapsu’nun, Çölaşan ve diğer bazı gazetecilerle ilgili olarak “Bizim hakkımızda kimse bir şey yazamaz, Çölaşan yazacak olursa hakkındaki dosyayı açıklarız” dediği, belgeler de bir bir ortaya çıkmaya başladı.

Erdoğan beni “çete”den tutuklatıp, hapse attırmak için “komplo” düzenlemeye çalışırken, yine açığa düştü ve kendi kazdığı kuyuya yuvarlandı!

Yaptığı hazırlık ayaklarına dolandı.

Çok yakında “oy istemek” için meydanlara çıkınca, nasılsa “çete” diye küçümsediği “öfkeli kalabalık”larla tanışmış olur ve Tayyip’in tek düşmanının yine Tayyip’in kendisi olduğunu anlar!

Oysa ki, içinde benim de olduğum, haklarında dosya oluşturulan liste, Çölaşan’ın açıkladığından da farklı bir liste!

O dosya ortaya çıktığında, bazı gazeteci ve siyasilerin “Neden Erdoğan’a muhalefet etmediği ya da edemediği de çok net olarak anlaşılacaktır” sanırım!

Bence “korkusuz araştırmacı gazeteci(!)” Emin Çölaşan, Erdoğan’a sert sözler söyleyen, Fethi Dede’nin mektubunda yaptığı gibi yapmalı ve dosyada yer alan bilgileri, “yalan” da olsa, “rezerv” koyarak kamuoyu ile paylaşmalı!..

O vakit herkes de, o dosyada AKP’ye muhalif olanlarla ilgili ne tür bir çalışma yapıldığını görmüş olur.

Hülasa Erdoğan’ın, Türkiye’yi hangi kafa yapısı ile yönetmeye çalıştığı çok net olarak ortaya çıktı!.. AKP Eş Genel Başkanı Erdoğan da, “iktidar şarabı”ndan içip zıvanadan çıkan diğer “Başbakan”lar gibi “Diktatör” olmak istiyor! Ne var ki, yakın tarihimizde, “Diktatör”lüğünü ilan etmek isteyen “sivil-asker”lerin akibeti ortada!

Erdoğan, bunun ne tür bir “akibet” olduğunu merak ediyorsa, “28 Şubat”ta, kendi “Diktatör”lüğünü kurgulayan, Çevik Bir Paşa’nın tecrübelerinden istifade edebilir.

Ezcümle, 2000’li yılların Türkiyesi’nde, “İktidar şurubu”ndan içince, sapıtmayan “Başbakan”lar istiyoruz!

 

Saygılar

Hayrullah Mahmud

2 Haziran 2006

 

 

xxxxxxxxxxxxxxxxx

 

 

SIRAT KÖPRÜSÜ YA DA BOP EŞ BAŞKANI ERDOĞAN, BAŞBAKANLIK’TAN İSTİFA EDİP, ACİLEN YARGI’DA “AK”LANMALIDIR?!

 

Sırat Köprüsü?!

 

Erdoğan’ın her türlü ikaza rağmen, “Ak”lanmama inadı bağlamında, birkaç satır daha…

Azrail, bir gencin canını almaya yanına gitmiş.

Genç, “Henüz hayatımın başlarındayım, biraz yaşayayım, izin ver” demiş.

Azrail, “Peki” deyip gitmiş!

Aradan yıllar geçmiş, genç adam yaşlanmış, saçları dökülmüş, yüzü kırışmış, dişlerinin bir kısmı dökülmüş, beli bükülmüş, dizleri titremekteymiş ve Azrail gene gelmiş ve adam itiraz etmiş:

“Hiç böyle habersiz gelinir mi? Bari önceden biraz işaretler verseydiniz?” diye karşı çıkmış.

Azrail ise “Buruşan yüzün, dökülen saçların, dişsiz hale gelen ağzın, bükülen belin, titreyen bacakların birer işaret değil de, neydi o halde?” diye sormuş.

Kıssadan Hisse: Erdoğan’ın AKP’si artık siyaseten bir meftadır!

