Samsun – Yılmaz Özdil

Samsun - Yılmaz Özdil
Samsun – Yılmaz Özdil yazdı.

Yılmaz Özdil’in “Samsun” başlıklı 5 Şubat 2022 tarihli köşe yazısını buradan dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=OLikv6u5TTc

Yılmaz Özdil köşe yazılarını yayınlandığı anda ilk siz dinlemek istiyorsanız buraya tıklayarak Alaturka Youtube kanalımıza abone olun.

Samsun – Yılmaz Özdil

Atatürk heykeline tarihte ilk defa -yine böyle şubat ayında- 25 Şubat 1951’de Kırşehir’de saldırıldı.

Saldırganlar ticani’ydi.

Ticani kavramı Türkçe’ye yobaz manasında yerleşmiştir ama, aslında tarikat ismiydi.

İthal tarikattı.

Kuzey Afrika kökenliydi.

1780’li yıllarda Fas’ta doğumlu Ebu’l Ahmed et-Ticani tarafından Cezayir’de kurulmuştu, Fas, Tunus, Senegal, neredeyse bütün Afrika’ya yayılmıştı.

Türkiye’ye 150 yıl sonra, 1930’larda kerameti kendinden menkul Kemal Pilavoğlu diye dolandırıcı bir sapık sayesinde girdi.

Ankaralıydı.

Hali vakti yerinde bir ailenin oğluydu.

Ankara hukuk fakültesinde okuyordu.

Din bezirganlığı sektöründe büyük para olduğunu keşfetti.

Fakülteyi bıraktı.

Tarikat marikat ayağıyla yolunu bulmaya başladı.

Mevcut tarikatlardan birine girip tarikat içinde yükselmeye çalışmak, ohoooo uzun işti, eğitimli ve kurnaz bir sahtekar olarak daha pratik bir yol buldu.

Ebu’l Ahmed et-Ticani’yi rüyasında gördüğünü, sohbet ettiklerini, şeyhin kendisine el verdiğini, ruhsat verdiğini söyledi.

Böylece, ticanilik tarikatının bayisi oldu iyi mi!

Mürit toplamaya başladı.

Müritlerine de bir sıfat etiketi uydurdu, kendisine biat edenlere “ahbap” deniyordu.

Pilavoğlu’nun teveccühünü kazanan müritler terfi ediyordu, muhib, fedai ve kahraman diye rütbeleri vardı.

“Hazret” diye hitap edilen Kemal Pilavoğlu, klasik tarikat şeyhlerine benzemezdi, sakalı makalı yoktu, hergün tıraş olur, takım elbise giyer, kravat takardı, son model otomobillere binerdi.

Janti şeyhti!

Müritlerine tahta kılıç dağıtırdı, “itikadın sağlamsa, bu kılıç kavga anında 70 metre uzar” derdi!

Müritleriyle birlikte seyahat etmezdi, “siz trenle gidin, ben uçarak geleceğim” derdi, kendisini uçarken gördüğüne şahitlik eden, kendisi gibi sahtekar yardımcıları vardı.

Müritlerini huzuruna kabul ettiği evine tertibat kurmuştu, kapısının önünde beklerken lafa tutulan müritlerin dertlerini çaktırmadan dinler, mürit içeri girince sanki hepsi içine doğmuş gibi anlatırdı, “ermiş” zannedilirdi.

Bu dolandırıcıya inanan garibanlar, para, altın, yiyecek, elinde avucunda ne varsa yağdırırdı.

Cehaleti sömürür, Cumhuriyet düşmanlığını paraya çevirirdi.

“Hilafeti kaldıran Atatürk melundur, laiklik dinsizliktir” diyerek, cebini doldururdu.

1934’ten itibaren defalarca kovuşturmaya uğradı. Ama her defasında yemin billah ediyor, ticaniliği bıraktığını söylüyor, sıyırıyordu.

Mürit sayısını arttırmak için eylemler organize ediyordu.

4 Şubat 1949’da mesela…

İki müridini TBMM’ye gönderdi, dinleyici bölümüne oturdular, milletvekilleri oturum halindeyken ayağa kalktılar, Türkçe ezanı protesto etmek için bağıra bağıra Arapça ezan okumaya başladılar.

