Unutulması İstenen Yıllar

unutulmasi istenilen yillar mehmet tepebasiUnutulması İstenen Yıllar. Ruhi M. Çilek yazdı.

Unutulması İstenen Yıllar

12 Eylül faşist askeri darbesi ile canım Yurdumda hayat durdurulmuş, artık her şey ABD emperyalizminin dikte ettiği, menşei pentagon olan toplumu yok etme planları çerçevesinde, yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden yaklaşık 1.600.000 insan gözaltına alınmış, CIA ajanları tarafından eğitilmiş ekipler tarafından inanılmaz işkencelerden geçirilmiş, insanların insanlığından çıkarılması için şeytanın bile aklına gelmeyen zulümler uygulanmıştır.

Bu, Panama’daki CIA kamplarında eğitilmiş işkenceciler, yurdumun insanlarının kişiliksizleştirilmesi, insanların ruhunu olmuyorsa canını alma sürecinde, Faşist darbenin 5 li çetesi tarafından büyük yetkilerle donatılmış olarak DAL’lara (Derin Araştırma Laboratuarı) dağıtılmışlardır. Vur deyince öldürü iyi beceren bir geleneğe sahip olmanın verdiği iman gücü ile, yüzlerce insan işkencelerde öldürülmüş, onbinlerce insan sakat kalmıştır…

Yazar; Mehmet Tepebaşı, “Unutulması istenen yıllar” adlı kitabında, Suriye‘den Türkiye‘ye girerken, sınırdan geçiren kaçakçının kendisine ihanet etmesi sonucu pusuya düşürüldüğünü ifade ettiği kitabın ilk sayfalarından itibaren başlayan, Hatay‘ın Kırıkhan ilçesi, Mersin ve İskenderun işkencehanelerinde üç ay süreyle gördüğü ve yaşadığı işkenceleri, çok hızlı okunabilir bir şeklide, basit, yalın, sürükleyici ama çok etkileyici bir biçimde anlatıyor.

İşkencecileri kitabın arka yüzündeki tanıtımında anlatırken; “İşkencecilerimin yüzüne bakıyorum. Evlerine gittiklerinde ne yaptıklarını düşünmeye uğraşıyorum. Ne yapıyorlar? Eşlerine, çocuklarına nasıl davranıyorlar?

Onların gözlerine bakarken bir eziklik duyuyorlar mı? Yoksa, sol elle su içmemi engelleyerek günaha girmemi önleyen, dolayısıyla da büyük sevap kazandığını düşünen bekçinin dediği gibi, “Bunlar devletin üstüne yazılır!” diye mi düşünüyorlar?

Akşam evlerinde eşlerine, “Bugün bir çocuk geldi; falaka, ters askı, cop sokma falan, hiçbir şey işlemiyor valla!” diyerek, o gün yaptıklarından mı söz ediyorlar? En çok da çocukları var mı diye düşünüyorum.

Ne düşünüyor onlar? Bunlar vatan haini, müstahaktır diye mi düşünüyorlar, yoksa yapmaz benim babam böyle şeyler mi diyorlar? Hangi çocuk, babasının, ne gerekçeyle olursa olsun, işkenceci olduğunu kabul edebilir ki?” diye ruh derinliklerine girerek, durumlarını tespit etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin en önemli ve üst düzey işkencecilerinin biri kabul edilen; kitabın herhangi bir yerinde Hanefi Avcı’nın isminin geçmiyor olması, bu özel yetkili ve bilgili işkencecinin kimliğini saklamaya yetmiyor, tabii ki…

Hanefi Avcı’nın izini bu kitapta da buluyoruz, oysa “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı yazdığı kitap üstüne yapılan konuşmalarda, ortak hedeflerinin yıpratılacağı saikiyle olsa gerek birileri bize bu işkenceciyi iyi adamdır diye sunmaya çalışmıştı, hatta o kadar ki, içlerinde CHP milletvekili Avukat Sabri Ergül, Fikri Sağlar gibi siyasetçiler başta olmak üzere, Tarık Akan, Müjde Ar, Rutkay Aziz, Ahmet Hakan, Cüneyt Ülsever ve Hikmet Çetinkaya gibi bir sürü de sanatçı ve gazeteci de bu ortama ayak uydurdular, ne diyelim eğer basından öğrendiğimiz bu destek doğruysa, kendi bilecekleri iş, Allah yollarını açık etsin…

Mehmet Tepebaşı, ağır işkenceleri ve zulümleri şöyle anlatmaktadır.