Nitekim…

Bugünkü Milliyet Gazetesi’nde, bu fıkradaki kıssadan hisseye denk düşecek bir haber vardı. İrfan Kurtulmuş imzası taşıyan “İsveç’te ikinci istifa” başlıklı haberde, şu satırlara yer verilmişti:

“İsveç Kültür Bakanı Cecilia Stego Chilo, televizyonunun bandrol ücretini ve çocuklarının dadısının sigorta parasını ödemediğinin ortaya çıkması üzerine istifa etti ve merkez sağ hükümetin yönetimi devralmasından bu yana geçen 10 günlük sürede, Ticaret Bakanı Maria Borelius’un ardından istifa eden ikinci bakan oldu. Chilo, yayımladığı açıklamada, 16 yıldır televizyonunun bandrol ücreti ve çocuklarının dadısının sigorta parasını ödemediğinin ortaya çıkmasından sonra bu görevini artık yerine getiremeyeceğini bildirdi. İsveç Kültür Bakanı, bu kadar kısa bir sürede görevinden istifa ettiği için çok üzgün olduğunu da belirtti. Ticaret Bakanı Maria Borelius da, yıllardır vergi kaçakçılığı yaptığı iddiaları yüzünden geçen cumartesi günü istifa etmişti. İsveç’te, Kültür Bakanlığı’nın kontrolündeki TV kanallarının ana gelir kaynağını yıllık 1500 kron (yaklaşık 300 YTL) olan bandrol ücretleri oluşturuyor. İstifalar, Başbakan Fredrik Reinfeldt’in 6 Ekim’de iktidara gelen 4 partili koalisyon hükümeti için büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor. Sağ partiler, ülkeyi 12 yıldır yöneten Sosyal Demokrat iktidara 17 Ekim seçimlerinde son vermişti.”

Haberin devamında ise Milliyet Ankara Büro’nun geçtiği şu bilgiler yer alıyordu:

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile 6 bakan hakkındaki dokunulmazlık dosyaları TBMM gündeminde bekliyor. Hükümet üyeleri hakkındaki fezlekeler şöyle:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (2 dosya): Zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak. Görevi ihmal!

Maliye Bakanı Unakıtan (Al Baraka Türk olayından 2 dosya): Vergi Usul Kanunu’na muhalefet.

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu: Özel evrakta sahtecilik ve Siyasi Partiler Kanunu’na muhalefet.

Dışişleri Bakanı Gül: Özel evrakta sahtecilik ve Siyasi Partiler Kanunu’na muhalefet.

Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe: Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Yasa’ya muhalefet. 4 dosya.

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül: Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Yasa’ya muhalefet. 3 dosya.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker: Hukuka aykırı işlemlerden sorumlu olduğu iddiası.”

Bu listeyi uzatmak mümkün!

Fakat, daha önce burada tekrarladığım için, şimdilik kaydıyla “bu kadarı da yeterli” diyorum.

Yalnız, yapılan tüm uyarılara rağmen, İsveç örneği bir yana, İsrail’de, ABD’de, İngiltere ve Fransa’da değişim rüzgarları estiği bir ortamda, “Ak”lanmamakta, temizlenmemekte, Türk Adaleti’ne teslim olmamakta ısrar eden bir “hukuken butlan politikacı portresi” ile karşı karşıyayız!

O vakit, bu anlamda bir başka Azrail fıkrası!

Olgunluk yaşına gelmiş bir adam, deniz kıyısında yürüyormuş.

Bir bakmış uzaktan Azrail geliyor.

İçini buz gibi bir ürperti sarmış.

Anlamış ki, canını alacak.

Kurtuluş çaresini çocuk taklidi yapmakta bulmuş.

Hemen yere çökmüş.

Kumdan tepecikler, evler yapmaya başlamış.

Azrail başına dikilip, omuzuna elini koyunca “gu…gu…gu… glu… glu.. glu…hi… hi…” gibi bebek sesleri çıkarmaya başlamış.

Azrail bunun üzerine onun elini tutmuş, ayağa kaldırmış ve “Hadi oyun bitti, şimdi attaya gidiyoruz, hadi attaya” demiş.

Kıssadan Hisse: Erdoğan ve tüm adamları için oyun bitti, şimdi “Atta gidiyorsunuz atta!”

