Yaşamayın, YAŞAYIN

yasamayin yasayin irem gursoy

Yine ne demek istiyorum acaba ben, değil mi? Kafa karışıklığına neden olma gibi bir niyetim yok. Sadece “yaşamanın” ne kadar önemli olduğunu bir kez de ben hatırlatmak istedim sizlere, hepsi bu. Çünkü etrafıma şöyle bir baktığım zaman tanık olduklarım pek de hoşuma gitmedi.

İllaki yaşıyoruz… Yaşıyoruz yaşamasına da, benim sorguladığım; nasıl yaşıyoruz bu sahip olduğumuz tek seferlik gerçeği… Ne oranda farkındayız ki acaba aldığımız nefeslerin değerinin… Yanlış anlaşılmasın, amacım o sıkıcı ve klişe “sosyal mesaj”lardan vermek de değil. Dediğim gibi; sadece hatırlatma dilekli bir sorgulama yapıyorum, “sesli düşünüyorum, yazarak düşünüyorum, hatta beraber düşünmek için bir konu açıyorum”, olarak bakınız lütfen bu satırlara…

Şimdi…

En sevdiğim düşünür, dünyaca ünlü misik; Osho’nun da savunduğu üzere; “Uyanıklık hayata giden yoldur.” Yani yaşamak için uyanık olmamız ve uyanık kalmamız gerekir. Fakat elbette ki burada bahsi geçen “uyanık olma hali”; uykuda geçen zamanımızın dışındaki zamanlar değildir. Bu “uyanık olma hali”, uyumadığımız (düş görmediğimiz) zamanları da kapsıyor. Gerçek bir uyanıklık söz konusu… Gerçekten yaşamak söz konusu… Farkında olabilmek…

Tanık olduğum o hoşuma gitmeyen anlardan birisi;

Ankara’dayım…

Geçen gün, artık benimle bütünleşmiş renkli tokalarımı almak için, bir alış-veriş merkezine yolum düştü. Aman Tanrım! Arabamı park edeceğim, fakat her yönden bir araba geliyor, bir türlü fırsat bulamıyorum. “Ama amcacım, o asfaltın üzerindeki okların bir amacı var…

Sonra, iki büyük AVM arasında karşıdan karşıya geçmeye çabalıyorum. Bir itiş kakış, bir yetişme telaşı…  Tabii nereye ben de bilemiyorum. Yemediğim dirsek kalmadı… Kimden mi? Sevgili halkımızın, o çok sevgili bayanlarından… Bir telaş bir telaş… Sanırsınız ki ilk ulaşan, hatta kapıdan giren ilk 50 kişiye büyük ödül var. Hayır, maalesef hiçbir ödül yok. Sadece ettikleri gereksiz acele ile 2 saniye kazanmış olacak ve hayatlarına bu şekilde devam edecek insan kalabalığı mevcut. Peki, ama neden bu telaş sevgili teyzelerim, amcalarım, yaşıtlarım… Neden?

Ben hemen söyleyeyim; çünkü biz böyle gördük. Acele hareket etmemiz lazım, hayat kaçıyor, yetişmemiz gereken bir yerler var, bir şeyler var yapmamız gereken… Kod bu!

Çok beğendiğim bir yaşıtım var, kendisinin de çok hoş bir düşüncesini okudum geçenlerde. Diyordu ki; “Yollarda bir telaş, bir çaba, birbirini ezip de öne geçme dürtüsü, işte bu cehaletin bir göstergesi…” Süper!

Elbette ki, burada insanların eğitim artılarını ve eksilerini eleştirmeyeceğim. Eleştiremem, haddim değil. Benim burada altını çizmek istediğim “cehalet” bambaşka. Hepimiz “cahiliz”, çünkü hiç birimiz “farkında değiliz”. İşte altını çizmek istediğim nokta bu. Uyuyoruz.

