Londra’da Arapça yayımlanan Şark ül Evsat gazetesinden Türkiye Dış Politika Analizi. Siz ne düşünüyorsunuz?  Konu hakkında yorumlarınızı Facebook hesabınızla kolayca yazının altına yapabilirsiniz…

Bir devlet, dış politikasını nasıl şekillendirir? Bu soruya verilebilecek model yanıt şu: Bir devletin dış politikası, iç politikalarının devamı sayılır. Bir başka ifadeyle, içeride hukuk yönetimine dayanan bir devletin, dışarıda ‘haydut devlet’ gibi hareket etmesi mümkün değildir. Fakat bu kuralın istisnaları da yok değil. Sözgelimi Türkiye, bunlardan biri sayılabilir.

Geçen ay zarfında Türkiye, ‘Arap baharına’ destek veren en etkin bölge ülkelerindendi. Suriyeli muhaliflerin iki önemli toplantısına ve Libya Temas Grubu’nun toplantısına ev sahipliği yaptı. Tunus ve Mısır devrimlerini destekleyen ilk bölgesel güç oldu. Libya’da NATO’nun çabalarına katkıda bulundu. Türkiye kanalıyla, İran’daki Humeyni rejimi muhalifleri güvenli bir sığınağa kavuştu. Geçen iki yıl zarfında önde gelen birçok eski yetkili de dahil, rejim muhalifi en az 600 kişi İran’dan kaçtı. ABD ile işbirliği çerçevesinde Türkiye, bölgede reformu teşvik eden güçlerin müttefiki oldu.

Bölgede fırsatçı bir aktör

Fakat sorun şu: Türkiye, bölgedeki birçok ülkede demokrasinin derinleşmesine götürecek eğilimlere destek verirken, kendi içindeki yönetim tam tersi yönde hareket ediyor. Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye, mevcut şartları yeğlemesinden sonra fırsatçı bir aktör haline geldi. Türkiye, Obama yönetimindeki Amerikan stratejisinin gerilemesi doğrultusunda bölgede bir boşluk görüyor ve bu boşluğu diplomasi, ticaret ve askeri güç karışımıyla doldurmayı düşünüyor. Türkiye’nin, İran’ın bu boşluğu doldurmasını tercih etmeyeceğini söylemeye bile gerek yok. Suriye’de Beşşar Esad rejiminin düşmesi halinde Tahran, kendisine bağlı önemli bir ülkeyi kaybedecek. Ayrıca Suriye’deki değişim, Lübnan’daki Hizbullah’a da son verecek.

10 yıldır Türkiye’de İslamcıları iktidara getiren Erdoğan’ın, sarık yerine fötr şapkayla ülkede bir din devleti yaratmayı hedefleyen gizli gündemi olduğuna dair kehanetler var. Birçok etkinlikte Erdoğan’ı şahsen dinleme fırsatım oldu ve bu teoriye pek de inanmadım. Hatta Erdoğan’ın, taçsız Rus çarı Vladimir Putin’in Türkiye kopyası olduğunu düşünüyorum. Putin’in Sovyet İmparatorluğu’nu en azından kısmen canlandırma amaçlı politikasında Rus milliyetçiliğini kullanması gibi, Erdoğan’ın da İslamcı tarihe yönelik referanslarının Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılmasına destek olacağı öngörülmekte. Ancak Erdoğan’ın ‘yeni İslamcı’ olarak ortaya çıkması, ‘yeni Osmanlı ideolojisinin yüzü’ olmasından öteye geçemez.

Erdoğan’ın 12 Haziran’da yaptığı balkon konuşmasında, bunun işaretleri görülmüştü. AKP’nin seçim başarısının Kuzey Afrika’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve bir başka ifadeyle vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olmuş tüm bölgelerde kutlandığını iddia etmişti. Şimdi Türkiye, bu bölgelerin çoğunda ekonomik varlığını güçlendiriyor. Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki Türk yatırım hacmi, 100 milyar dolar civarında. Türkler Suriye, Bosna ve Arnavutluk’ta ‘birincil yabancı yatırımcılar’ olarak sayılıyor. Keza Libya ve Cezayir’in de birincil ticari ortaklarından. Türk bankaları ve Türk müteahhitler, 20 yıldan fazla bir süredir bölgenin dört bir yanında etkin durumda.