Ezcümle, halk ozanı Yunus Emre şöyle der:

“Sırat kıldan incedür, kılıçtan hem keskincedür!
Varup anın üstünde evler yapasum gelür.
Dibinde gayya vardur içi nar ile pürdür
Varuben ol gölgelikte biraz yatasım gelir.
Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeker bir molla Kasım gelür.”

 

 

xxxxxxxxxxxxx

 

 

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi dünkü yazısında vermiş.

Eygi, milyonların hislerine tercüman olan “Allah belanızı versin!” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Evet, Allah belanızı versin! Bunlar kimlerdir? Hemen açıklayayım: Dindar görünüp de, dinci görünüp de, İslâmcı görünüp de; Yüce İslâm dininin, Yüce Şeriâtın yasak etmiş, haram kılmış olduğu bir sürü kötülüğü bilerek, kasıtlı şekilde, mütecâsiren (küstahça ve cesaretle), mütecahiren (açık şekilde) yapan fasıklar, facirler, azgınlar, kudurmuşlar güruhudur. Neler mi yapıyorlar? Bir bir sayayım:
1. Onlar haram yerler. Haram kazançlar elde ederler; haram, necis ve kara servetler biriktirirler.
2. İhalelere fesat karıştırırlar.
3. “İşlerden” komisyon alırlar.
4. Emanetlere hıyanet ederler.
5. Halkı aldatırlar, yalan söylerler, vaat ederler sözlerini tutmazlar.
6. Çoluk çocuklarını, akraba ve talukatlarını, hısımlarını, hemşehrilerini, hizipdaşlarını ehil ve layık olmadıkları makamlara getirirler.
7. Kimisi hiçbir iş yapmadığı halde aydan aya bankamatikten maaş çeker.
8. Kanunen ve hukuken inşaat yapılmaması gereken yerlere rüşvet veya baskı karşılığında inşaat yaptırırlar.
9. Memleketi babalarının çiftliği zannederler.
10. Türkiye’nin istikbalini (geleceğini) yetiştiren eğitimi berbat ederler.
11. Mahiyetini ve kaynağını asla açıklayamayacakları efsanevî servetlere sahip olarak Karun gibi zengin olurlar.
12. Dindar geçindikleri halde İslâm’ın en amansız, en azılı, en acımasız, en gaddar düşmanlarıyla işbirliği yaparlar.
13. Ne kadar kutsal değer varsa onları paraya, menfaate, prestije, itibara, şöhrete alet ederler.
14. Nemrud’a Firavun’a taş çıkartacak şekilde ve aşırı derecede lükse, israfa, gösterişe, şatafata, debdebeye, tantanaya yönelirler.
15. Kur’an derler, Kur’an’ın emirlerini ve yasaklarını hiçe sayarlar; Peygamber derler, Sünnet derler, onların uygun görmediği her şeyi yaparlar.
16. Ben derler, başka bir şey demezler. Benlikleri için, şahsî ihtirasları için, dünyevî şehvetleri için yemeyecekleri halt yoktur.
17. Münafıklığın belli başlı kaç alâmeti varsa onlardadır.
18. Biz ıslah ediyoruz derler, fitne ve fesattan başka bir şey yapmazlar.
Evet, dünyada ve yurdumuzda kefere vardır, fecere vardır, İslâm’a ve Müslümanlara açıkça düşmanlık eden karanlık ruhlu insî şeytanlar vardır. Lakin emin olunuz, onlar din sömürücüleri kadar tahribat yapamazlar, zarar veremezler.
