Tayyip’i çerçeveletmek?!

Tayyip’i çerçeveletmek. Hayrullah Mahmud yazdı.

AB İPİ II / ÖZKÖK’TEN AKP’YE “AB UYARISI” YA DA TAYYİP’İ ÇERÇEVELETİP ASMAK VEYAHUT DEVEYE CİLVE YAP DEMİŞLER, KIÇIYLA DOKUZ KÖYÜ DAĞITMIŞ?!

Tayyip’i çerçeveletmek?!

New York Times’ın efsanevi genel yayın yönetmeni James Reston’un bir sözü vardır; “Gazetedeki sütun balık gibidir; taze olmalıdır. Yoksa damakta ne tad bırakır ne de hazmedilip lezzeti konuşulur” diye…

Başbakan Erdoğan, gazetedeki sütunumuzu “cebren” ve “hile” ile elimizden aldığı ve medya patronlarına “Hayrullah Mahmud’u işe almayın, işe alanın üzerine Maliye’yi salarım” diye haber saldığı için 14 Şubat 2004’ten bu yana sanal alemde “Direniş”imize devam ediyoruz.

Fakat!..

1 Ekim’den bu yana, “yusuf yusuf” hallerden dolayı, e-mail zincirlerinden “mail”ler damla damla akıyor!.. Sanki birileri sanal alemin musluğunu kapatmış, “milli tepki”yi denetim altına almaya çalışıyor!..

Onun için sevgili okurlar, bu yazı sizin posta kutunuza ne zaman düşer bilmiyorum!

Ama ben yine de “taze balık tadında”, sıcağı sıcağına Başkent’teki son halet-i ruhiyyeyi resmeden birkaç satır yansıtayım.

İşte bu anlamda, AB müktesebatına uygun, “Birey”i doğru bilgilendirmeyi hedefleyen birkaç satır…

Başkent Ankara’da 3 Ekim günü çok hareketli geçti.

Aslında “senaryosu önceden yazılmış, kurgulanmış” bir heyecandı bu!

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün uçağa binmesi ve Lüksemburg’a gitmesi çok önceden kararlaştırılmıştı.

Bu anlamda ortada bilinmeyen, sürpriz bir durum yok.

Kurgulanmış “Avusturya engeli” aşılınca, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, heyecanla Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü telefonla arayıp, şöyle diyor:

“Sayın Genelkurmay Başkanım, AB’den istediğimiz cevabı aldık. Sizi, bu sevincimi, heyecanlı haberi paylaşmak için arıyorum.”

Bu sözler üzerine Özkök Paşa, donuk bir ses tonu ile şu cevabı veriyor:

“Sayın Başbakan ben sizinle aynı fikirde değilim. Size bu süreçte pek destek olabileceğimi de sanmıyorum. Sizin için çok zor bir dönem başlıyor!”

PERŞEMBE’NİN GELİŞİ

Ki…

Orgeneral Özkök bu sözlerin bir benzerini, TBMM tören salonunda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e de tekrarlamıştı.

Genelkurmay Başkanı gazetecilerin bu anlamdaki sorusu üzerine “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” anlamına gelebilecek şu sözleri söylüyor:

“Benim bir asker olarak bir şey söylemem uygun olmaz. Bu kararı verecek olanlar bedelini ödeyecek olanlardır. Dolayısıyla bu bedeli ödemeyeceksem, bu karara müdahil olmak istemem!”

Yani Özkök, “3 Ekim’in faturasını, günahı ve sevabı ile Hükümet ödesin” diyor.

Nitekim…

AP Ortak Komisyon Eşbaşkanı Lagendijk de, adını tarihe “Avrupa Fatihi” diye yazdırmaya hazırlanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sevincini kursağında bırakırcasına şu açıklamayı yapıyordu:

“Müzakereler, ortak bir yol bulma anlamına gelmiyor. Türkiye’nin kendini AB’ye uydurarak ‘taleplere evet demesi’ anlamına geliyor!”

Lagendijk özetle Erdoğan’a şu mesajı veriyor:

Yani, “Biz ortağız siz pazarsınız. Biz söyleyeceğiz, siz yapacaksınız. Bu süreçte tek duymak istediğimiz cümle ‘Tamam Sahip!’ Bunun ötesindeki her diyaloğa kapalıyız.”

Zira…

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahasanoğlu da, 3 Ekim günü sıcağı sıcağına yaptığı değerlendirmede, şu ikazını yapıyordu:

“AB ile tokalaşırsak, tokalaştıktan sonra parmaklarımızı saymak mecburiyetinde kalacağız zannediyorum.”

Ne var ki!..