“Soyun” diyor komiser, sakin bir sesle. “Üzerindeki her şeyi çıkar”
Onların bu sakin davranışına kendimce karşılık vermek istiyorum. Yavaş devinimlerle üzerimdeki her şeyi çıkarıp, bir kenara bırakıyorum. Sessizce bana bakıp izliyorlar. Külotumu çıkarıp yere koymamla birlikte harekete geçiyorlar. Yan duvarda yere yatmış bir şekilde duran, kısa saplı ve uzun kollu bir haç’ı kapıyor birisi.

Aynı anda iki kişi kollarımı yere parelel gelecek şekilde havaya kaldırıp, haçın yanına sürüklüyor ve haçın uzun kollarına açılmış deliklerden sarkan deri iplerle, büyük bir ustalık ve serinkanlılıkla, sıkıca bağlıyorlar beni. Bu işlemler yapılırken bir başkası, aynı uyum ve sessizlikle gözlerimi bağlıyor.

Bir anda kolları birkaç yerden bağlı olarak katranlık içinde kalıyorum. İşlerini o kadar ustaca yapıyor ve bir sonraki işleme o kadar seri geçiyorlar ki, yapacakları şeyleri düşünmekten çok bu profesyonel halleri kaygılandırılıp korkutuyor beni. Sonra birisi ayaklanma bir çelme takıyor ve ben sırtüstü yere, büyük bir gürültüyle düşünüyorum.

Karanlık bir dünyada, elleri ve kolları bir çarmıha bağlanarak sırt üstü düşmenin bu denli korkunç olduğunu asla düşünemezdim. Sonsuzluk içinde, sonsuzluğa düşmeyi başka hiçbir yerde deneyemez insan. Kafamın hızla yere çarpmasını son anda bir el altına girerek önlüyor. Çarmıhın, omuz başlarıma gelen kısmı o kadar maharetle oyularak hazırlanmış ve haçın kısa sapı o kadar ustaca belime oturuyor ki, kıpırdayabilmem olanaksız. Yerde, bağlandığım çarmıhın şeklinde yatmaktan ve karanlık içinde bana yönelecek saldırıları beklemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok.

Etrafımdakiler işlerindeki maharetlerini ve sessizliklerini hala koruyorlar. Bir şeylere ayaklarımı bağlayıp havaya kaldırıyorlar, aynı anda bir başkası cinsel organıma bir şeyler bağlıyor. Bir ıslaklık duyumsuyorum ve bir anda karanlık dünyamda kıvılcımlar çakıyor. Acı ve saldırı o kadar her yandan ve aynı anda oluyor ki, acının şiddetinden çok, uğradığım saldırının dehşeti içinde kalıyorum.

Falaka ve elektriği birlikte uyguluyorlar. Ayaklarıma inen her sopanın iniş kalkış arasındaki her boşluğu, bir ucu cinsel organıma bağlanmış, diğer ucu serbest olarak dolaştırılan elektrikle dolduruyorlar. Bir ritim ustası aralığıyla tabanlarıma inen her sopanın acısının beynimde yarattığı patlamaya daha yeterince bağıramadan, cinsel organımla meme uçlarım arasında ya da cinsel organımla dudaklarım arasında çekilen ateşten bir telin yakıcılığına maruz kalıyorum.”