Yüce İslâm mukaddesatını şahsî menfaatlere ve nakde tahvil edenlere lânet olsun!
İslâm’ın önündeki en son, en büyük, en korkunç engel işte bu din sömürücüsü habislerdir.
Onlar bütün ümitlerimizi târumar ettiler.
“Bu sistem bozuktur, yerine düzgün bir sistem getireceğiz” diye işe başladılar ve sonra yaptıklarını gördük. Bozuk dedikleri düzenin necis, haram, kirli, kara nimetlerine (!) kurtlar gibi saldırdılar. Vaktiyle birtakım pek hızlı, pek ödünsüz, pek heyecanlı radikaller vardı. Ne oldu onlar? Hiç sesleri çıkmıyor. Yükü tuttular, ne radikallik kaldı, ne heyecan, ne aşk, ne şevk. Meğerse yalanmış hepsi!.. Allah’ın bütün insanlığa, hassaten müminlere en güzel bir örnek ve model olarak gönderdiği Peygamber nerede, birtakım zevat-ı nâ-şerif nerede. Peygamber vefat ettiğinde altın ve gümüş miras bırakmadı. O ömrü ve hizmeti boyunca parayı sevmedi, paraya önem vermedi. Bir de şu, Müslüman görünen sefil ve sefihlere bakınız. Akılları fikirleri, emelleri hep para, hep menfaat, hep benlik…
Peygamber böyleleri için “Onların dinleri paraları, kıbleleri karılarıdır” buyurmuştur.
Hadis-i şerif olduğunu söyleyen var, Hazret-i Ali’nin sözüdür diyen var, şu hikmetli söze dikkat buyurunuz: “Kişinin namazı ve orucu sakın sizi zarara uğratmasın. Siz onun dinarlar ve dirhemlerle (eurolar, dolarlar, YTL’ler) olan muamelatına bakınız.”
Sevgili Müslümanlar, firasetli olunuz, uyanık olunuz, şuurlu olunuz. Dindarlık lâfla, edebiyatla olmaz. Dindar kişi asla haram yemez, dürüstlükten kıl kadar ayrılmaz, halkı aldatmaz, yalan söylemez, verdiği sözü çiğnemez ve emanetlere hıyanet etmez. Gerçek dindar, sefaletten ölmeyi tercih eder ama haram parayla geçinmeyi hele zenginleşmeyi hiç düşünmez. Bizi agresif dinsizler, kefere, fecere, İslâm ve Müslüman düşmanları mahvediyormuş… Hayır, hayır! Bize içimizdeki münafıklar, din sömürücüleri, mukaddesatı maddî menfaate tahvil eden alçaklar en fazla zararı veriyor. Müslümanlara uyanın diyorum. Din sömürücülerine, mukaddesat bezirganlarına, bile bile, kasıtlı bir şekilde canavarca bir iştahla haram yiyenlere “Allah belanızı versin!” diyorum.
(Not: Yazmaya lüzum yok ama yine de beyan edeyim: Türkiyemize, yani vatanımıza, devletimize, halkımıza; doğrulukla, dürüstlükle, namuslu bir şekilde, çalmadan çırpmadan, haram yemeden, hortumlama yapmadan, ahlak ve fazilet kurallarına yüzde yüz uyarak; gerçekten, muhlisen lillah hizmet eden herkesi tebcil eder ve onların ellerinden öperim. Fikir, görüş ve metod hususunda aramızda farklılıklar olsa bile onlara hürmette kusur etmem. Bu gibi gerçek hizmetkârlar var olsunlar, sağ olsunlar, sayıları çoğalsın…)