Lüksemburg’tan Ankara’ya gönderilen “Evet” cevabının perde arkasında yaşanan “kirli pazarlıklar” ortaya çıkmaya başladığında, Karahasanoğlu Paşa’nın ikazında ne denli haklı olduğu anlaşıldı.

6 Ekim tarihli Hürriyet Gazetesi’nin manşetinden “Susturan cümle” başlığı ile verilen haberde, Erdoğan’ın AB ile tokalaşmasının ardından “Türkiye’den eksiltilecek parmaklar” şöyle sıralanıyordu:

KIBRIS’I PEŞİNATA SAYMAK

“Türkiye ile AB’nin müzakerelere oturmasıyla sonuçlanan uzun 3 Ekim gününde yaşananlar ortaya çıkmaya başladı. Çerçeve Belgesi aracılığıyla NATO Üyeliği kopartmaya çalışan Rumlara hem ABD hem İngiltere sert uyarılarda bulundu. Rum medyasına göre, ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, pazarlıklar tıkanınca Rum Dışişleri Bakanı Yakovu’yu aradı. Fileftheros Gazetesi’ne göre İngilizler aşağıdaki maddeleri sıralayınca, Rumlar NATO ısrarından vazgeçti: 1- Kıbrıs sorunu çözülmez, bölünmüşlük daimi olur. 2- Türk askeri Kıbrıs’tan hiçbir zaman çekilmez. 3- Tarihi sorumluluk size yüklenir. 4- KKTC’nin tanınması için koşullar oluşur.”

Yani…

Bu haberden sonra ortaya çıkmış oldu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Erdoğan, “AB üzerinden” Çetin Altan’ın deyimi ile “Türk’e propoganda yapmak” için, “Kıbrıs’ı gözden çıkarmayı” kabul etmiş!

Acaba Başbakan Erdoğan, bu kararı verirken Türk halkından izin almış mıdır?!

Ne dersiniz!..

Neden, AKP’nin büyük bir panik içinde olduğu şimdi daha net anlaşılmıyor mu?!

Görünen o ki; AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin nakit merkezlerini sözde “yabancı”, özde “Yahudi sermayesi”ne peşkeş çekme teşebbüsünden sonra… Şimdi sıra, Türkiye’nin taşınmazlarını “perde arkası pazarlıklarla” AB’ye peşkeş çekmeye gelmiş.

Yaşanan gelişmeler Özkök ve Karahasanoğlu Paşa’ların doğru zamanda, doğru yerde, Türkiye’nin milli menfaatleri adına doğru ikazda bulunduklarını ortaya koyuyor.

İktidara geldiğinden bu yana “Ağustos böceği” gibi davranıp, gününü içi boş seyahatler ve “hediye peşinde koşturmak”la heba eden Erdoğan, sadece seçmene selam verebilmek için, başta Kıbrıs olmak üzere, Ermeni soykırımını kabul etme ve Kürtlerin devlet istemlerine “Evet” anlamına gelecek her türlü ihanete “Tamam sahip” deyip kabul ettiği ortaya çıkıyor.

Bir Türk atasözü şöyle der:

“Deveye cilve yap demişler, kıçıyla dokuz köyü dağıtmış!”

Eskiler “Teşbihte hata olmaz”, derler.

Türk seçmeni de Erdoğan’a, “Türkiye’yi, AB’ye onurlu bir şekilde, bölmeden parçalamadan dahil et” diye yetki verdi.

Ama Erdoğan ne yaptı?!

“Cilve yapan deve” gibi davranmayı, “Türkiye’yi AB’ye sokuyorum” derken, bölüp, parçalamayı tercih etti.

Yazık!..

Hem de çok yazık!..

TÜRKÜ GİBİ HAVA

Oysa…

Erdoğan, Türkiye adına AB ile “onurlu bir ortaklık” için pazarlık yapabilecek, her türlü argümana, kilometre taşına sahipti.

Yalnız…

Artık Başkent’te son haftalarda ortaya çıkan net bir fotoğraf var:

Erdoğan, 3 Ekim sonrasında, “17 Aralık Mutabakatı” çerçevesinde Ankara’nın en yüksek tepelerinden birinden aldığı çok önemli bir desteği yitirdi.

Haki rengin hakim olduğu tepelerde, “Şiir gibi hava yerini, türkü gibi bir havaya bıraktı!”

Orgeneral Özkök, Erdoğan’a, “Sayın Başbakan yol arkadaşlığımız buraya kadar”mış, cevabını çok net olarak verdi.

Erdoğan’ın medyadaki tüm sansür girişimine rağmen, 3 Ekim balonu sönüyor.

Yalancının mumu eriyor.

Şimdi sıra “gerçeği”, sokaktaki milyonların görmesine geldi.