Bütün gazetelere “görülmemiş hadise” manşetleriyle haber oldular.

Pilavoğlu bu eylemle zırcahil müritlerinin sayısını katladı.

Demokrat Parti iktidara gelince, hükümet tarafından sırtı sıvazlanan dinci/zırcahil atmosferinde iyice güçlendi, gemi azıya aldı.

Daha büyük ses getirmek için daha büyük eylem organize etti.

İki müridini Kırşehir’e gönderdi.

Niye Kırşehir?

Ankara’da yakın takipteydi.

Orası gözden uzaktı, müsaitti.

25 Şubat 1951…

Karlı bir kış gecesiydi, saat sabaha karşı 4 civarıydı.

Siyah bir otomobil seçmişlerdi, eski belediye binasının yanına parkettiler, çekiçlerini bagajdan aldılar, yürüdüler, şehrin tören alanı olarak kullanılan Yeni Çarşı’daki İş Bankası’nın önüne geldiler.

Orada bulunan, Atatürk’ün beyaz mermere yontulmuş büstüne, yüzüne vurmaya başladılar, burnunu, çenesini kırdılar.

Koşarak kaçtılar, aynı otomobille Ankara’ya döndüler.

Türkiye ayağa kalktı.

Memleketin bütün şehirlerinde vatandaşlar sokağa döküldü, öfkeden ziyade üzüntü vardı, Cumhuriyet böylesine büyük bir nankörlüğü ilk defa görüyordu, İstanbul Üniversitesi’nden kalabalık bir öğrenci grubu Kırşehir’de protesto yürüyüşü yaptı.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Çankaya Köşkü’ndeki bronz Atatürk büstünü Kırşehir’e gönderdi, kırılan büstün yerine bizzat içişleri bakanı tarafından törenle yerleştirildi.

Enselendiler tabii.

Kemal Pilavoğlu tutuklandı, yargılandı, yedi yıl hapis yattı.

Çıkınca serbest bırakılmadı, 10 yıl boyunca jandarmaya düzenli olarak imza vermesi kaydıyla, Bozcaada’ya sürgüne gönderildi.

Bozcaada’ya yerleşti.

Müritlerini yanına getirdi.

Bakkal, manav, kasap dükkanı açtı, mandıra açtı, fırın açtı, adanın ekonomisine hakim oldu.

“Üzümlerini gavurların şarap fabrikalarına verenler cehennemde cayır cayır yanar” diyerek, müslüman bağcıların yüreğine korku salıyor, adayı terkeden Rumların bağlarını ucuza satın alıyor, pekmez üretiminden servet ediniyordu.

Müritleri bu sahtekarın dükkanlarında bağlarında tarlalarında maaş almadan çalışıyordu, patates çorbası ve bulgur pilavıyla yaşıyorlardı, hazret için çalışarak sevap kazandıklarını düşünüyorlardı, haftada iki gün de oruç tutturuyordu!

27 Mayıs’ta darbe oldu, Cemal Gürsel cumhurbaşkanı oldu, sahtekar Kemal Pilavoğlu hemen çeşme yaptırdı, “Gürsel çeşmesi” adını verdi!

Sürgün cezası sona erdi, Bozcaada’dan ayrılmadı.

Tezgahı kurmuştu, tıkır tıkır yürütüyordu.

Yüksek duvarlarla çevrili bir evde oturuyordu.

“Sefa evi” adını vermişti.

Bülbülleri vardı.

İşlettiği fırının üst katında, çırılçıplak vaziyette, çırıpçıplak üç erkek çocuğuyla basıldı.

İftira mıydı?

Başkası basmış olsa belki iftira denebilirdi ama, 65 yaşındaki Kemal Pilavoğlu’nu 13-14 yaşındaki erkek çocuklarıyla basan, bizzat eşiydi.

Türkiye’nin en namuslu valilerinden biri olan, liyakat sahibi içişleri bakanlarından biri olan Kutlu Aktaş, o sırada Gökçeada kaymakamıydı. Bu rezalet kendisine ihbar edilince, derhal yakalanması talimatını verdi.