 

 

                                                           xxxxxxxxx

 

 

Hülasa, 2006’nın Aralık ayında Erdoğan’ın ve AKP Genel Başkan Yardımcıları’nın anlaması gereken husus şu:

Dünyada 30 civarında “Trilyon Dolarlık Tefeci” var!

Bu adamlar, dünyanın patronu olmak için BOP, BİP operasyonunu planladılar.

Erdoğan da, “Tüccar politikacı” aklı ile onlardan bir “Başbakanlık” için borç istedi!

Onlar da, Erdoğan verdiği sözü tutabilir umudu ile bu borcu verdiler!

Erdoğan da, onlardan bu borcu, TSK’yı Irak’a “taşeron güç” olarak sokabileceği vaadi ile almıştı!

Ne var ki, en başta Allah izin vermediği, sonrasında kendi kişisel hırsı ve beceriksizliği sayesinde bu sözünü tutamadı ve operasyon çöktü!

Şimdi “Başbakanlık borçlu olduğu adresler”, kendi canlarını devletlerden kurtarmak için, sahada kullandıkları tüm adamları tek temizliyorlar!

Bu yüzden de, şimdiye kadar Erdoğan’a hem silahlı hem de tıbbi olmak üzere birkaç suikast düzenlendi!

Yani ortada en basit anlatımı ile “tüccar siyaset” yapan güç zehirlenmesine uğramış bir fani ile “Trilyon Dolarlık Küresel Tefeciler” arasında bir alacak verecek meselesi var!

Bu yüzden Erdoğan’ın ayak bastığı her yerde, gün aşırı gerginlik yaşanıyor!

Erdoğan’ın kapısına da “Küresel Tefeciler”; tahsil edilmemiş alacağın tahsili için günaşırı dayanmaya devam ediyorlar!

 

 

                                                           Xxxxxxxxxxxxx

 

 

“ACARİSTANBUL” MU, TAYYİBİSTANBUL” MU?!

 

1994 Yılı’ndan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin tüm imar uygulamalarının teftiş ve yargı sürecine açılmasının zorunluluğu var. RTE’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçildiği günden bu yana derlediği sempatinin sebebinin, İstanbul’u çok iyi yönetmesinin olmadığı; İstanbul’un bugünkü halinden rahatça görülebiliyor. O halde RTE’yi meşrulaştıran ve onu “Başbakanlık”a kadar taşıyan yürüyen bandın analizi gerekiyor. RTE’den İstanbul’daki görevi esnasında talebi olup da boş dönen kaç tane oligark ya da büyük işadamı ve grup var? Yani RTE’den projesi geçmeyen “büyük” adam var mı? RTE’yi sevimli hale getiren, “büyük” adamların ve yabancıların her istediğine “Evet!” demesi, bazı “Evet!”leri de “Hayır!” kılıfı altından –halkçı imajı vermek için- söylenmesi midir? RTE’yi sevimli hale getiren ve Başbakanlık’a taşıyan yürüyen bantta herkes “Seç beğen al!” oyununa katıldı ve “herkesin alacağını aldığı bir sistem”in kurulması sağlandı. Acaba RTE’yi sempatik hale getiren bu verimlilik mi? Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk soruşturmasına katılan devlet görevlilerinden bir kısım, Acaristanbul’un sahiplerinin misafiri oldu mu? Bu misafirlikten sonra RTE’nin kara dosyaları “ak”landı mı? RTE’nin yolsuzluklarının araştırıldığı bu süreçte hangi devlet görevlileri tamamen duygusal ya da tamamen bölgesel ya da tamamen dinsel ya da tamamen ekipsel gerekçelerle kara dosyaları akladı? Evet RTE’nin bilinçaltı ve AKP’nin en etkili isminin de olmadığını söylediği bizim de var olduğundan emin olduğumuz devlet; kime ve kimlere, nereye ve nerelere, uzanırsa uzansın tüm yolsuzlukların, hırsızlıkların, usulsüzlüklerin, himayelerin, peşkeşlerin ve kirli ilişkilerin hesabını sormalıdır! Devlet varsa “kanunu” çalıştırmalı, “otorite”yi tesis etmeli ve milletine güvende olduğunu, endişe etmemesi gerektiğini net bir şekilde göstermelidir! Hiçbir yolsuzluk “zamanaşımı”, “hukukun yetersizliği” mazeretleri ile kapatılmamalıdır! Devlet bugün bunu yapamaz ise Türkiye Iraklaştırılacak, RTE de Saddamlaştırılacaktır! RTE Saddam, Türkiye Irak olmadan demokrasi ve devletin bekası için gereken yapılmalıdır! “Tayyip’in İstanbulu”nun meyvelerinden biri “Acaristan”dır! Türkiye’nin eliti, bu yolda “mağdur” olmanın şeref getireceğini bilmeli ve devlete teslim olmalıdır! Aksi taktirde Türkiye’yi birilerinin Iraklaştırmasının çok yakında olduğunun altını çizelim! Saygılar SESAR (6 Aralık 2006)

 

                                                           Xxxxxxxxx

 

 

GAZETECİ HAKLIYSA KÜÇÜK DÜŞÜREBİLİR!