Öte yandan…

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı da zamansız çıkışı nedeniyle eleştirmiştim. Şimdi o sözleri söylemiş olsa desteklerdim.

“Asker konuşsun” diye kampanya açan bazı kamuoyu önderlerine de, buradan hatırlatmak isterim ki, asker konuştu.

Belki gözünüzden kaçmıştır diye söylüyorum.

Kısa ve öz konuştu.

Konuyla ilgili görüşünü “hukuk devleti” çerçevesinde ifade etti.

Şimdi sıra Erdoğan’ın 3 Ekim’de, AB’den aldığı “yalancı bahar” cevabı için vereceği tavizlerle ilgili, kendisine yöneltilecek sorulara ne cevap vereceğinde!

2005 Yaz’ında Ankara’da hava çok sıcak geçti.

2005 Yaş’ında Başkent’te dengeler değişti.

Önümüzdeki günlerde nelerin değişip nelerin değişmediğine, nelerin “değiştirilemeyeceğine” sizler de şahit olacaksınız.

Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert, TSK’da yeni bir değişim rüzgarı estiriyor. Ordu’da artık “Cömert Paşa Prensipleri” diye anılacak çok önemli uygulamaların altına imza atıyor. Şimdi haki rengin hakim olduğu tepelerde değişim, yenilenme ve silkinme dönemi yaşanıyor.

Ankara’da, Erdoğan’ı tüm yanlışlarına rağmen iktidarda tutan süreç sona eriyor.

Türkiye’de karanlık bir dönem sonlanıyor.

Ankara’da, Çanakkale’den sonraki en büyük “Direniş” amacına ulaşıyor. Ele geçirilmiş tüm kaleler, tek tek geri alınıyor.

Görünen o ki halkın “hür irade”si, 3 Ekim’in perde arkasında yaşanan kirli pazarlıklar ortaya çıktıkça, “AB Çerçeve Belgesi” Erdoğan’ı, Başkent’in müstesna bir yerine çerçeveleyip asmak için geriye doğru gün sayıyor.

Ve…

Son bir söz:

Bakalım, Özal’ı son dönemlerinde “iktidarda tutmayı” başaramayan Arap sermayesi, Erdoğan’ı iktidarda tutmayı başarabilecek mi?!

Hayrullah Mahmud

7 Ekim 2005

MÜZAKERE ÇERÇEVE BELGESİ YA DA “ATATÜRK TÜRKİYESİ” SIĞMAZ BU ÇERÇEVEYE?!

Straw’un itirafı

3 Ekim belgesinde ilgimi çeken birkaç konu var. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum.

1) Türkiye’nin üye yapılmasında ”AB’nin hazmetme kapasitesi göz önüne alınıp değerlendirilecektir” ifadesi. Yani Türkiye, Kopenhag kriterleri ve diğer konularda üstüne düşen her şeyi yerine getirmiş olsa da; AB ”Seni hazmetmem çok zor, bu nedenle tam üye yapamıyorum” diyebilecektir. AB’nin eline böyle bir koz en baştan veriliyor. Üstelik hiçbir nesnel ölçü konmadan. Örneğin;

a) ”Seksen milyon Müslüman nüfusu hazmedemiyorum” diyebilir.

b) ”Zaten sosyal sorunlarım, işsizlik sorunlarım var; üstüne 80 milyon insan ekleyip bu yükü taşımak istemiyorum” diyebilir.

c) Türkiye’nin içinde ve çevresinde dünya kadar sosyal, siyasi, dini ve askeri sorun var; AB, Türkiye’yi içine alarak bu sorunların kendi üzerine yığılmasını istemiyor diyebilir.

Bunlara benzer yüzlerce ”hazmedememe nedeni” üretmek mümkündür. ”Hazım konusu” 17 Aralık 2004 belgesinde bulunmayan, 3 Ekim belgesine konmuş olağanüstü bir buluş olarak nitelenmelidir. AB içinde, ”İçeri alınmadan, özel statü en baştan kabul edilsin” ifadesini koymak isteyenler, bu ifade ile eşanlama gelebilecek sonuca ulaşmışlar.

2) ”Ucu açıklık” , ”Üyelik güvencesi yoktur” , ”Sonuç elde edilemez ise gelinen noktada düğüm atılır” ifadeleri 17 Aralık 2004 belgesinde de yer alan ”normal dışı” bir zemin oluşturuyor. Bu unsurlar ”hazmedememe” konusu ile birlikte ele alındığında, ”üyelik dışı özel statünün” bütün altyapısı, 3 Ekim belgesi ile tamamlanmış oluyor.