Ama, Pilavoğlu ortadan kaybolmuştu.

Kaymakam Kutlu Aktaş, savcı, jandarma komutanı ve ilçe tabibiyle birlikte soruşturma başlattı, mağdur çocukların tek tek ifadeleri alındı, elle tecavüz etmişti, muayene edildiler, doktor raporuyla belgelendi.

Pilavoğlu, Ankara’da yakalandı, fiili livatadan tutuklandı.

Bursa’da yargılama başladı.

Çocukların anlattıkları korkunçtu.

“Sizi cennete koyacağım” diyerek tecavüz ediyordu.

Saat, elbise gibi hediyeler veriyordu, “kimseye söylemeyin” diye sıkı sıkıya tembihliyordu.

Mahkeme devam ederken, beş ay sonra öldü.

Yurtdışından tarikat ithal eden ve 50’li yıllara damgasını vuran bu sahtekar ölünce, Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular ön plana çıktı. Ticaniliğin pabucu dama atıldı.

Ancak…

1951’de Kırşehir’de gerçekleştirdiği eylemiyle Atatürk heykellerine yönelik saldırıların önünü açmıştı, ilham vermişti.

Atatürk heykellerine saldırmayı adeta moda haline getirmişti.

Atatürk heykellerine saldırmak, cahil cühelayı sömüren din bezirganları için adeta prestij gösterisiydi.

Sırf 1951 yılında Atatürk heykellerine yönelik 57 saldırı oldu.

Arkası çorap söküğü gibiydi.

2000’lere kadar aralıklarla saldırıldı.

Akp’nin iktidara gelişiyle beraber, tıpkı Demokrat Parti iktidarından güç bulmaları gibi, Atatürk heykellerine saldırılar tırmandı.

Akp iktidarıyla beraber, Atatürk heykellerine sadece yobazlar değil, bölücüler de saldırmaya başladı.

Bunlarla beraber, hapçı, sabıkalı, maganda, irili ufaklı it uğursuz da saldırmaya başladı, kimisi para karşılığında tetikçilik yapıyor, kimisi din bezirganlarının gözüne girerek kişisel menfaat sağlıyordu.

Çünkü aslında mesele, laik-antilaik meselesi değildir.

Yobazların, din tüccarlarının, bölücülerin, hırsızın uğursuzun, iman kisvesi altındaki dolandırıcıların, zırcehaletin ve bunların hepsini birden maşa olarak kullanan emperyalizmin, ortak düşmanıdır Atatürk.

Mustafa Kemal’i okulların bahçesinde büst, sınıflarda poster, meydanlarda heykel zanneden, o heykeli kırdığı zaman Atatürk fikrini yokedebileceğini zanneden beyinsizlerin ortak düşmanıdır.

Samsun’daki saldırı bu beyinsizlik silsilesinin bir örneğidir.

Savunmasız heykeli bile kırmayı başaramadıkları için ekstra örnek bir beyinsizliktir.

Bize gelince…

Hepimize…

Atatürk’ün heykeli için gösterdiğimiz tepkiyi, aslında Atatürk’ün ilkeleri için göstermemiz gerekir.

(Samimi mücadele verenleri elbette tenzih ederim.)

Atatürk’e lanet okuyan asrın nankörlerine sessiz kalıp, heykel için diklenmek, tıpkı din bezirganlığı gibidir, sahtedir.

Atatürk devrimlerine gözümüzün önünde savaş açanlardan tırsıp, masanın altına saklanıp, heykel için bağırmak, ikiyüzlülüktür.

Atatürkçüyüm diye mangalda kül bırakmayıp, Atatürk’e saldırılmasını azmettiren siyasilere ceket ilikleyenler, suç ortağıdır.

Heykelini yıkmaya çalışanlara karşı birleştiğimiz gibi, ilkelerini yıkmaya çalışanlara karşı da böyle birleşmemiz gerekir.

Heykeli yıkılırsa, yeniden yapılır.

İlkeleri yıkılırsa…

Bu vatanda taş üstünde taş kalmaz.

Korkakların altına saklanabileceği masa da kalmaz.

Yılmaz Özdil

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?