Yaşlanış, geçmişte sevdiğiniz eserleri yeniden okumakla, sevdiğiniz filmleri yeniden seyretmekle, o eski şarkıları tekrar tekrar dinlemekle ilintili mi? ‘Yeni’ sizi pek ilgilendirmiyor da, ‘yeniden’lerin peşine düşüyorsunuz…

Kazablanka’yı yeniden seyrettim. Kim bilir kaçıncı seyredişim. Bu kez yine çok beğendim.

1942 yapımı Kazablanka, o günlerin seyircisine ne söylüyordu, bunu kestirmek güç. Gerçi en iyi film seçilmiş, seyirci sinemaya koşmuş. Ne var ki bütün bunlarda İkinci Dünya Savaşı’nın heyecan ve üzüntülerinin payını yadsımak mümkün değil. Kazablanka’nın ikinci etkileyişi, bir anlamda dirilişi 1960’lara rastlıyor. Amerika’da yer yerinden oynamış, üstelik ilgi sönmemiş, gitgide artmış. Sanki dün çekilmiş film.

1960 Mayıs’ında ilkokulu bitirdim. İhtilâl olmuş, Demokrat Partililer Yassıada’da. Türkiye -sonra çok tartışılacak- sarsıntılı bir dönem geçiriyor. Kazablanka’nın dirilişi herhalde kimseyi ilgilendirmiyordu.

Filmi, geçmiş yıllarda bizimkiler seyretmişler mi, bilmiyorum. Evde bazı eski filmler anılırdı. Kazablanka’nın anıldığını hatırlamıyorum. Ama Humphrey Bogart’ın yakışıklılığından konuşulmuş olmalı. Daha doğrusu, bu çirkin adamın nasıl olup da yakışıklı göründüğü, sinema dendi mi, hâlâ konuşulanlar arasındaydı.

Kazablanka’yı 1960’lar sona ererken Sinematek’te seyrettim. Sinematek bugün kaybolup gitmiş, ama biz yaştaki sinemaseverlere çok güzel saatler, günler yaşatmış bir kuruluştu.

Bu ilk seyredişte ünlü “La Marseillaise” sahnesi, faşizme o ince direniş çok etkilemişti. Zaten yıllar yılı belleğimden çıkmadı sahne. Geçenlerde işte yine!

Ama bir sahne daha var: Lizbon’dan az sonra kalkacak uçak, havaalanı, Humphrey Bogart’la unutulmaz Ingrid Bergman: Ayrılırken kavuşmak / kavuşurken ayrılmak…

Şapkalı ve saçları dalgalı genç kadının biraz soğuk güzelliği 2011’de bir zarafet olarak kalmış. Bakıyorsunuz: Koyu bir melodram. Umberto Eco, koyu melodram üzerinden yorumluyor. Fakat tek bir melodram kalıbıyla yetinmiyor.

Eco’ya göre bu film birçok kalıbı, hatta bilinen kalıpların hepsini senaryosuna yedirmiş. Kırık bir aşk hikâyesi söz konusu ama, savaşın acısı, endişe, casusluk, kaçış öyküsü, özgürlüğü arayış, daha niceleri de söz konusu.

Kazablanka gerçekten bir saniye durmuyor, duraksamıyor. Öykü kalıplarının birinden ötekine sıçrıyor. İnsan izlerken soluk soluğa kalıyor. Batı anlatı birikiminin kim bilir ne kadar eskilere dayanan öyküsel birikimi burada puslu melodram için bir araya getirilmiş elementler yığını halinde.

Ne var ki, Umberto Eco’nun melodram kalıplarının iç içeliği konusundaki ilginç yorumu, Kazablanka’nın gizemini çözmeye yetmez. Yaşı yetmişe iyice yaklaşmış bu film hâlâ gizemini ve ‘taze’liğini koruyor. Gözümü ayıramadım yine.

Vurucu olan, bir yandan da Hollywood sinemasının yapay dekor arayışı. Pek az filmde filme yapaylık bu kadar yaraşmıştır. O mekânların sahici olmadığını daha ilk anda sezinlersiniz. Ama sinema zaten rüyadır. Rüyada bütün gerçek mekânlar kendileri olmaktan çıkıp, rüyanın kendine özgü mekânları olmaz mı?

Kazablanka’da dekorlar, mekânlar, ‘atmosfer’ ölçüsünde oyuncuların da sanatkârca yapaylıkları söz konusudur. Bergman’la Bogart’ın bir arada ilk sahnelerinde bakışmaları, geçmişte yarım kalmış aşkı öylesine hissettirir ki, bu upuzun bakışmanın yapaylığına hiç şaşmayız. Sonra, yan oyuncular da birer baş rol kıvamında değerlendirilmiş, öne çıkartılmıştır. Hatta “La Marseillaise” sahnesindeki gözyaşlarını tutamayan kadın ‘figüran’ bile.

Bu kez, yeniden seyrederken, sahne yaklaşır yaklaşmaz, o figüran bütün canlılığıyla gözümün önüne geldi…

Kazablanka sanatta özgün olan kadar beylik olanın da bazan çok duyarlı açılımlara götürebileceğinin belgesi sayılabilir. Aslında her şey az buçuk beyliktir. Fakat kolay kolay eskimeyecek bir yenilikle donanmıştır film. Her seyredilişinde yeniden cazibe alanı oluşturuyor. Az başarı mı? (Selim Ileri -Zaman)

 

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?