3) 6. maddede 1963 Ankara Anlaşması, 1970 Katma Protokolü ve 1995 Gümrük Birliği anlaşmalarına atıfta bulunularak bunlar, ”bir bütün halinde, Türkiye’nin yükümlülükleri” olarak değerlendiriliyor. Hükümet bu maddeyi kabul ederek anayasal bir hata yapmıştır:

a) Gümrük Birliği Ankara Anlaşması ve Katma Prokokol’ün ”tamamlayıcı parçası – mütemmim cüz’ü” değildir (*).

b) Gümrük Birliği’nin uygulanması, müzakerelerde bir koşul olmamalıydı, çünkü hiçbir aday için Gümrük Birliği yoktu.

c) Gümrük Birliği’nin ”görüşmeler süresince derinleştirilmesi” , özel statünün (*) altyapısını kaçınılmaz olarak hazırlayacaktır.

3 Ekim 2005 belgesini 6 Mart 1995 ve 17 Aralık 2004 belgeleri ile birlikte ele alıp değerlendirmek gerekir. Bu üç temel parça yan yana konduğunda çıkan resim şudur:

1) Müzakerelerde ipler tamamen karşı tarafın elindedir. AB kurumları bir bütün olarak veya her bir AB üyesi ayrı ayrı, ”Türkiye üzerinde dengesiz ve sınırsız” baskı, oyalama ve müeyyide uygulama olanağına sahip hale geliyor. 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgelerine yerleştirilen birçok madde,

a) bazen AB kurumlarının;

b) bazen AB üyelerinin;

c) bazen de BM ve Uluslararası Adalet Divanı

gibi kurumlarının Türkiye üzerinde baskı yapma olanağını sağlıyor.

2) 3 Ekim belgesi 6. maddesine, ”Türkiye’nin açık ekonomi (rekabetçi) ve liberal ekonomi” uygulaması koşulları yerleştirilmiştir. Gümrük Birliği’nin üzerine 17 Aralık ve 3 Ekim belgelerinin AB tarafına sağladığı ek denetim ve yönlendirme unsurları da eklenince ”ekonomi tamamen AB’nin güdümüne sokulmuş oluyor” . Bir yandan sonu olmayan bir biçimde uzayıp giden ”ucu açık” görüşmeler; öte yandan ekonominin AB şirketlerinin ve kurumlarının fiili güdümüne girmesi, ”özel statüyü daha ilan etmeden uygulamaya sokacaktır.”

3) AB 6 Mart 1995, 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgeleri ile ”Türkiye’den alabileceklerinin tümünü sağlamıştır” . Şimdi bu tek yanlı zemini, kendi lehine kullanarak Türkiye üzerinde egemenliğini her alanda gerçekleştirme olanağına sahip konuma gelmiştir.

Hiçbir ”hazımsızlık sorunu” yaşamasına gerek kalmayacaktır.

En başta değindiğim üç nokta, 3 Ekim belgesindeki çarpıklıkların sadece küçük bir bölümünü oluşturuyor. İlerideki yazılarımda diğerlerine de kuşkusuz değineceğim.

Bu arada Dışişleri Bakanı Straw , 3 Ekim’in AB için ne anlam taşıdığını itiraf etmiş. Rumlara, ”İtiraz ederseniz KKTC ortadan kaldırılamaz ve Türk askeri adadan zor gider” demiş. Kısacası, 3 Ekim belgesi ile ”Türkiye’yi bekleme odasına hapsedip elini kolunu bağlayamazsak ne Kıbrıs’ı ne de diğer ödünleri alabiliriz” demiş.

İşte Straw bu cümlesi ile 3 Ekim belgesinin AB açısından ne anlam taşıdığını bütün çıplaklığı ile itiraf etmiş: Türkiye’yi bekleme odasında iğfale devam belgesi…

İşin ilginç yanı başka bir İngiliz, Komisyon üyesi Sir Leon Britton 1995’te hazırladığı Türkiye Raporu’nda, ”Türkiye Gümrük Birliği’ne sokulamaz ise Kıbrıs konusunda amacımıza ulaşamayız” demişti (**). Ne tesadüf, 3 Ekim belgesine nereden ve nasıl sinsi sinsi gelindiğini medyada yer alan raporlar ve sözler bile anlatmaya yetiyor, tabii anlayanlar için…

(*) Dr. Kemal Başlar ”Erol Manisalı ve Öğrencileri” , Bilgi Yayınevi, 2005.

(**) ”…… Sessiz Darbe” , 2004, Der Yayınları.