 

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Milliyet gazetesi köşe yazarı Hasan Pulur’un 23 Ekim 2003 tarihinde yayımlanan “Maliye Bakanı Baltalimanı’nı top sanıyor” başlıklı yazısı dolayısıyla açılan manevi tazminat davasının temyiz incelemesi sırasında basın özgürlüğünden yana bir karar aldı. Kararı, davalı gazeteciler lehine bozan Yargıtay’ın, örnek niteliği taşıyan kararı özetle şöyle: “Eğer kişi anonim kişilerden değil, ’konumu ve işin bir sonucu olarak kamuoyunun dikkatini çekiyorsa;’ basının onun hakkında ’normal’ kişilerden farklı, ’bu kişinin konumuna uygun olacak biçimde’ açıklamalar yapması doğaldır. Eğer kişi toplumun kendisine verdiği önemi yadsıyan bir davranışa girmiş ise basının bu davranışını eleştirmesinde ’kamu yararı’ bulunmaktadır. Bu halde, haber ya da eleştiri hukuka uygun hale gelir. Eleştiri belirli bir davranışı, olayı, kişi ve eser konusunda yorumları içerir. Siyasal eleştiri ve değerlendirmeler de aynı çerçevede düşünülür. Özellikle toplumun her an göz önünde olan siyasal kişilerini gerektiğinde eleştirmek, basının görevidir. Basında yayın konusu yapılan haber, objektif oldukça, doğru olaylara dayandıkça ve doğru amaca yönelik bulundukça; eleştiri sert, kırıcı ve küçük düşürücü olabilir. Böyle durumlarda hukuka aykırılık ortadan kalkmaktadır. Tazminat davalarının temyiz incelemesini yapan Yargıtay, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile Milliyet Gazetesi köşe yazarı Hasan Pulur arasındaki davada basın özgürlüğünü genişleten önemli bir karara imza attı. Daire, gazetecilerin yapacağı eleştirilerin, kamu yararı taşıması ve doğru olması halinde, sert, kırıcı ve hatta küçük düşürücü olabileceğine hükmetti. (Hürriyet / Oya Armutçu / 3 Kasım 2006)

xxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

 

ÜSLUB’U BEYAN AYNIYLA ERDOĞAN?!

 

Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan besbelli Cumhurbaşkanı adayı olacak ve bir “siyasi mucize” olmazsa, TBBM deki AKP çoğunluğu tarafından, Cumhurbaşkanı seçilecek ve Çankaya’ya, ,”haremi”, tesettürlü, türbanlı Emine Hanım efendiyle birlikte, çıkacak. Eğer, a, Çankaya’da, eşiyle birlikte ikamet etmezse, “türban sorunu”, takiyye ile güya çözülmüş olacak. Ama sorun “türbanda”, Emine hanımın veya başka bir AKP tarafından seçilecek adayın eşinin, türbanlı olup, olmaması değil; “türbanın” simgelediği zihniyeti ne yapacaksınız? Cumhurbaşkanlığına aday olmak Erdoğan’ın portresini –yorum yapmadan, kendi sözleriyle, yorum yapmadan, çizelim:  İşte Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi sözlerinden, yorumsuz olarak kimliği-kişiliği:

Belediye Başkanlığı Döneminde : 

“ Elhamdülillah şeriatçıyız” (21.11.1994 Milliyet)

“Yılbaşına karşıyım” (19.12.1994 Sabah)

“Ben tekkeye değil dergâha gittim” (22.1.1997 Gözcü)

“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok”(12.5.1994 Hürriyet)

“Her 10 Kasım’da yaygara kopartılıyor” (14.11.1994 Hürriyet)

“İstanbul’u Medine yapacağız” (Akis)

“Bütün okullar İmam Hatip yapılacak” (17.9.1994 Cumhuriyet)

“Sarık operasyonu çok komik” (15.5.1995 Sabah)

“Yeşil (kaldırım rengi) medeniyettir” (25.6.1994)

“Sadece imamlar resmi nikâh kıysın” (9.5.1995 Milliyet)

“Ben Millet Meclisi’nin de dua ile açılmasından yanayım” (8.1.1996 Milliyet)…

Belediye başkanlığı dönemimde, meclisinin her açılışı İstiklal Marşı yerine Kur’an okunarak yapılmıştır. Yine böyle bir dualı açılıştan sonra bunu söylüyor.