“O kadar şiddetle bağırıyor ve çırpınmaya çalışıyorum ki, kısa sürede karanlık dünyam sanal renklerle boyanarak başka bir boyuta sıçrıyor. Zaten iyice yıpranmış ses tellerim, tüm şiddetli haykırmalarıma rağmen, boğuk bir hırıltıdan başka bir şey çıkaramıyor.

İşkencecilerim için fark etmiyor bu durum. Onlar, süresi daha önce belirlenmiş bir programı tam bir makine rahatlığı içinde uyguluyorlar….

Acının, şiddetin ve yerçekiminin geçerli olmadığı bir dünyaya yöneliyorum. Kendimi, yukarı doğru çekiliyormuş gibi hissediyorum. İlginç bir rahatlama yaşıyorum. Ve program süresi doluyor.”

“Su diyorum, gayri ihtiyari “bana su verin”

“Al sana su”

Ve kafamdan aşağı buz gibi, büyük olasılıkla buzdolabında soğutulmuş, ama gerçekten buz gibi bir suyu döküyorlar. O kadar ani ve hiç beklemediğim bir anda oluyor ki bu, yabanıl bir çığlık atıyorum. Sonra bir kez daha yapıyorlar aynı şeyi. Yine haykırıyorum. Buz gibi su, ateşler içinde yanan vücuduma her değdiğinde jiletle yarıyorlarmış gibi acı veriyor bana. Bir yandan da kafamdan aşağı süzülen suları, dilimle yalayarak, kavrulan içimin susuzluğunu gidermeye çalışıyorum.”

“İşkence yapan polisler bir kez daha takılıyor aklıma; ne kadar eğitim alırlarsa alsınlar, kurbanlarından ne kadar nefret ederlerse etsinler, sonuçta insan bunlar. Her gün bu denli yürek yakıcı çığlığı, bağırtıyı, insana ait olduğunu asla inanamayacağınız canhıraş sesleri onlarca, yüzlerce kez duyarak nasıl olur da normal bir yaşam sürebilirler?

Hadi uyanıkken aldırmadığını gösterecek kadar iyi eğitiliyorlar diyelim, ama ya yatarken, uykularında, rüyalarında bu çığlıklar tekrarlanmıyor mu? Her gün yere yatırıp işkence ettikleri gencecik insanların gözleri, arkalarından gitmiyor mu hiç?

Karısına, çocuklarına, komşusuna bakarken, kurbanlarının yüzünü; sokaktaki her seste onların çığlıklarındaki yürek parçalayıcılığını duyup, görmüyorlar mı? Nasıl olur bu? Nasıl bir maddeden yapılmış olabilirler? İnsan olup ta etkilenmemek olanaklı mı? İskenderun’daki bekçinin dediği gibi “devlete yazılır” bahanesi bu denli bir duyarsızlık yaratabilir mi gerçekten”

Hele sağlık raporu almak için sürekli başvurdukları doktorun olmaması üzerine diğer bir doktordan sağlam raporu alamayacaklarını anladıklarında o doktor için söylenen “Hepsi komünist piçleri, hepsi vatan haini bu ibneler. Kıstırıp bir yerde sıkacaksın kafalarına” laflarında da topyekün nasıl bir Türkiye yaratıldığının fotoğrafı verilmektedir.

İşte; yukarıda verilen ve kitaptan alıntılanan kısacık bölümlerin yazarın ve diğer insanlar üzerinde yüzlerce kez tekrar edilen işkencelerin ve bunları yürekleri kabarmadan ki biz okurken yüreğimiz kaldırmıyor, yapan işkencecilerin teker teker açığa çıkarılması ve yargılanması en büyük dileğimiz olup, canım Yurdumun bu yüzleşme neticesinde de büyük bir esenliğe çıkağı da açıktır.

Yapılanların unutulacağını zannederek her türlü herzeyi yemiş olanların ya da yiyenlerin de buradan çıkaracağı dersler olduğu açıktır, bu günden bakıldığında tüm unutturma çabalarına ve girişimlerine rağmen hiçbir şeyin unutulmayacağı aşikardır…

Ruhi M. Çilek 

 

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?