Erol Manisalı / Cumhuriyet

xxx

MÇB”nin 4 nolu napalm bombası

Erdoğan-Gül ikilisi 3 Ekim”den sonra Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinde “son dakika pazarlıklarıyla mutabakata vardıklarını” ilan edip, bunun “yol haritamız” olduğunu açıkladılar. Ama hemen ardından Gül, MÇB”nin “Türkiye”nin mutabakata varıp, altına imza attığı bir kağıt olmadığını” belirtip, “AB”nin mutabakatı, yol haritası olduğunu” söyledi. Gül”e göre, biz kendi yol haritamızı hazırlayacakmışız. Hemen vurgulayalım; MÇB, AB”nin müzakereleri başlatmak için hazırladığı bir belgedir. Türkiye de pazarlık yaptıktan veya yaparmış göründükten sonra Hükümetlerarası Konferans”a katılarak, bunu resmen kabul etmiş oldu. Yani Gül”ün söylediği gibi, MÇB”nin karşılığında bir yol haritası hazırlamamız sözkonusu değil. Erdoğan, 4 Ekim”de, “Türkiye”nin 17 Aralık”taki kazanımlarının gerisine düşmesi zaten mümkün değildi. Çünkü esas orada belirlenmiştir. MÇB ile sadece yol haritası belirlenecektir. Bu süreci ülkemiz açısından mümkün olduğunca problemsiz geçirmek için en küçük detayları bile ciddiyetle değerlendirdik.” dedi. Doğru, MÇB”deki hususların esası 17 Aralık”ta belirlenmiş ve ikilimizce kabul edilmişdi. Şimdi, yeni ilaveleriyle bu napalm bombaları MÇB kamufulajında, “müzakereler başlıyor” havucuyla Türkiye”nin eline resmen tutuşturuldu. İkilimiz herhalde, bu bombalar erken patlamasın diye “yol haritamız” sözünden çark etti. Ama AB komiseri Rehn”in hemen Ankara”ya gelmesi, beklemeye hiç de niyetleri olmadığını gösterdi. Rehn, Kıbrıs”ın Rum”a teslimi anlamına gelen Ek Protokol TBMM”nce onaylanmadan müzakerelerin başlamayacağını peşinen söyledi. Kapalı kapılar ardında da, azınlık vakıflarına sınırsız özgürlük ve imtiyaz tanıdığı halde beğenmedikleri Vakıflar yasa tasarısının, Patriğin arzusuna uygun şekilde Meclis”ten çıkarılmasını ve Ruhban Okulu”nun ülkemiz kanunlarına değil, Patrikhanenin kanunlarına göre açılmasını istedi. AB bunları ve daha nicelerini artık resmen ve daha bir patron havasında isteyecek. Çünkü güya müzakereler başladı. Ayrıca “yol haritası MÇB”nin 4.maddesi buna imkan veriyor. Ne var bu maddede; Özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere saygı ilkelerini geliştirme…ifade ve inanç özgürlüğü…azınlık haklarına ilişkin hükümlerin uygulaması. Görünürde gayet masum talepler. Ama bunlardan acaba AB ile aynı şeyleri mi anlıyoruz? Neyi anlamamız gerektiği için MÇB”de, “AB Komisyonu”nun Türkiye ile ilgili hazırladığı ilerleme, etki ve tavsiye raporlarında yer alan tüm hususlar” diye verilen adrese bakalım. Zira müzakere süreci, bu hususlar takip edilerek, götürülecekmiş.

MÇB”nin, 10.maddesindeki, “AB”nin yasal bağlayıcılığı olan veya olmayan, anlaşmalar, kararlar, beyanlar, tavsiye kararları ve yönlendirici ilkelere uyma” şartına dahil olacak Avrupa Parlamentosu raporlarını da ilave ettiğimizde, 10 satırlık 4.maddenin altından 50”ye yakın siyasi şart çıkıyor. Sözkonusu raporlar yayınlandığından beri, buradaki taleplerin şart olduğunu yaza yaza kalemimde mürekkep kalmasa da, bunlardan bazılarını yeniden hatırlatmamız gerekiyor. -Lozan”ın yeniden yorumlanması -Kopenhag kriterleri temelinde yeni Anayasa -Güvenlik ve dış politikanın tespiti ve uygulanmasında sivil otoritenin söz sahibi olması -MGK Kanunu”nun ulusal güvenliği tarif eden maddesinin değiştirilmesi. -Askerlik hizmetinde, vicdani red hakkının verilmesi -Genelkurmay Başkanı”nın Milli Savunma Bakanı”na bağlanması. -AİHM kararlarının doğrudan geçerli olması. -BM İkiz Sözleşmelerindeki çekincelerin kaldırılması -Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi ile Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması -Dini topluluklara tüzel kişilik verilmesi -Rahiplerin Türk vatandaşı olma zorunluluğunun kaldırılması -Patriğin ekümenliğinin tanınması -Azınlıkların üst düzey idari ve askeri görevlere gelebilmesi -Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilmesi -Ana dillerde bölgesel yayın ve eğitim yapılması -Ana dillerde yayınların “devletin bölünmez bütünlüğüne saygı” gibi prensiplere bağlı olmaması -Seçimlerde yüzde 10 barajının kaldırılması -Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri -Güneydoğu sorununa siyasi çözüm -Silahlarını bırakan Kürt gerilla güçleriyle uzlaşılması -Teröristlere ayırımsız genel af ve teröristbaşının yeniden yargılanması İşte şimdi “tarama süreci” adıyla kamufle edilen 1 yıllık dönemde AB, bunları öncelik sırasına göre önümüze koyacak. “Uyum” gösterdiğimiz sürece de gerçek müzakerelere belki geçecek. Özetle MÇB”nin 4 numaralı bombası, Türkiye”nin ırkçı/etnik bir siyasi yapılanmaya dönüştürülmesinde kullanılacak. Diğer maddelerin her birinin altı da böyle dolu ve şayet bunlar uygulanırsa, gerçekten Erdoğan-Gül ikilisinin dediği gibi, “5-10 yıl sonraki Türkiye çok farklı olacak”. Ama o Türkiye bizim Türkiye”miz değil, AB ve ABD”nin planındaki Türkiye olacak. Aynen Erdoğan”ın, 17 Aralık”tan 3 gün önce, “Türkiye Türkiye olmaz. Yok demirleme, sınırlamalar. Böyle şey olur mu? Bunu söylemeye ve istemeye ne hakkınız var.” dediği gibi. Maalesef AB küstahça istedi, istiyor, siz de gerçeği bilmenize rağmen “evet” diyorsunuz. 3 Ekim mütarekeniz hayırlı olsun!..