“Ben İstanbul’un imamıyım” (8.1.1995 Hürriyet)

“Milli Piyango zulümdür” (29.9.1994 Hürriyet)

“Taksim’deki caminin temelini inşallah atacağız” (1.7.1994)

“Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır” (5.2.1996 Akit)

“Türkiye kendine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirmiştir…”

“Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm’e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Kemalizm’in yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Bizim için en üst belirleyici, İslam’ın etkileridir. Her şey ona göre belirlenir.”

“Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer, müminler askerimizdir.”

“ Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız… Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.”

Bir miting sırasında halka sesleniyor:

“Yolumuzun ortasında inek oturmuş, yolumuzu kapatıyor, menzile ulaşmamızı engelliyor, İneği yolumuzdan önce lafla, usul usul, sonra evvel Allah sizlerin yardımıyla, artık nasıl olursa, nasıl denk gelirse kaldıracağız.” (İnek olarak Laik Cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini kastediyor.)

O dönem yanında olduğu Erbakan hocasının“kanlı mı olacak, kansız mı” söylemini bir başka şekilde seslendiriyor.

“Türkiye’yi eyaletlere bölmek lazım, Merkezi yönetimin birtakım yetkileri bunlara verilmelidir. Belediye Başkanları da bu konuda en yetkili olmalıdırlar. O bölgelerdeki her türlü eğitimde bunlara bırakılmalıdır.” (PKK gibi bölücülerle aynı söylem)

“Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.”

“Referansımız İslam’dır. Tek hedefimiz İslam devletidir.”

“Sen “Ne mutlu Türküm diyene” dersen, onun da “Ne mutlu Kürdüm” deme hakkı vardır.”

Oğlunun nikâh davetiyesindeki tarih:

“29 Zilkade 1421” (Nikâh tarihi olarak Arap takvimindeki tarihi kullanıyor)

“1.5 milyarlık İslam âlemi, Müslüman milletimizin ayağa kalkmasını sabırsızlıkla bekliyor… Kalkacağız, bu ayaklanma başlayacak.”

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan, Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.” (Yeni Çağ / Altemur Kılıç / 19 Aralık 2006)

(…)

ÜSLUB’U BEYAN AYNIYLA ŞERİMAM:

Cumhurbaşkanı adaylığına namzet, R.T Erdoğan’ın kimliğini, kendi sözleriyle, çizmeye devam ediyorum :
Başbakan olduktan sonra:
“Türkiye’yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Her şeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar.”
“Bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii ki gidecek be!.”
“Kadın nereye isterse oturur, Sana ne ya! Ayıp ya!” (Kars’ta AKP toplantısında kadınlarla erkeklerin ayrı yerlerde oturtulmasını eleştiren gazeteciye)
“Türkiye’de Kürt sorunu vardır. Bunu “Türkiyelilik” kavramıyla çözmeliyiz. Türkiyeli kimliği her vatandaşın üst kimliği olmalı, Türk kavramı da alt kimlik olarak değerlendirilmelidir… İsteyen isterse yine ben Türküm derse desin!”
(Diyarbakır’da halka yaptığı konuşmada alt üst kimlik tartışmasıyla Türk kimliğini de Ermeni, Rum, Kürt gibi alt kimlik olarak gösteriyor.) PKK ile aynı söyleme giriyor.
“PKK’nın cenaze töreninde bayrağını açması da, F-16’ların alçaktan uçuş yapması da yanlış. İki tarafında yaptığı yanlış” PKK terör örgütü ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni aynı kefeye koyuyor, kendince her iki tarafa da eşit yaklaşıyor.
“Suriye’yi Lübnan’dan çıkardıkları gibi, bizi de Kıbrıs’tan çıkartırlar. Birileri bize çık der, kuzu kuzu çıkarız.”
“Yahu, bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak.”(Erzurum’da çiftçilere sesleniyor)
“Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur.”(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne)
(Danıştay’ın türban kararı konusunda)
“Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir”
(Bir kaç hafta sonra işareti alan şeriatçı bir terörist Danıştay’ı bastı ve türban kararı veren Danıştay üyelerini silahla taradı, Danıştay üyesi bir hâkimi öldürdü.)
“Sallama. elini kolunu sallama, her yerin oynuyor be!” (Muhalefet milletvekiline)
“Ulan terbiyesizlik yapma! Artistlik yapma ulan! Hadi ananı da al git buradan”(Mersin’de bir vatandaşa)
Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın vekâletlerle yürütülmesi konusunda: “Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. Mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var.”
“Askerlik yan gelip yatma yeri değil” ( Şehit yakınlarına)
“Söyleyin şu sahtekâra ne istiyormuş” (Almanya’da bir gurbetçi için söylüyor) Bu lafı söylediği toplantıda salondaki vatandaşlara Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi’ni yuhalatıyor.
“Burası (kafasını göstererek) basmıyor. Hayatında iki koyun gütmediği için bunu kavrayamıyor.” (YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’e)
“Kendisine kefilim, babam gibi güvenirim, Ona kendime inandığım gibi inanıyorum.” (Birleşmiş Milletler tarafından tüm dünyada terörist ilan edilen ve aranan El Kadı hakkında)
“Onları hoplatacağım.”(Terörist El Kadı’yı eleştiren muhalefet üyeleri ve gazetecilere)
PKK ateşkes kararı verince: “Biz de durduk yerde onlara operasyon yapmayız” (PKK’yı muhatap alıyor ve ateşkes kararlarına jest yaparak karşılık veriyor.)
“Neyseki, yaşına başına saygı duyuyorum. Ağzı olan konuşuyor be!” (Kıbrıs davasının 50 yıllık lideri Rauf Denktaş’a)
“Ulusalmış, milliyetçiymiş, Ne milliyetçisi yahu, Bunlardan olsa olsa saman milliyetçisi olur.”
“Kes ulan sesini… Sana üç nokta koyarım…Otur ulan oturduğun yerde, her şeye burnunu sokma”
2002 seçimlerinden hemen önce ve Başbakan olunca: “Ben gelişerek değiştim.”
Başbakanlığının 4. yılında: “Ben hiçbir zaman değişmedim. İslami fikirler değişmez.”
Ve henüz 1980’li yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk ve Cumhuriyet rejimine karşı etmiş olduğu yemin:

“Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim.”

“Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır.” (5.2.1996 Akit)
İLK VE SON SÖZ : “USLÛBU-U BEYAN AYNIYLA ERDOĞAN
(Yeni Çağ / Altemur Kılıç / 20 Aralık 2006)

 

xxxxxxxxx

 

Ve…

Son olarak…

Bu bağlamda Hocam Öcal Uluç’un GÖZLEM’de yayınlanan “Cyrano gibi” başlıklı yazısından bir pasaj:

“Recep Tayyip Erdoğan, bayrak afişini eleşirenlere bağırıyor; ‘Zavallılar, şuursuzlar, nasipsizler, densizler!..’ Ben de eleştirenler arasındayım!.. 50 yıldan fazladır gazetecilik yapıyorum; ‘Eleştiriler karşısında’ sinirlenip kendini kaybederek ‘cevap yerine’ seviyesiz, hatta ‘çok seviyesiz’ sözler sarf eden, yazan-çizen nice insan gördüm; cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, siyasi parti liderleri, valiler, belediye başbakanları, kulüp başkanları, federasyon başkanları, meslek kuruluşları başkanları, gazeteciler, yazarlar, çizerler, şunlar, bunlar gördüm. ‘Bu’ şekildeki tepkiler, hatırıma hep Edmond Rostand’ın ünlü Cyrano de Bergerac oyunundaki ‘unutulmaz’ sahneyi getirir: Cyrano’ya öfkelenen Vikont de Valvert haykırır: ‘Hımbıl, bayağı serseri, çulpa, küstah, avanak!..’ Cyrano şapkasını çıkarır, nefis bir reverans yaparak cevaplar: ‘Bendeniz de Savinian Cyrano de Bergerac!’..”

Ezcümle, “Bendeniz de Hayrullah Mahmud Özgür”!

Hepsi ve daha ötesi budur!..

Sevgiler

16 Ocak 2007

Hayrullah Mahmud

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?