Yeni Osmanlıcılık projesi, Türkiye’nin bazı ihtiyaçlarını karşılayacak. AB üyelik umutlarının suya düşmesiyle birlikte Ankara, büyük Ortadoğu ülkelerinde ve Balkanlar’da dış politikaları için yeni bir alan buldu. Bu devasa ve zengin bölgeler, yıllardır Batı Avrupa ülkelerine göç eden Türk nüfus fazlalığını kendilerine çekebilir.
Erdoğan’ın hayalinin gerçekleşmesi için şu birkaç noktanın garanti altına alınması gerek: Birincisi, Erdoğan’ın 10 yıldan az olmayan bir süre boyunca iktidarda kalmayı garantilemesi gerekiyor. Bunun için de TC Anayasası’nı başkanlık sistemini inşa etme yönünde değiştirerek, bu amacı gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu sistem içinde Erdoğan’ın, 5’er yıl süreyle en az iki dönem başkanlık koltuğunu alması mümkün. Yani mevcut başbakanlık süresiyle birlikte Erdoğan, Türkiye’nin zirvesinde 2026’ya kadar kalabilir.

Erdoğan’ın ikinci hedefiyse, ordunun zayıflatılması. Ordu, hâlâ gelecekte başkanın iktidarı kontrol altına almasına karşı koyabilecek tek kurum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının istifalarını sunmasıyla da bu yönde bir adım yaşandı. Bu adımla birlikte Erdoğan, eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı’na getirildiği ve yeni Osmanlıcılık projesine sıcak bakan subaylardan oluşan yeni bir yönetim oluşturma fırsatı buldu.

Geçen 10 yıl zarfında Erdoğan, önemli mevkilere müttefiklerini getirerek yargı erkini de ele geçirdi. Yanı sıra AKP yanlısı iş adamları da Türkiye’deki medya sahasını ele geçirdi. Türkiye’nin izlediği laik rejimin gölgesinde hükümet, camileri ve diğer dini kurumları kendi kontrolünde bulunduruyor. Bu durum, yöneticinin aynı anda hem sultan hem halife olduğu Osmanlı sistemini canlandırmayı kolaylaştırmaya çalışacaktır. Erdoğan’ın kendisine sultan veya halife lakabı veremeyeceğini bilecek kadar zeki olduğu kesin. Tıpkı Putin’in kendisine çar lakabını verememesi gibi… Buna rağmen önemli olan, Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı sistemin şekli değil, içeriğidir.

Despot rejimin zuhuru
Erdoğan’ın önündeki temel sorun, yeni Osmanlıcılık projesinin Türklerin çoğunluğu tarafından sevilmemesi. AKP, art arda üç seçim döneminde seçmenlerin yarısını kazanmayı garanti etmekte başarısız oldu. Bu seçimlerdeki başarısı, kısmen gizemli seçim yasalarının bir sonucu olmasına dayanıyor. AKP hükümeti, Türk ekonomisini enflasyonsuz büyüme yoluna sokmayı başardı. Ayrıca Irak’taki Kürt saatli bombasının da fitilini en azından şu an çekebildi. Daha da önemlisi, toplumdaki fakir kesimlere ilk kez iktidarı tattırdı.

Erdoğan’ın performansını, Rus ekonomisini canlandırmakta ve uluslararası konumunu bir nebze güçlendirmekte başarılı olan Putin’in performansıyla karşılaştırmak mümkün. Buna rağmen Erdoğan’ın, Putin gibi kendi taleplerini ülkesinin gerçek kapasitesi ve halkının istekleriyle örtüşecek biçimde formüle etmekteki başarısızlığı üzüntü verici. Türkiye’nin hiçbir şekilde bir imparatorluğa dönüşmesi mümkün değil. Türklerin çoğunluğu da bunu istemiyor zaten. Özellikle de bu, despot rejimin zuhur etmesi anlamına gelecekse… (Londra’da Arapça yayımlanan Şark ül Evsat gazetesi, 5 Ağustos 2011) / Radikal

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?