Sadi Somuncuoğlu / Yeni Çağ

xxx

Gül’ün Kişiliği?..

Meclis’te AB tartışmaları sürerken önemli bir olay yaşandı; CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen , bugünkü Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ‘ün 6 Mart 1995’te Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmayı açıkladı. Gül’ün konuşmasından ilginç mi ilginç birkaç satır:

”- Türkiye’nin AB’ye giremeyeceği kesindir, bunu Avrupalılar söylemektedir; çünkü AB bir Hıristiyan birliğidir.. AP’de (Avrupa Parlamentosu) Türkiye’de bölücülüğün, otonom idarelerin nasıl istendiğini, Türkiye’de Ermeni davasının nasıl savunulduğunu

göreceksiniz. Türkiye’de Salman Rüşti ‘lere hürriyet istenecek, fakat Türkiye’de bu milletin, bu devletin, bu ülkenin gerçek sahiplerinin Müslümanca yaşaması söz konusu olduğunda ‘köktendincilik’ denilecek; Avrupa budur. Kıbrıs meselesi Türkiye için dolaylı olarak bitmiştir, çünkü siz imza atmışsınız ve demişsiniz ki: 6 ay sonra Kıbrıs’la AB arasındaki üyelik anlaşması başlayacaktır. Avrupa’yı bilen herkes biliyor ki Avrupa’nın gözünde Kıbrıs’ı Rum kesimi temsil etmektedir, AB’ye tam üye olarak girecektir.”

Onur Öymen bilinen bir tuhaf gerçeğin çarpıcı belgesini Meclis zabıtlarına geçirmiş oldu…

Nedir o gerçek?..

10 yıl önce bir başka Gül vardı..

10 yıl sonra başka bir Gül var..

Soru:

– Acaba hangisi gerçek Gül?..

Kuşkusuz bu soru yalnız Gül’e özgü değildir; Recep Tayyip ‘ten başlayarak iktidar partisinin bütün yöneticileri için geçerlidir…

Kimileri diyorlar ki:

– Bunlar takıyye yapıyorlar, AB öyküsünü de asıl amaçlarına ulaşmak için şemsiye olarak kullanıyorlar…

AKP’nin içerdeki uygulamaları, bu görüşü haklı çıkaracak örneklerle dolu…

Olayın ‘ahlaki’ ya da ‘etik’ niteliği daha da çarpıcı…

Bir politikacı birbirine tümüyle zıt düşünceleri Meclis kürsüsünden rahatça savunabiliyorsa ‘şahsiyet’ olarak nasıl değerlendirilmeli?..

Hiç kuşkusuz bu kişinin kişiliği tartışmalıdır..

Ve tartışılmalıdır..

Birincil soru:

– Bu kişi gerçekçi bir özeleştiriyle kendi kendisini ciddiyetle sorgulayıp toplum önünde hesap vermiş midir?..

Bu politikacının haydi kendisine karşı sorumluluğu yoktur diyelim; ama, topluma karşı bir siyasetçi bu kadar sorumsuz olabilir mi?..