Çok acil uyanmamız gerekiyor. Farkına varmamız… Bir restorana 2 dakika önce varınca hiçbir şey değişmeyecek hayatlarımızda… Hiçbir şey kazanmayacağız, 5 dakika erken girdiğimiz mağaza boynumuza çiçeklerden kolyeler takmayacak (güzel olurdu)… Zamanın çok değerli olduğu doğrudur ama bu; koşturmamız için değil, onu iyi kullanabilmemiz için söylenmiştir. Değeri de burada saklıdır zaten. Yani; onu kaliteli kullanmaktadır marifet, hızlı kullanmakta değil.

İstiyorum ki;

Yaşamanın ne demek olduğunun farkında olarak, sadece nefes alarak değil de, “şimdi”nin farkında olarak yaşayalım. En önemli an ve tek gerçek olan andır “şimdi”. Kıpır kıpır yaşayalım fakat aceleye gerek yok. Heyecan çok güzeldir ama birbirimizi itip kakmaya hiç gerek yok. Yetişmeye çalıştığımız yerin bizim için “gerçek” ederinin farkına varmalıyız öncelikle… İşte o zaman ancak ve ancak uyanmış sayılırız. Çünkü kendimize döndüğümüz zamandır o an. İç dünyamızda, bize kodlanmış zorunluluklardan ve telaşeden arındığımızda, geriye kalanı keşfettiğimiz an.

Çünkü özümüzde saklıdır hayatımız…

Hayat çok değerlidir. Bu nedenle; onun farkında olmak çok önemlidir. Lütfen bir an için zamanın durduğunu varsayın. Ne yapıyorsanız bir an için donsun. Ne yapıyoruz biz? Nereye koşuşturuyoruz böyle? Varılacak nokta neresi? Geriye dönüp baktığımızda kaç “keşke”miz olacak ve kaç “iyi ki”miz?

İstiyorum ki;

Tadına vara vara, havayı ciğerlerimize soluyarak yürüyelim, meditasyon yapalım, iç dünyamıza dönelim ve kendimizi keşfedelim. Asıl yaşam amacımıza odaklanalım ve zevk aldığımız şeyler üzerine yoğunlaşalım. Yani; YAŞAYALIM.

Güvenin bana, iyi bir eğitimim var. Çok şey kattım kendime. O nedenle, kulak verin dediklerime lütfen… Üniversite hiçbir şey değildir, eğer sadece kitap yüzü gördüyseniz ve hayat da hiçbir şey değildir, eğer sadece belirlenmiş kurallar çerçevesinde yaşadıysanız…

Başarıyı ise dert etmeyin. Başarı en güzel, sevdiğimiz işleri yaptığımızda gelir. Yani “yaşarsak”, zaten “başarabiliriz”.

Demem o ki;

Öngörülmüş hayatlarınız olmasın, diretilenden uzak yaşayın. Siz özelsiniz, çünkü bu dünyada bir eşiniz daha yok. İstediğinizi yapın. Amacınız ne ise, gönlünüz neyi onaylıyorsa onu yapın. Yeter ki farkında olun yaptıklarınızın, aldığınız her nefesin. Boşa gitmesin yaşamınız, bilinçle yaşayın ki, doya doya yaşamış olun.

İlla ki denk gelmişsinizdir; çoğu kişisel gelişim kitaplarında veya eğitimlerinde, “kendinizi şımartın, kendinize vakit ayırın, özenin…” gibi uygulamalar önerilir. Ki ben her zaman, gün içinde bulduğu fırsatlarda insanın kendisini pohpohlamasından yana olmuşumdur; bir kadeh şarap, şekerli bir Türk kahvesi, tatlı müzik, masaj… vb. Fakat yaşadıkça daha iyi anlıyorum ki, kendimize verebileceğimiz en büyük hediye; kendimizi keşfetmek ve onun farkında olmaktır.

Bir bakıma, baktığımız şeyi görmekten bahsediyorum burada. Çünkü hepimiz bakabiliyoruz… Ben istiyorum ki, artık görebilelim de

İREM GÜRSOY

Ankara, Nisan 2013

[email protected]

twitter.com/gursoyirem

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?