Doğrusu ben Abdullah Gül’ün yerinde olsam rahat uyuyamazdım…

Eski ya da yeni dostlarımın yüzüne bakarken tedirginleşir, için için kendime sorardım:

– Acaba karşımdaki şimdi bana bakarken hakkımda ne düşünüyor?..

İnsanın insanlığını duyumsayabilmesi ve aynaya rahat bakabilmesi için benimsenmiş bir dizi koşul ve kural var!.. Abdullah Gül eşinin başına türban takıyor diye bunları çiğnemek hakkına sahip olamaz.

İlhan Selçuk, Cumhuriyet

xxx

Çerçeve Belge

Son günlerin en çok tartışılan ve var olan dinamikten etkilenerek ekonomi oyuncularının da kafayı en çok taktıkları ”çerçeve belge”nin detayları neler? Bu belge ile gidildiğinde ekonomik dalgalanma yaratacak yeni denklemler oluşabilir mi? Sevgili dostlar, belgenin İngilizce, Fransızca ve Türkçe kaynaklardan elde ettiğim bazı maddelerini kendi ”Türkçe” bilgim ile maddeler halinde sizlere aktarmak ve sıkıntılı olabilecek bazı noktaların altını çizdikten sonra ”Zafer mi yoksa hezimet mi?” yorumunu sizlere bırakmak istiyorum. 1- Çerçeve belgesi ön sayfasındaki deklarasyon: ”AB Dönem Başkanlığı Deklarasyonu; Dönem Başkanlığı ve Konsey”in işbirliğinde deklare edilir ki; çerçeve belgede uluslararası organizasyonlara değin oluşan durum, AB”nin bu kuruluşların karar süreçlerine müdahale etmesine yol açmaz. Bu kuruluşlar ve üyeleri serbestçe karar vermekte özgürdür. – Çıkarım 1: Bu deklarasyon konsey adına, yani ”Rum tarafının da dahil olduğu” 25 üye imzasıyla olmalıydı. İşbirliği ile Dönem Başkanlığı adına yapılması bağlayıcı olma açısından yeterli değil. 2- Madde 7: Türkiye”nin, müzakereler sırasında tüm AB üyesi ülkelerin uluslararası kuruluşlara ve anlaşmalara taraf olması da dahil olmak üzere, üçüncü ülkelere karşı ve uluslararası kuruluşlarda AB ile politikalarını yakınlaştırması gerekmektedir. – Çıkarım 2: Bu madde Rum tarafının ”Kıbrıs” olarak NATO”ya ve OECD”ye girmesini amaçlıyor. ”Ortada” bir yazım şekli var. Türkiye de karşıtlar da kendine göre yorumlayıp aksiyona geçebilirler. 3- Madde 10: Katılım, birliğin sistemine, yapısına doğrudan bağlı olan ve ”birliğin müktesebatı” olarak adlandırılan hak ve yükümlülüklerin kabulü anlamına gelir. Müktesebat değişim sürecinde olup aşağıdakiler bu kavrama dahildir. Yasal olarak bağlayıcı olsun veya olmasın, kurumlar arası varılan anlaşmalar, kararlar, deklarasyonlar, tavsiyeler. Ortak dış ve güvenlik politikası gereği planlanan ortak eylemler, genel görüşler, deklarasyonlar, kararlar ve çeşitli diğer işlemler. – Çıkarım 3: 10. maddeyi özet olarak sizlere aktardım. Dikkatli okunduğunda çok tartışılan 7. maddeden bile riskli olabilir. Bu tanıma göre AB Parlamentosu kararları ”müktesebat” sayılacağı ve Türkiye tarafından benimsenmesi şart koşulduğu için, ”Parlamento”nun aldığı sözde Ermeni soykırımı ve Türk ordusunun Kıbrıs”ta işgalci olduğu gibi kararlar Türkiye tarafından otomatik olarak tanınmak durumuna girebilir. Yine bu maddede sayılan ”ortak dış güvenlik politikası” gereği planlanan ortak eylemler örneğin ”Rum tarafının ortak güvenlik planlaması eylemi adı altında NATO üyesi olmasına dair alınacak bir karar” müktesebat sayılacağından, madde bu işlemin Türkiye”yi de bağlamasına yol açabilir. 4- Madde 13: Türkiye”nin tam olarak katılımının ekonomik boyutu uygulanacak finansal çerçeve belgesinde yer alacaktır. Türkiye”nin katılımı ekonomik anlamda zor olduğu ve çeşitli mali sonuçlara yol açacağı için, sadece 2014 yılı ve sonrası dönem için geçerli olacak finansal çerçeve belgesinin hazırlanarak yürürlüğe girmesinden sonra, mali reformları takiben olacaktır. – Çıkarım 4: Türkiye”nin tam üyelik müzakerelerini başarıyla kısa sürede sağlaması dahi, (madde 13, 2014 öncesi Türkiye”yi gündemden düşürdüğü için), sonuca ulaşma yolunda anlamsız. Diğer bir nokta; kısa sürede Türkiye”den Rumların tanınması dahil istenenlerin aslında 2014 şartı ile çok da gerekli olmadığı ortaya çıkıyor. Sonuç: ”Türkiye”nin tam üye olmaması durumunda AB”ye bağlı kalması” gibi birçok ifade içeren birçok madde daha var ama bana göre en tehlikeli olanları bunlar. Sizlere teknik sakıncaları ile aktardım, şimdi sıra sizde; çerçeve belge zafer mi, hezimet mi?

Yiğit Bulut, Radikal

xxx

Bu Olli Kim Oli?

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn daha AB bayramımız bitmeden geldi, bayramlık ağzını açtı, söyleyeceği her şeyi söyleyip gitti. Yurttaş Verheugen , Türkiye’nin dilini çözmüştü. O nedenle söyleyeceklerini kadifeye sarardı. Bizim medya ve hükümet de sadece kadife kısmını verir, içindekileri arşive koyardı.

Rehn, rengeyiği gibi mi desek, Ren Irmağı gibi mi desek, gerçekten de gözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmadı. İsteklerini sıralayıp gitti:

1- Ek protokolü bir an önce Meclis’ten geçirin.

2- Bu protokolü Meclis’ten geçirirken sakın yanına deklarasyon koymayın. Yani ek protokolü eksiz istiyoruz.

3- Müzakereler iki taraflı bir pazarlık yöntemiyle yapılmayacak. AB, koşullarını ortaya koyacak, Türkiye’nin buna uyup uymadığına bakılacak.

4- Limanlarınızı bir an önce Rumlara açın.

5- Uluslararası yükümlülüklerinizi yerine getirmezseniz, müzakereler kesilir.

Rehn bunları sıraladıktan sonra Türkiye’nin beklentilerine ilişkin de açık konuştu:

1- Serbest dolaşımı unutun.

2- KKTC’ye yönelik izolasyonun kalkması iyi olur, kesin bir garanti veremem.

3- Mali yardımların adını bile ağzınıza almayın.

Rehn bu mesajların önemli bir bölümünü Kayseri’de verdi. Dün, Kayseri temsilcimiz Recep Bulut ‘la bu söylenenlerin Kayserililerin mantığına ne ölçüde uyduğunu konuştuk. Kayserililerle ilgili yanlış anlaşılmaya meydan verecek bir değerlendirme yapmak da istemeyiz, bizim bildiğimiz Kayserililer paralarının hesabını bilir. Birisiyle işbirliği yapacaklarsa bunun karşılıklı koşullarını çok iyi hesaplar.

Örneğin bir Kayserili bankadan kredi alacağı zaman sorar:

– Bu para kaç para?

Yani paranın kendisine maliyetinin ne olacağını, ondan ne kazanacağını iyi hesaplar. Bu mantıkla Olli’nin söylediklerine bakarsak, şöyle diyor:

– Ey Kayserililer, sizin AB yolunuz öteki ülkelerinkinden farklı. Sizi iyi bir işletmeye ortak etme olasılığımız var. 15 yıl boyunca sizin iyi bir ortak olup olmayacağınıza bakacağız. Bunun bedelini de sizden isteyeceğiz, aidatlarını ödeyeceksiniz. 2020’de sizden ortak olmaz, diyebiliriz!

Yine Kayseri mantığıyla sürdürürsek… Sizi iyi bir semtteki kooperatife ortak etme olasılığından söz ediyorlar. 3 şartla:

1- Hangi dairenin çıkacağı belli olmaz.

2- Evinize giriş-çıkışınız kısıtlı olacak.

3- Bu semtte çalışamazsınız. İşgücü olarak serbest dolaşım izniniz yok.

4- Tapuyu vermeyebiliriz.

Bizce Rehn’in en güzel isteklerinden biri şu:

– Bizim sizi sevmemizi sağlayın!

Âşık bir genç, ”Seni seviyorum” diye haykırıyor. Karşısındaki sesleniyor:

– Anladım, ama ben seni sevmiyorum. Benim seni sevmemi sağlarsan, seninle olurum!

Bu mantığın sonu yok… Mademki Olli, Anadolu’daki nabzı tutmaya çalışıyor. Anadolu insanının; bizim baskın medyayı bir kenara bırakıp elini çenesine koyup sorması gerekiyor:

– Bu Olli’nin dedikleri ne oli? Bize bir şey vermeyip, hep isteklerini söyleyen Olli, kim oli?

Mustafa Balbay Cumhuriyet

…………

Hayrullah Mahmud

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?